Adana Altın Koza notları: Gündüz Apollon Gece Athena, Uçan Köfteci, Cinema Jazireh
Yazı: Zelal Buldan
Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, 32. kez başladı. Ulusal Uzun Metraj Yarışması’nda on filmin yarıştığı festivalde, ben de notlarımı Gündüz Apollon Gece Athena, Uçan Köfteci ve Cinema Jazireh üzerinden paylaşmaya başlıyorum. Üç filmin de yıl boyunca çokça konuşulacağına şimdiden dikkat çekerek, sizleri yazının devamına davet ediyorum.

Gündüz Apollon Gece Athena
Dünya prömiyerini 37. Tokyo Film Festivali’nde gerçekleştiren ve burada Asya’nın Geleceği ödülünü kazanan Gündüz Apollon Gece Athena, Emine Yıldırım’ın ilk uzun metraj filmi olma özelliğini taşıyor. Film, mistik öğeleri ustalıkla harmanlayarak en güçlü yönünü ortaya koyarken, oyuncuların doğal performansları da derin ve kalıcı bir etki yaratıyor. Etkisinden kolay kurtulmak mümkün değil. Sanki filmin hayaletiyle bir süre yaşamayı öğrenmek gerekiyor. Sorun yok, hayaletlerle yaşayabilmeyi de vedalaşmayı da bu filmle keşfetmedik mi?
Film, bir yol sahnesiyle açılıyor ve Defne ile Hüseyin ile tanıştırıyor. Hüseyin’in denize olan özlemini duyuruyor hemen oracıkta. Film, denize üstten bir bakıştan ziyade bir ihtiyaçla başlıyor. Yolda oluşun, kayboluşun ve varışın ince detayları Side’nin tarih kokan taşlarında yaşam arayışına çıkıyor. Yönetmen, mekânı sadece bir arka plan değil; hafızanın ve kimliğin bir parçası olarak kullanıyor. Bir anne arayış hikâyesini hayaletleri merkeze alarak anlatmak geçmişle hesaplaşmayı kolektif bir hafıza meselesi olarak görmeye yardımcı oluyor. Hayaletler sadece yetimlerin değil; yitirilen aidiyetlerin, bastırılmış travmaların ve konuşulamayan tarihin gölgeleri gibi geziniyor mekânın içinde. Kamera hayaletlerin etrafında dolandıkça ve hikâyeler derinleştikçe yaşayanlarla ölüler arasındaki çizgi silikleşiyor. Tam da burada elbette doğal oyunculukların altını çizmekte fayda var. Hayaleti canlandırmanın tekinsizliği filmdeki oyuncular tarafından âdeta yerle bir ediliyor.
Defne aracılığıyla tanıdığımız karakterler yalnızca bireysel hikâyeler değil; geçmişin, belleğin ve kimliğin yükünü taşıyan bir toplumun yansımaları hâline geliyor. Diğer yandan, yan anlatılar her ne kadar Defne’nin hikâyesiyle ustalıkla örülmüş olsa da Defne’nin hikâyesine daha çok tutunma ihtiyacı doğabiliyor. Öyle bir amaç olmadığı bariz olsa da zaman zaman Defne’nin anlatısının geçiştirildiği hissi uyanabiliyor. Bir başka deyişle, ben Defne’nin öyküsünün biraz daha derinine inmek ve oradan biraz daha usul usul çıkmak isterdim.
Gündüz Apollon Gece Athena, özgürlüğün ve tamamlanmanın her zaman mümkün olmadığını hatırlatırken hayaletlerle yaşamayı, onlarla yüzleşmeyi ve en önemlisi, onları anlamayı öğretiyor. Hüseyin filmdeki bütün karakterleri ortak bir kümede şu cümlesiyle birleştiriyor, kulak versek ya: “Bizim gibiler her yerde, yeter ki hikâyemizi dinle.”

Uçan Köfteci
6 Şubat depreminde Diyarbakır’da ailesiyle birlikte yaşamını yitiren, “Uçan Köfteci” lakaplı Abdülkadir Arslan’ı paramotorla gökyüzünde süzülerek çektiği videolarla tanımıştık. Arslan’ın uçma arzusundan yola çıkan yönetmen Rezan Yeşilbaş, kendi deyimiyle özgürlük ortamı doğduğunda Kürtlerin hayal kurma reflekslerini ilk uzun metraj filmine taşımaya çalışıyor. Yönetmenin duyguyu gösterişsiz bir yalınlıkla aktarma tercihi filmin hemen başında etkili bir şekilde hissediliyor. Film, bastırılmış umutları dramatize etmek yerine, onları gündelik hayatın akışı içinde hissettirmeyi seçiyor. Diyarbakır’da geçen Uçan Köfteci’de, şehrin ruhu yalnızca gerektiği yerlerde devreye giriyor. Bu tercih, kullanıldığı anlarda etkileyici bir atmosfer yaratırken; eksik kaldığı anlarda ise hissedilir bir boşluk bırakıyor. Kürtçenin neredeyse yok denebilecek kadar sınırlı kullanımı da dilin taşıdığı kültürel ağırlık düşünüldüğünde bir eksiklik olarak öne çıkıyor.
Filmde otorite figürleri ve çevre baskısı, hayallerin önüne çıkan engeller olarak kuruluyor. Bu dünyaya Kadir’in eşi Azize rolüyle eşlik eden Selin Yeninci’nin oyunculuğu, filmin öne çıkan başarılı yanları arasında yer alıyor. Öyle ki bu yazıyı yazmaya otururken gözümün önünde beliren ilk karakter Azize oldu. Kadir’in dünyasındaki yavaş değişim ve Azize’nin evi terk edişi ile akışta yer yer tempo kayboluyor. İkili arasındaki kıskançlık gerilimi ise bu tempoyu yükseltmeye yeterli olmuyor. Hikâyenin mizahı böyle anlarda yardımımıza koşuyor; doğal oyunculuklarla birleşince anlatıya nefes aldıran sahneler ortaya çıkıyor.
Uçan Köfteci, hayal kurmanın bile cesaret istediği coğrafyalarda özgürlüğün sadece bir his değil; aynı zamanda bir yön duygusu olduğunu hatırlatıyor. Uçmanın bazen gerçekten havalanmakla değil de düşlemekle mümkün olduğunu da. Rezan Yeşilbaş henüz son filmi izlenirken bir sonraki filminin ne olacağını merak ettiren yönetmenlerden biri olarak Ulusal Uzun Metraj Yarışması’nın iddialı adayları arasında yerini alıyor.

Cinema Jazireh
Cinema Jazireh, Taliban rejimi altındaki Afganistan’da kaybolan oğlunu aramak için erkek kılığına giren Leyla’nın izini sürüyor. 2016 tarihli Toz filminin ardından Gözde Kural’ın Afganistan’a uzanan ikinci hikâyesi. Çekimleri Kayseri’de gerçekleşen filmi, yönetmen Kural şu sözler ile tanımlıyor: “Leyla’nın umudu (Omid’i) aramasının sebebi Türkiye aslında. Burada olan gelişmeleri Afganistan üzerinden anlatmaya çalıştım.”
Film, Leyla’nın oldukça boğucu dünyası ile başlayıp küçük yaştaki oğlunun kayboluşunu anlattıktan sonra başka bir mekâna, başka karakterlerin arasına geçiyor. Cinema Jazireh tabelasıyla karşılaştığımız eski bir sinema salonu… Rengârenk kostümlerin yer aldığı bu yeni mekânda bir nefes arayışı başlasa da oraya çalışmak için girdiğini anladığımız Azad’ın kısa boyuyla askılığa kumaşları asamaması, buranın da ferahlatıcı bir alan olmayacağının ilk işaretini veriyor.
Bu mekânda erkek müşterileri eğlendirmek üzere zorla tutulan, kaçırılmış çocuklarla ve onlardan biraz daha büyük yaştaki Zabur ile tanışıyoruz. Leyla’nın hikâyesiyle paralel ilerleyen bu anlatı, iki farklı yaşam çizgisinin nerede kesişeceğini merak ettirerek ilerliyor. Bu aşamada bazı anlatı pürüzleri belirip kaybolmaya başlıyor. Gerçek bir hikâyeye dayanmasına rağmen film evreninde yer yer inandırıcılık sorunları baş gösteriyor. Didaktik bir anlatımdan uzak durulması ilk bakışta olumlu bir tercih gibi görünse de bu mesafe, anlatının duygusal etkisini zayıflatıyor; izleyicinin aklında çokça soru işareti bırakarak anlatının ritmini yavaşlatıyor. Özellikle Leyla’nın bir kadın olarak Omid’i arayışının, erkek kılığına girdikten sonra ivme kaybetmesi; bu cesaretin giderek bir erkek karakterin desteğine dayanması, Leyla’nın hikâyesini durağanlaştırıyor. Filmde ne nefes alacak bir alan sunuluyor ne de kalp ritmini yükseltecek sahneler… Bu durum, anlatının zamanla dağılmasına ve izleyicinin anlatıya tutunamamasına yol açıyor. Zabur’u canlandıran Mazlum Sumer’in hiç bilmediği bir dilde sergilediği etkileyici oyunculuk performansı bu zayıflıkları telafi etmeye yetmiyor. Cinema Jazireh güzel fikirleriyle, zekice tasarlanmış sahneleriyle ve Zabur karakteriyle akılda kalabilecekken geride bıraktığı bazı “keşke”ler de filmin hatırlanacaklar listesine yerleşiyor.