Agon: Sporun “gerçek” yüzü
Yazı: utkan çınar
Hayali Ludoj 2024 Olimpiyatları fonunda geçen Agon, spor filmlerinin o tanıdık yükselme hikâyesini soğuk, mekanik ve neredeyse distopik bir atmosfere taşıyor. Yönetmenliğini Giulio Bertelli’nin üstlendiği film atıcılık, judo ve artistik yüzme ekseninde ilerleyen üç farklı karakteri takip ediyor. Agon, 2025’te Venedik Film Festivali yan bölümlerinde gösterilmiş ve FIPRESCI Ödülü (Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği Ödülü) kazanmıştı.
Bu yazı, henüz Agon filmini izlemeyenler için bazı sürprizleri bozabilir.

Zaman dilimi ve mekân
2024 Ludoj Olimpiyatları ve öncesi. Atletlerimiz İtalyan.
Konu nedir?
Eskrim, atıcılık ve judo dallarında olimpiyatlara hazırlanan üç İtalyan kadın sporcunun bu süreçte yaşadıklarını ve bunların olimpiyatlardaki performanslarına etkisini bir belgesel mantığıyla izliyoruz.
İzlemeden önce bilmemiz gerekenler
Prada’nın* sahibi, milyarder bir aileye sahip Guilio Bertelli’nin ilk uzun metrajı olan filmin ismi eski Yunancada “yarışma, mücadele” anlamında, ama sanki tam olarak mücadele karşılığını buluyor Türkçede. Ayrıca İngilizcedeki “ızdırap, acı çekme” anlamına gelen agony kelimesinin de buradan türemiş olması da filmdeki anlamını güzelce pekiştiriyor. Bu arada Ludoj gerçek bir olimpiyat mekânı değil tabi ki.
En çok neyi sevdin?
Sporu mitleştirme, sporcuları da insanüstü kahramanlar gibi görme refleksine karşı duruşu filmin en etkileyici yanı herhalde. Genelde son yıllarda platformlarda sıklıkla gördüğümüz sporcuların “perde arkası” belgesellerinin estetiği korunmuş. Oldukça stilize ışık kullanımı, olimpiyat sekanslarında seyircinin yok sayılması, –ki bu da sporun artık tamamen televizyon ekranlarından tüketilen bir içerik olduğunu da vurgulaması açısından önemli- Mauro Chiarello’nun keskin, şık, modern sinematografisinin yaşananlar gerilimlerle yarattığı tezat iyiydi. Diyaloğun minimumda tutulması da öyle. Bir 2001 tarzı Kubrick ya da Tarkovski soğukluğu, gerilimi rahatça hissediliyor filmde. Vince Gilligan-vari “sessiz” iş makineleri, antrenman sahneleri de güzel çalışıyor. Ayrıca çok popüler olmayan, görünürlüğü görece az ve “şiddet” içeren spor dallarının seçilmesi de yerinde olmuş. Bence spor filmleri bölmemizin nadide parçalarından biri olacaktır.


En az neyi sevdin?
Atletlerin başlarına gelen olayların kurgusunun güncelliğini anlasam da “biraz fazla mı ekstremdi?” diye sorabilirim. Evet 1982’de Dünya Eskrim Şampiyonası’nda Vladimir Smirnov’un ölümüyle sonuçlanan kaza gerçekten yaşanmış bir olay ama bir eskrimcinin ringde ölümü yine de çok ender yaşanabilecek, gerçekten çok sert bir durum. Çok da ihtiyaç var mıydı, bilemedim. Yarala ama öldürme mesela. Atıcılık dalında yarışan diğer ismin de kurt avladığı için cancellanması yerine başka bir neden bulunabilir miydi diye düşünmedim değil. Ama sonuçta bunlar filmin genel mesajına ve atmosferine sekte vuran durumlar değil.
En çok hangi sahneye yükseldin?
Birçok sahne var ama sanırım doping kontrolü esnasındaki kontrollü kibarlığı ve sessiz gerilimi seçebilirim. Bir de en sevdiğim futbolcu olan Ronaldo Nazario’nun (Brezilyalı Ronaldo) benim de zamanında televizyonda canlı şahit olduğum 12 Nisan 2000’deki sakatlığının da televizyondan verilmesi, o korkunç andan insanüstü bir çabayla dönen bu efsanenin anılmış olması da güzel bir ayrıntıydı. 2012 Olimpiyatları’nın en akıllarda kalan sahnelerinden biri olan Shin A-lam’In ağladığı fotoğrafın hikâyesinin bahsinin geçmesi de aynı şekilde. Genel anlamda spor dünyasından seçtiği vakalar isabetli ve mantıklı.
Modunu nasıl etkiledi?
Filmin donukluğu izleyiciye de geçiyor. Bittiğinde de belli bir hissizleşme olası. Ama bundan sonra olimpik sporları izlerken farklı bir bakış açısına sahip olacağım kesin. Ayrıca ciddi bir diz sakatlığı yaşamış biri olarak da empati kurabildiğim sahneler de bolca mevcuttu.

Karakterlere dair neler söyleyebilirsin?
Filmin enteresan yanı aralarındaki tek gerçek sporcu olan ve 2024 Paris Olimpiyatları’nda, 78 kiloda altın madalya kazanan Alice Bellandi’nin, fikrimce diğer isimlerden daha sağlam bir performans vermesi. Gerçekten bir sporcunun çektiklerini iyi bilmesi bir yana, bunu oldukça gerçekçi bir şekilde izleyiciye de geçirebiliyor. Onun hikâyesi, geçirdiği diz sakatlığı diğerlerine göre daha ayakları yere basan durumdaydı. Hatta film sadece onu konu alsa sanki daha iyi olurmuş diye de düşündüm. Önümüzdeki olimpiyatla katılır mı, bilmem ama ilk kez judoya özel bir ilgi göstereceğim sayesinde.
Bunu seven şunları da sever
Kon Ichikawa’nın 1965 tarihli Tokyo Olympiad’ını sayabiliriz. Spor belgeselciliğinde bir mihenk taşı. Agon’da da ondan izler var.
Soru işaretleri / varsa açtığı tartışmalar…
Teknolojiyle kol kola ilerleyen sporculuğun artık keyif alınan bir şeyden çok, azgın kapitalist reflekslerle bir işkenceye dönüştüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. İnsan evriminin limitlerinin üzerinde denendiği bu genç insanlar hem muazzam bir baskı ile hayatlarını erteliyor hem vücutlarına büyük zararlar veriyor. At başı birkaç spor dalı dışında da bu fedakârlıklarının karşılığını ne kadar alabildikleri ayrı konu. Bilgiye erişimin de eskiye göre çok daha kolay olması; büyüdükleri yerin karakterinden yoksun, tornadan çıkmış robotik sporcular sunuyor bize. Geri kafalı tınlayabilirim ama “göbekli 10 numaraları” özlüyorum bazen.
*Bu bilgiyi yönetmenin nepotizmden yararlandığını ima etmek için vermedim, zira öyle bir kanıtımız yok. Ama The Devil Wears Prada 2 gişede rekorlar kırarken bahsini geçirmesek olmazdı.