Alaçatı Kitap Günleri: Kitap fuarı, söyleşiler ve bir kahve daha
Yazı: Zelal Buldan - Fotoğraflar: Olcay Tokdemir
Bu yıl ilk kez 8-10 Mayıs’ta düzenlenen Alaçatı Kitap Günleri’ndeyim. Alaçatı mayıs ayı sakinliğinde beni karşılarken, sessiz sokakların bu etkinlik özelinde dolmasını umarak başlıyorum şehir turuma. Geniş yazar kadrosu, söyleşiler, imza günleri, çocuk etkinlikleri ve Pazaryeri Camii yanındaki kitap fuarının yer aldığı programda gideceğim rotaları işaretlemek yerine; sakince dolaşmaya karar veriyorum.
Etkinliği düzenleyen ekipten Beyza’nın İstanbul’dan Alaçatı’ya yerleştiğinde uyum sağlamakta en çok zorlandığı şeyin “bir yerlere yetişme kaygısı” olduğunu duyduğumda bu kararım bana daha anlamlı görünüyor. Ben de İstanbul’daki yetişme kaygımı bir kenara bırakıyorum. Birbiriyle çakışan söyleşilerden ilgimi çekenlere gidiyor; bazen durup bir kahve molası veriyor bazen fuarda kitap alışverişinde bez çantamı yeni kitaplarla dolduruyorum. Bu yazıyı yazarken de sakin bir köşedeyim. Önümde imzalı kitaplarım, Alaçatı’nın olmazsa olmazı damla sakızlı kahve ile başlıyorum üç gün boyunca Alaçatı Kitap Günleri’nin beni zihnimdeki odalarda dolaştıran anılarını anlatmaya.

Alaçatı’nın görmeye alışık olduğum tıklım tıklım sokaklarında ilk kez böyle yalnız olduğum için kendimi başrol sanarak yürüyorum ilk söyleşiye doğru. Fatma Burçak ile Edebi Rotalar Deneyimi söyleşisindeyim. İlk söyleşi, güneş saatleri üzerine kısa bir sohbetle açılıyor. Bugün sürekli saate bakarak yetişmeye çalıştığımız hayatın aksine, güneş saatlerinde zamanın mekanik olmayan, acele etmeyen bir tarafı var. Alaçatı’nın bu mevsimdeki ritmine çok yakışıyor bu konu; burada zaman biraz daha yavaş, biraz daha insanın içine sinerek ilerliyor. Söyleşi, kitaplarda geçen yerleri deneyimlemek, bir kitabı okurken o sokaklarda yürümek üzerine devam ediyor. Yazarların kitaplarını yazdığı yerleri bilmenin metinle kurulan bağı nasıl değiştirdiğinden bahsediliyor. Benim aklım, yakın zamanda okuduğum Rooms of Their Own: Where Great Writers Write kitabına gidiyor. Yazı yazdığım dönemlerde bulunduğum mekânı fazlasıyla önemseyen biri olarak başlamıştım bu kitaba. John Steinbeck’in arabada yazı yazmayı çok sevdiğini, hatta bir keresinde arabası tamir edilirken tamircide beklemek yerine arabanın içinde oturup bir makale yazdığını okumuştum. Söyleşi devam ederken zihnim de beni kısa süreliğine bu bilgilere, başka masalara, başka şehirlere, başka kitaplara götürüyor.
İkinci durağıma doğru yürürken fuara uğrayıp Fatma Burçak’ın Kendi Yolumda, Zaman Bekçileri ve Beyaz Tıltılların Kaybolduğu Gün kitaplarını alıyorum. Çocuk kitabı okuyarak çocukluğuma dönmek istediğim günlerden birinde okuyacağım. Kitapları çantama atmadan önce Beyaz Tırtılların Kaybolduğu Gün’den rastgele bir sayfa açıyorum. Şöyle yazıyor sayfanın sonunda:
“Anlatacak o kadar çok şey vardı ki nereden başlayacağını düşünürken pencerenin dışında ona bakan iki beyaz tırtılı fark etmedi.”
Pencere kenarlarındaki tırtıllara, yanımda uçuşan kuşlara, kolumda gezinen yolunu kaybetmiş karıncalara daha dikkat ederek ikinci söyleşiye gitmek üzere yol alıyorum. Şenay Aydemir ve Sibel Oral’ın “Edebiyattan Beyaz Perdeye” söyleşisindeyim. Stephen King’in, Stanley Kubrick’in yönettiği The Shining uyarlamasını hiç sevmediği örneğiyle başlıyor sohbet. Eskiden bir kitabın filmini veya dizisini izlemeyi sevmezken bir süredir neden sevmeye başladığımı düşünüyorum. Bir arkadaşımın şu cümlesi aklıma geliyor: “Bazen bir kitabı okurken kahramanın başına gelebilecek kötü şeyler beni rahatsız edince, en sonunu okuyorum. Kahramanın iyi durumda olduğunu görmek anksiyetemi azaltıyor.” Belki de bana iyi gelen şey de biraz budur. Kitabını okuduğum için filmin sonunda iyi olacağını biliyorum sevgili karakter, seni iyileştirmek için sadece filmin sonuna gelmem gerek. Bu düşünceler arasında çıktığım söyleşinin ardından, Sanem Bahçekapılı ile yemek yemek üzere sözleşiyoruz. Sanem, yazmış olduğu Teo ve Hüso kitapları eşliğinde Alaçatı’da çocuklara boyama yaptırıp gelmiş. Katılamadığım için kıskandığım bir etkinlik. Çocukken bu tarz etkinliklerde en çok yaptığım resmi düşünüyorum. Kocaman bir çember çizip, onu maviye boyardım. Soranlara da “dünya” çizdim derdim. Aslında tek isteğim en sevdiğim renk olan maviyi bütün bir kâğıda yaymak olurdu. Ben maviyi neden bu kadar sevdiğimi düşünürken Sanem, etkinlikte çocukların kitaptaki Teo’nun gerçek biri olduğuna inanmadıklarından bahsediyor. Teo, Sanem’in oğlu ve kendisi gerçek. Ben Teo ile geçenlerde ışınlanma oyunu oynamıştım. Beni Alaçatı’ya da Teo ışınladı zaten. Bunu kanıtlamak zorunda değilim.

İkinci gün, ilk hangi söyleşiye gideceğime karar vermekte zorlandıktan sonra ilgi alanıma en uzak söyleşiyi seçiyorum. Bazen işim gereği ilgimi çekmeyen sesli kitaplar editliyorum ve bundan bir süredir tuhaf bir keyif alıyorum. Zorunda olarak, normalde kendim seçmeyeceğim kitapları dinlemek bana tahmin edebileceğimden çok daha fazla şey öğretti. Bunu konfor alanından çıkmak olarak görerek iş hayatım dışında da uygulamaya başladım. Bu noktada yemek yaparak uzun saatler geçirmeyen biri olarak Tuğba Parıltı’nın “Neyi, Nasıl Pişirelim” söyleşisinde buluyorum kendimi ve pişman da olmuyorum. Belki dönünce evde yoğurt veya konserve domates yapmayacağım ama bundan sonra yapanlara gerekli uyarıları yapacağım. Plastik kapları ufacık bir yırtık gördüğüm anda atacağım. Küflenen sert yiyecekleri 2 cm kesip, yumuşak yiyecekleri ise hemen çöpe atacağım. Öğrendiğim daha nice bilgiyi çok sevmiş olacağım ki bir sonraki söyleşiye giderken Ayça Derin Karabulut’a bu bilgilerin hepsini hızlıca aktarıyorum. Ardından, Ayça’nın Mide Ağrısı söyleşisi başlıyor. Ben de Mide Ağrısı kitabında altını çizdiğim yeri bir kez daha okuyorum:
“Mezarlıklar öyledir, herkes gözünün dalacağı bir toprak parçası bulur, konuşur. Benim gözümün daldığı toprak parçası çökmüş, havalar ısınınca uğraşmak, yeni toprak koymak gerek. O toprağa çiçekler ekmek, ekilen çiçeklere can suyu vermek gerek. Biz de böyleyiz, altında ölmüş biri yatan toprağa çiçekler ekip o çiçeklere can suyu veriyoruz. Büyüsünler, filizlensinler diye uğraşıyoruz. ’Kusura bakmayın siz öldünüz ama üzerinizde çiçekler yeşerecek.’”
Buraya hepsini yazamadığım Can Suyu benim kitaptaki favorim. Ayça’nın yazarak Mide Ağrısı’nı hafiflettiği kitapla ilgili hislerini dinlerken yer yer kendi mide ağrılarıma dalıyorum. Kısa bir uykuya dalıp kendi ağrılarımı unutmak üzere otele gidiyorum. Odamın kapısında beni bir kedi bekliyor. Kedi alerjim olmasına rağmen onu içeri alıyorum. Alerjim tutuyor, burnum tıkanıyor, hapşırıyorum ama mide ağrım hafifliyor. Kedilerin çözemeyeceği hiçbir şey yok bu hayatta gerçekten.

Üçüncü gün, Alaçatı sokakları güzelleşen havanın etkisiyle ilk iki güne oranla oldukça kalabalık. Dönüş saatim yaklaşınca güzelleşen havaya kırgınlığımı yanıma alarak son bir söyleşiye gidiyorum. Havanın güzelliğinden mi, anonim Fularsız Entellik’in gerçekte kim olduğunu öğrenmek istemekten mi, yoksa söyleşinin verimli geçeceğinden emin olunduğundan mı, bilinmez, şimdiye kadarki en kalabalık söyleşideyim. Daha önce hiçbir podcast’ini dinlemediğim ve kitabını okumadığım Fularsız Entellik söyleşisi benim için en keyifli geçen söyleşilerden biri oluyor. Çıkarken, bir podcastini dinlemeye karar verip bulunduğum ortama uygun olarak “Kitap Nasıl Okunur” başlığına tıklıyorum ve tavsiyeleri uygulayabileceğim yeni kitaplar almak üzere son kez fuar alanına doğru yürüyorum. Henüz okumadığımın altını çizerek, fuardaki görevliler ile uzun uzun konuşarak son gün aldığım kitapların listesini de buraya bırakıyorum.
Açlık – Choi Jin Young
Tereyağı – Asako Yuziki
Annem Öldü Mü? – Vigdis Hjorth
Leziz Kadavralar – Agustina Bazterrica
Dişlerimin Hikayesi – Valeria Luiselli
Usta ve Margarita – Mihail Bulgakov
Doktor Moreau’nun Adası – H.G Wells
Dr. Jekyll ile Bay Hyde – Robert Louis Stevenson
Bayan Ming’in Hiç Olmayan Çocuğu – Eric Emmanuel Schmitt
Şişmanlamayan Sumocu – Eric Emmanuel Schmitt
Madam Pylinska ve Chopin’in Sırrı – Eric Emmanuel Schmitt
Felix ve Görünmez Kaynak – Eric Emmanuel Schmitt
Mösyö İbrahim ve Kuran’ın Çiçekleri – Eric Emmanuel Schmitt
Nuh’un Çocukları – Eric Emmanuel Schmitt
Ölmek İstiyorum Ama Hala Tteokbokki Yemek İstiyorum – Baek Se-hee
Yasak Meyve – Liv Strömquist
Kim Korkar Hain Tilkiden – Benjamin Renner
Juliette – Camille Jourdy
Örtüler – Craig Thompson
Tanıdık Sima – Michael Deforge
Kitaplar bez çantamda omzuma baskı yaparken son bir yürüyüş yaparak Alaçatı’ya veda ediyorum. Elimdeki iki top dondurma çok hızlı erimeye başladı ve gidiş saatim yaklaştı. Tekrar görüşmek üzere ve teşekkürler Alaçatı Kitap Günleri. Alaçatı’dan elimde ağır kitaplarla, zihnimde hafiflemiş odalarla ayrılıyorum. Bazı deneyimler insana acele etmeyi değil; biraz daha oyalanmayı öğretiyor. Ben sanırım gitmeden son bir damla sakızlı kahve daha içeceğim.