Westeros’ta insan kalmak: A Knight of the Seven Kingdoms röportajları
Röportaj: Zelal Buldan
HBO Max’in yeni dizisi A Knight of the Seven Kingdoms, Game of Thrones evreninde geçmesine rağmen daha ilk andan itibaren kendine özgü bir dil ve ruh kurmayı başaran bir yapım. Zihnimde çalan Game of Thrones müziğini susturmaya çalışarak başladığım dizinin beni bambaşka bir yere götürmesine, ilk on dakikanın ardından -ki bu oldukça kısa bir süre- alışmaya başladım. Dizi ekibiyle bir araya gelecek olmanın heyecanıyla A Knight of the Seven Kingdom bölümlerini bir oturuşta bitirdim. Sıcaklığı, mizahı ve izleyiciyle kolayca bağ kuran detaylarıyla, alışık olduğumuz destansı anlatıdan çok daha insani bir şövalye hikâyesi anlatıyor. Dizinin yaratıcılarından biri ve yürütücü yapımcısı Ira Parker’ın da sık sık vurguladığı gibi bu hikâye görkemden çok dokuyla, efsaneden çok insan olmak ile ilgileniyor.
Parker, dizinin görsel ve duygusal tonunu tarif ederken her şeyin “biraz daha pürüzlü, biraz daha çamurlu, daha kirli, cilasız ve toprak gibi hissettirmesi” gerektiğini söylüyor. Özellikle dövüş sahnelerinde, Michael Fassbender’lı Macbeth’in sık sık referans noktası olmasının nedenini de buna bağlıyor: Daha sınırlı bir bütçeyle, saklayarak, eksilterek ve akıllıca çözümler üreterek güçlü bir atmosfer yaratma fikri. Bu yaklaşım, yalnızca görsel dünyada değil, karakterlerin iç ritminde de kendini gösteriyor. Parker’ın yönetmen Owen Harris’le erken dönemde yaptığı konuşmalarda ortaklaştıkları şey, Dunk karakterindeki sessizlik ve durgunluk hissi olmuş. Geniş manzaralar içinde, atlarıyla birlikte tek başına ilerleyen bir figür. Parker, bunu tarif ederken hafif bir western duygusundan da söz ediyor: Birkaç atı olan bir adam, yeni bir sınıra doğru yola çıkıyor; bir kasaba, bir karşılaşma, bir tehdit. Bu sade ve “topraklı” yaklaşım, diziyi Game of Thrones’tan ayıran temel çizgiyi de netleştiriyor. Parker’ın sözleriyle:
“İnsanlığı yok etmeye gelen ölüler yok. Politika yok. Devasa POV’ler, kocaman senfonik müzikler ve ejderhalar yok. Ama atlarımız var, ağaçlarımız var ve çok büyük bir kalbimiz var.”

Tam da bu noktada, dizinin belki de en sessiz ama en belirleyici unsurlarından biri olan atlar öne çıkıyor. A Knight of the Seven Kingdoms’ta atlar yalnızca bir ulaşım aracı değil; karakterlerin dünyayla kurduğu ilişkinin, yalnızlıklarının ve bağlılıklarının bir yansıması gibi duruyor. Bu yüzden de Berlin’deki roundtable macerama Ira Parker’a şu soruyu yönelterek başlıyorum:
Bu hikâyede atlar neredeyse unvanlar kadar önemli. Sadece ulaşım aracı değil; karakterlerin kimliğinin bir parçası gibiler. Bunun arkasındaki düşünceden biraz bahsedebilir misiniz?
Ira Parker: Evet, çok güzel bunu sorman. Bir şövalye olduğunuzda yolda çok fazla zaman geçiriyorsunuz, bir yerden bir yere seyahat ediyorsunuz. Özellikle Dunk gibi biriyseniz. Ser Arlan ve Dunk on yıl boyunca birlikteydi. Bu kadar uzun süre birlikte yol aldıktan sonra yanındakine ne söyleyebilirsin ki? Evet, konuşuyorlar ama gerçek şu ki bir noktadan sonra Arlan’ın “Tamam, bir ay boyunca benimle konuşma olur mu? Sadece ata binelim.” demesi gerekiyor. Ve böylece geriye sadece atlarınız kalıyor. Dünyadaki en iyi dostunuz oluyorlar. Bizim yoldaşlığa ihtiyacımız var, arkadaşlığa ihtiyacımız var ve kalbi atan diğer canlılarla sosyallik kurmaya ihtiyacımız var. Atlar sizin bir uzantınız hâline geliyor. Sizin için her şeyi yapıyorlar. Dunk, atı Chestnut The Prince Pass’te öldükten sonra onun hakkında şunu söylüyor: “Hiç şahlanmadı, hiç ısırmadı ve beni sırtında sadakatle taşıdı.” Bu noktada kendi köpeğimle olan ilişkimi düşünüyorum mesela. Eğer onunla bir at ile olduğu gibi gezebilseydim, nasıl olurdu hayal bile edemiyorum. Dunk’ın özünde çok minnettar bir insan olduğunu düşünüyorum ve kimseye, atları da dâhil olmak üzere, yukarıdan bakmıyor. Bunlar iş için kullanılan hayvanlar değil. Bu karşılıklı bir ilişki, bir alışveriş. Onlara biniyor ama sonra onları besliyor. Sağlıklarını önemsiyor. Egg’in atları fırçaladığından her zaman emin oluyor, kendisi de sürekli onları fırçalıyor. Birbirlerine bakıyorlar. Bu ilişkiyi ve bu dinamiği gerçekten çok seviyorum. Egg’in şu cümlesini hatırlayalım: “Babam atlarla asla konuşmaman gerektiğini söyler. Onlar köpeklerden daha aptaldır ve sadece kamçıyı anlarlar.” Bu, yük hayvanlarıyla ilgili birçok insanın sahip olduğu çok farklı bir bakış açısı. İnsanların hayvanlarıyla, özellikle de kendilerine hizmet eden hayvanlarla, nasıl ilişki kurduğu onların kişiliği hakkında çok şey söylüyor. Bence bu, Dunk’ın Egg’e nihayetinde nasıl davranacağını da çok net anlatıyor: Sert ama aynı zamanda şefkatli ve besleyici. Egg’e karşı bir sorumluluk hissediyor, tıpkı hayvanlarına karşı hissettiği sorumluluk gibi.
Parker’ın anlattıkları, dizinin neden bu kadar sakin ama bir o kadar da derinden işlediğini açık ediyor. A Knight of the Seven Kingdoms’ta atlar, Dunk’ın yalnızlığını taşıyan sessiz tanıklar; onun dünyayla kurduğu ilişkinin en dürüst yansıması. Bu yaklaşım, şövalyeliği bir unvandan çok bir hâl, bir sorumluluk biçimi olarak yeniden tanımlıyor. Sert ama kırılgan, güçlü ama her an kaybetmeye açık bir yolculuk. Tam da bu noktada hikâye, yalnız bir şövalyenin yasından doğup başka bir bağa evriliyor. Dunk’ın ustası Ser Arlan’la kurduğu ilişki, dizinin her ânında bir hayalet gibi hissedilirken, bu bağ zamanla Egg’le arasında filizlenen yeni bir ilişkiye dönüşüyor. Ser Arlan’dan kalan yalnızlık, Egg’le birlikte başka bir dokuya; paylaşılan sessizliklere, küçük oyunlara ve beklenmedik bir eşitliğe evriliyor.

© HBO
Dunk, alışık olduğumuz “kusursuz şövalye” fikrinden oldukça uzak. Ne her şeyi bilen bir akıl hocası ne de her durumda doğruyu yapan biri. Hataları var, tereddütleri var ve çoğu zaman yolunu sezgileriyle buluyor. Bu da Egg’le kurduğu ilişkiyi tek yönlü bir usta – çırak dinamiğinden çıkarıyor. Bir noktada Egg’in de Dunk’a dünyayı öğrettiğini hissediyoruz; bilgisiyle, merakıyla ve hiç durmadan soru sormasıyla. Fiziksel olarak büyük olan Dunk olsa da zihinsel olarak bu yolculuk iki yönlü ilerliyor. Oyuncular Peter Claffey ve Dexter Sol Ansell’e aralarındaki ilişkiyi nasıl kurduklarına dair sorumu yöneltiyorum.
Dunk ve Egg arasındaki ilişki daha eşit ve daha oyunlu hissediliyor. Bu dengeyi birlikte nasıl buldunuz?
Peter Claffey: Açıkçası ilk tanıştığımız anda çok iyi anlaştık, bu da işi biraz daha kolaylaştırdı.
Dexter Sol Ansell: Özellikle ilk seçmede aramızda gerçekten çok iyi bir bağ vardı. Peter ile tanıştığımda “Eğer bu rolü alacaksam, Dunk kesinlikle o olmalı” diye hissetmiştim. Çünkü diğer Dunk adaylarının hepsi iyiydi ama onlarda o his yoktu. Onlarda Dunk’ı görmedim.
Peter Claffey: Belfast’ta aynı yerde, aynı tarz bir apartmanda kaldık. Şimdi Dexter’la ve ailesiyle de oldukça yakınız, gerçekten çok ama çok tatlı bir ailesi var. Birlikte vakit geçiriyoruz. Çok sık atari salonuna gidiyoruz.
Dexter Sol Ansell: Çok sık!
Peter Claffey: Five Guys’a gidiyoruz. Artık Five Guys’a gitmeyi bırakmam gerekiyor. Neyse… Yani her şey çok kolay aktı. Bence bu da çok önemliydi çünkü birlikte çok fazla zaman geçiriyoruz ve ekranda birbirimizle daha rahat paslaşabileceğimiz bir bağ yaratmamız gerekiyor. Sanırım bu da çok yardımcı oldu çünkü çok fazla hazırlık yaptık. Ne kadardı, iki ay mıydı?
Dexter Sol Ansell: Bir buçuk ay falandı sanırım.
Peter Claffey: Evet, aşağı yukarı öyle. Birlikte çok ata bindik. Sonra dublörlük çalışmaları ve sezon boyunca olacak olanlarla ilgili şeyler yaptık. Bu kadar çok zamanınızın olması, birbirinizi gerçekten tanımanıza, ekranda birbirinizin sınırlarını bilmenize, onları zorlamanıza ve farklı şeyleri denemenize imkân tanıyor. Bu çok iyi bir şey.
Bu hazırlık süreci, yalnızca Dunk ve Egg’in ekran kimyasını kurmakla kalmıyor; dizinin bütününde hissedilen o “insani ölçek” duygusunu da besliyor. Bu ölçeğin içinde, hikâyenin başka köşelerinde duran karakterler de aynı dünyayı bambaşka açılardan görünür kılıyor.
Finn Bennett (Aerion Targaryen), Shaun Thomas (Raymun Fossoway) ve Tanzyn Crawford (Tanselle); A Knight of the Seven Kingdoms anlatısının sunduğu çeşitliliğin bir parçası. Aynı dünyanın içinde, neredeyse birbirine hiç değmeyen yerlerde duran bu üç karakter; güç, aidiyet ve hayatta kalma biçimleri üzerinden Westeros’un çelişkilerini görünür kılıyor.

© HBO

© HBO
Aerion Targaryen, çökmekte olan bir hanenin öfkeli mirasıyken; Raymun Fossoway, iyi niyetli ve dünyayla bağ kurmaya hevesli bir genç adam. Tanselle ise tüm bu iktidar ve erkeklik eksenli anlatının dışında, kendi küçük alanında var olmayı seçen bir kuklacı. Özellikle Tanselle’in varlığı, dizinin az sayıda olan kadın karakterlere yaklaşımı açısından da önemli. Tanselle, ne bir soylu ne de bir savaşçı ama sahnedeki varlığıyla dizinin ruhunu yumuşatan, insani tarafını güçlendiren biri hâline geliyor. Üç oyuncuya da tam olarak bu noktadan yaklaşıyorum ve sorumu yöneltiyorum:
Bu üç karakter üzerinden baktığınızda, bu dünyanın çelişkileri çok net görünüyor. Aynı hikâyenin içinde bu kadar farklı yerlerde duran karakterleriniz hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Tanzyn Crawford: Tanselle’in küçük, yaratıcı, izole balonunu ve kendi küçük topluluğunu seviyorum. Onun bu yanını, sadece kendisi olmasını seviyorum. Çok fazla yer kaplaması gerekiyormuş gibi hissettiren bir karakter olmak zorunda değil. Olduğu hâliyle kendi dünyasında mutlu ve belki de hikâyeye biraz sakinlik katıyor, ki bu onunla ilgili en sevdiğim şey.
Shaun Thomas: Raymun çok sayıda insanın etrafında olmayı ve sosyalleşmeyi, konuşma fırsatı bulmayı çok seviyor. özellikle de Steffon’ın prangalarından kurtulduğunda. Bence Steffon’dan uzaklaştığında, eğitim almadığında ve yaverlik yapmadığında, Ashford’a gidip olmak istediği kişi olabiliyor ve insanlarla konuşabiliyor.
Finn Bennett: Aerion’un o dünyadaki rolünü incelemek, şu an Targaryen Hanesi’nin nerede olduğunu hatırlamak için çok önemli. Artık eskiden oldukları yerde değiller. Eskiden sahip oldukları sağlam güç hâkimiyetine sahip değiller. Güç artık biraz daha ele geçirilebilir durumda. Ashford gibi sıradan bir yerde olmak, bence Aerion’a göre onların seviyesinin altında. Bence bu ilginç bir durum; kendini biraz utanmış hissediyor ve Targaryen’lerin işleri nasıl yaptığını insanlara yeniden göstermenin zamanı geldiğini düşünüyor.
Sam Spruell (Maekar Targaryen) ve Daniel Ings’in (Ser Lyonel Baratheon) karakterleri ise Dunk’ın sade ahlak anlayışının karşısında duruyor.

© HBO

© HBO
Disiplin burada bir erdemden ziyade bir zorunluluk; özgürlük ise ulaşılması zor bir ihtimal. Dunk’ın basit ahlak anlayışı, bu iki karakter için hem çekici hem de rahatsız edici bir karşıtlık yaratıyor çünkü onun sahip olduğu netlik, onların dünyasında yok ve belki de hiç olmadı. Bu yüzden Sam ve Daniel ile konuşurken sözü, dizinin merkezindeki en temel çatışmalardan birine getiriyorum:
Bu hikâyede disiplin ile özgürlük arasında bir gerilim var. Karakteriniz bunu davranışlarıyla nasıl yansıtıyor?
Sam Spruell: Tanrım, bu gerçekten çok iyi bir soru. Bizim için fazla zekice geldi.
Daniel Ings: Ama zekice olduğu için sen hâlledersin.
Sam Spruell: Tamam, başlayayım. Bence insanların hayatta başarmak istedikleri şeylerle, bunu başarmalarını engelleyen şeyler arasında bir gerilim var. Mesela ben iyi bir baba olmak istiyorum ama yaptığım her şey bir şekilde başarısız oluyor. Sorunlu çocuklarım var ve onlarla duygusal ya da pratik olarak doğru şekilde iletişim kuramıyorum. Bu da aslında benimle ilgili, onlarla değil. Ben onların babasıyım, sorumluluk bende. Hepimizin mücadele ettiği sorunlar var. Dunk’tan söz edecek olursak, onun dünyaya bakışı çok basit. Bir şövalyenin ne olması gerektiği ile ilgili basit bir ahlaki kodu var. Biz ise çok daha karmaşığız. Onun güç yozlaşmasından uzak duruşu ve sade yaşamı, diğer karakterlere nasıl olunacağını gösteriyor. Bu çok ilginç bir gerilim. Aynı zamanda o da gerçek dünyanın basit olmadığını ve çabanın her zaman başarıya eşit olmadığını öğreniyor.
Daniel Ings: Ben de şunu ekleyecektim: George R.R. Martin’in metinlerinde, hem kitaplarda hem dizide, aile ve ondan gelen beklenti yükü çok önemli. Bizim karakterlerimiz de kuşaklar boyu gelen ailelerden geliyor ve bu da üzerlerinde büyük bir baskı yaratıyor. Dunk ise kendi aile tarihini yazıyor. Westeros’ta neredeyse yeni bir hane kuruyor. Bu hepimiz için ilginç çünkü benim karakterim bir noktada denizlere açılmaktan bahsediyor. Stormlands’li herkes bunu yapmıştır. Yani korkuyor muyum, mantıklı mı, iyi bir fikir mi diye düşünme şansım bile yok. Bu benim kaderim. Dunk’ın kaderi ise çok daha basit: Onurlu ve iyi olmak. Bu çok daha tatlı ve daha az karmaşık bir yönlendirme.
Sam Spruell: Ve bu bizim için de oldukça kafa karıştırıcı.
Daniel Ings: Kesinlikle.
Sam Spruell: Herkes onun bir açığını arıyor ama yok. Gerçekten sadece ahlaklı ve iyi biri. Bu da ilginç çünkü burada dramatik olan; herkesin onun gibi olmadığını fark etmesi.
Röportajın son bölümünde sözü, hikâyenin ahlaki ve duygusal ağırlığını sırtlayan karakterlerden birine bırakıyoruz: Baelor Targaryen.
Bertie Carvel, hem sette yaşanan fiziksel zorlukları hem de Targaryen Hanesi’nin bu dönemdeki kırılgan konumunu anlatırken, dizinin ruhunu tek başına özetleyen bir çerçeve çiziyor. Neredeyse tüm çekim boyunca kelimenin tam anlamıyla çamurlu bir tarlada, yağmur altında, saatlerce zırh içinde beklemek zorunda kalman gereken bir oyunculuk deneyimi bu. “Üzerinize zırhı bir kez giydiniz mi çıkaramazsınız.” diyor Carvel; kostümle tuvalete gidebilmenin bile başlı başına bir mesele olduğu, fiziksel olarak yorucu ama zihinsel olarak da karakterle bütünleşmeyi zorlayan bir süreçten söz ediyor. Ama onun için asıl ilgi çekici olan, Targaryenlerin bu dünyadaki konumu. Gücünü, kaybetmiş bir hanenin ayakta kalma çabası… Zalimliği ve acımasızlığıyla bilinen bir ailenin içinde, iyi olmaya çalışan bir adam.

© HBO
Korkuyla mı, yoksa adalet ve nezaketle mi yönetileceği belirsiz bir iktidar. Carvel’in altını çizdiği gibi bu sadece Westeros’un değil; yaşadığımız dünyanın da soruları. Soğuk demirin, yağmurun ve sert çamurun dünyasında hâlâ iyilik, onur ve doğruluk için bir alan olup olmadığına dair bir hikâye bu.
Tam da bu noktada, Baelor’un iç dünyasını ve seyirciyle kurmasını istediği bağı daha yakından anlamak için soruyu yöneltiyorum:
Baelor’u izleyenlerin onun hakkında özellikle neyi fark etmesini isterdin?
Bertie Carvel: “Fark etmek” diye sordun. İnsanların fark etmelerini değil de dikkat etmelerini istiyorum. Sabırlı izleyiciyi ödüllendiren dramayı seviyorum ve seyircinin zekâsına inanıyorum.
Birden fazla katmanı olan karakterler oynamayı seviyorum. İnsanlar dikkat ederse, bu dikkatin karşılığını almalarını istiyorum. Bir tür “magic eye” gibi; ne kadar bakarlarsa, o kadar çok görsünler. Bu karakter için harika bir şey çünkü bilmemelerini istiyorsunuz. İnsanlar sizi sıcak bir kucaklamayla saracak mı yoksa bir gümüş sırtlı goril gibi ezip geçecek mi? Bu gerilimi askıda tutmak istiyorsunuz. Ama bu bir sihir numarası olmamalı. Çünkü hikâyenin içinde o da bilmiyor.
Konuştuğumuz her şeyin bütünü bir karakter. En üst rütbeli Targaryen. Dikenli zırhlar giyip insan öldürüyor. Yani Bay İyi Adam değil. Bu acımasız ve affetmeyen bir dünyada, realpolitik ile yöneten, güçlü ve korkulan bir hükümdar. Ailesi güce tutunmaya çalıştığı için dünyanın ücra bir köşesinde, boktan Ashford kasabasında bulunuyor; zor kararlar alıyor ve insanları ölüme gönderiyor. Diğer bir yandan, iş ciddiye bindiğinde, şövalyelik anlayışı uğruna savaş alanına çıkmaktan kendini alamayan biri. Bu bana ilginç geliyor, karmaşık bir durum.
İnsanların zengin bir doku görmesini istiyorum. Uzaktan güzel görünen ama yakından bakınca bambaşka bir örgüsü olan; ışığı her açıdan farklı yansıtan bir kumaş gibi. Belki dünyayla ilgili bir şey söyler. Sonuçta bu sadece bir dizi. Ama eğer sanata sanat diyebiliyorsak, ki diyebilmeliyiz, dünyayla ilgili bir şey söylemeli. Umarım bu da sadece bir macera hikayesi değildir. Hikâye zorbalara karşı durmakla ilgili olduğunu çok net görebiliyorum.
Onura, doğruluğa ve adalete derinden inanıyorum. Ama neredeyse 49 yıldır yaşadığım bu dünyada, bunlara karşı kolayca sinik olabiliyorsunuz. “Aptalmışsın, safmışsın” diyorsunuz. Bunların gerçekten değerli olduğunu hatırlatan hikâyelere ihtiyacımız var. Sadece bir dizi olsa bile. Bu, derin bir susuzluğa cevap vermek gibi: Evet, bunda doğru olan bir şey var. Doğru olanı yapmak iyidir. Bugün buna her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.
Carvel’in bu sözleri, röportajın da doğal bir kapanışına dönüşüyor. A Knight of the Seven Kingdoms, ejderhaların, büyük savaşların ve politik entrikaların gölgesinde değil; çamurun içinde, zırhın ağırlığında ve ahlaki kararların bedelinde ilerleyen bir hikâye anlatıyor. Gücün değil sorumluluğun; ihtişamın değil insan olmanın hikâyesi bu. Ve belki de tam bu yüzden, Westeros’a dönmek hiç bu kadar sakin, bu kadar kırılgan ve bu kadar gerekli hissettirmemişti.
