Alien: Earth ya da teknokrasinin ölüm maskesi

Yazı: Biçem Kaya - İllüstrasyon: Sadi Güran

“Kızıl Ölüm” uzun süredir kırıp geçiriyordu kenti. Hiçbir salgın böylesine öldürücü, böylesine korkunç olmamıştı. Totemi, kandı; mührüyse, kanın kızılı ve ürküsü. Dayanılmaz sancılar, ansızın baş dönmeleri, sonra gözenekleri boğan bir kanamayla ölüm. Kurbanın gövdesinde, özellikle yüzünde beliren kızıl lekeler, onu dostlarının yardımından, sevgisinden yoksun bırakan hastalığın belirtileriydi. Hastalığın açığa çıkması, ilerlemesi ve bitmesi ise yarım saatlik bir işti.*


Bilim kurgu ve korku klasiği Alien evreni, uzak galaksilerdeki dehşeti dünyaya taşıyan yeni hikâyesiyle Disney+ üzerinden izleyiciyle buluştu. Daha önce Fargo’nun dizi uyarlamasıyla tanıdığımız, Legion dizisiyle de Marvel evrenine kendine has tonda bir hikâye sunmayı başaran Noah Hawley, yazar ve yönetmen koltuğundaki isim. İlk sezonu geride bırakan Alien: Earth değerlendirmesinin vakti geldi ancak uyaralım, bu yazı diziyi henüz bitirmemiş olanlar için kimi sürprizleri bozabilir.

Hoş geldin teknokrasi, hoş geldin şirketlerin mutlak kontrolündeki gelecek

Alien: Earth, serideki kurgusal evrende 2120 yılına tarihleniyor. Yani Ridley Scott imzalı 1979 yapımı serinin yayımlanan ilk filminde Ripley’in, Nostromo gemisine binip derin uzaya yollandığı yılda geçiyor. Bu defa, uzay aracı Maginot, derin uzaydaki yolculuğunu tamamlamış olarak dünyaya dönerken büyük bir kaza geçiriyor ve kontrolünü kaybederek Prodigy şirketine ait New Siam isimli metropoldeki bir gökdelene çakılıyor. Aracın laboratuvarında taşınan uzaylı yaşam formları da böylece dünya yüzeyine yayılıyor ve zincirleme reaksiyonla korku ve dehşet hızla büyüyor.

Alien: Earth, dizi formatının avantajını iyi kullanan bir yapım. Her ne kadar Prometheus ve Covenant gibi filmlerle orijin öyküsü ve şirketler arasındaki güç yarışı birden çok defa aktarılmış olsa da diziyle birlikte bu dinamiklerin iç yüzüne ilişkin daha detaylı bir bakış sunulmuş. Hâliyle Alien: Earth, serinin diğer yapımlarına kıyasla içinde yaşadığımız dünyayla en güçlü bağ kuran yapım: Hoş geldin teknokrasi, hoş geldin şirketlerin mutlak kontrolündeki gelecek.

Hawley’nin serisi, beş mega şirketten söz ediyor. Bu şirketler, farklı coğrafyalarda etki alanlarına sahip ve himayelerindeki teknokratik tiranlıklarla, tıpkı bir zamanlar Avrupa ülkelerinin coğrafi keşiflerde yaptığı gibi yeni gezegenler keşfetme ve kaynaklarını büyütme yarışı içindeler. Ellerindeki teknolojiyi ise üç temel yaklaşımla geliştiriyorlar: Sayborglar, sentetikler ve hibritler. Sayborglar insan bedenini bölüm bölüm makineleştirirken, sentetiklerde gelişmiş yapay zekâ insan-benzeri bedenlere aktarılıyor, hibritlerde ise insan bilinci yapay ve kusursuz bedenlere doğrudan aktarılıyor.

Bu üç yaklaşım aslında Turing makinesiyle başlayan yapay zekâ tartışmalarının uzak gelecekteki yankılarını taşıyor. “Kendi kendine düşünebilen, bir müdahale olmaksızın karar alabilen yapay bir mekanizma icat edebilir miyiz?” sorusundan Alien evrenine bir köprü kurduğumuzda, “Ölümsüzlüğü yenmek, yeni tanrılar olmak, insan bedeninin zayıflıklarını ortadan kaldırmak mümkün mü?” sorularına uzanıyoruz. Hawley’nin hikâyesi ise sorulara soru ile karşılık veriyor: “Bir makine ne zaman makine olmayı bırakır?” Bu soru, hikâyenin kurduğu negatif diyalektiğin merkezinde yer alıyor. Bölümler ilerledikçe, insan – makine doğası arasındaki gerilim ile insan – yaratık arasındaki av ve avcı gerilimi, çözüme ulaşmak yerine, tam tersine giderek daha fazla yoğunlaşıyor. Böylece varoluş fikri bir senteze erişmiyor, tam aksine çözümlenmezlik içinde ele alınıyor. 

Ne tesadüftür ki kendi gerçekliğimizde, demokrasiyi mumla aradığımız dünyamızda, “techbro”ların şirketlerinde insanlığın geleceği şekillendirilirken, insan – makine arasındaki sınır da giderek bulanıklaşıyor. Alien: Earth’ün Boy Kavalier karakteri hibritleri mümkün kılarak ölümsüzlüğün kapılarını araladığını iddia ederken kendi gerçekliğimizde Elon Musk, beyne çip yerleştirdiği projesini, ampute insanlara kaybettikleri uzuvlarını yeniden kullanabilecekleri bir “müjde” olarak sunuyor. Dizide beş şirketin hükmündeki bir dünya kurgusunu izlerken; Donald Trump’ın etrafında toplaşan, ona seçim kazandıran, elimizin altındaki çevrimiçi hemen hemen her aletin sahibi olan “dahi çocukların” fotoğraflarını hatırlamamak mümkün değil.

Bir süreliğine uzak geleceği bir kenara bırakıp geçmişe dönelim: Edgar Allan Poe’yu hatırlama vakti. Her ne kadar dizi, karakter ve mekân isimlerinde Peter Pan’e devamlı göndermelerde bulunsa da (Peter Pan takıntısını saplantı boyutunda yaşayan Boy Kavalier’in Neverland adını verdiği adası, hibritlerin Peter Pan karakterinden adlar alması vb.) Edgar Allan Poe’nun kara veba trajedisi olan Kızıl Ölümün Maskesi ile de güçlü paralelliklere sahip. 

Poe’nun Prens Prospero karakteri, veba salgınıyla ölümün kol kola gezdiği bir ülkede kurtuluşu seçkin çevresiyle birlikte sarayına kapanıp, dış dünyadan tamamen izole olmakta bulur. Ancak her ne kadar yeterli erzak ve güçlü duvarlarla çevrelenmiş bir eğlence cennetinde olsalar da maskeli balo sırasında ölüm bir şekilde içeriye sızmayı başarır ve bu Prens Prospero’nun sonu olur.

Buna benzer bir sahne, Alien: Earth’ün ikinci bölümünde yer alıyor. Maginot uzay aracı gökdelene çakıldığı sırada dış dünyada kıyamet yaşanırken, içerideki varlıklı topluluk hiçbir şey olmamış gibi kayıtsız bir şekilde maskeli balolarına devam ediyor. Onlara göre ölüm, güvenlikli bölgelerinin çok uzağında. Ancak arama kurtarma ekibinin bu partinin kapısını çaldığı an, âdeta Poe’nun ölüm maskesinin hikâyeye tezahür edişini sahnelemiş. Böylece Poe’nun öyküsündeki sarayda olduğu gibi ölüm, artık dışarıdan gelen bir yabancı değil; güvenli sanılan mekânın tam olarak içinde, eğlencenin kalbine yerleşiyor. Benzer bir şekilde Boy Kavalier’in Neverland adası, bu sahnenin ilerleyen bölümlerdeki bir diğer yankısı. Ütopya-adada ölümsüzlüğü bulduğunu iddia ederken, vebayı yani ölümü ve yıkımı kendi ayağına davet eden bir “techbro”…

Güvenlik, ölümsüzlük gibi mefhumların birer yanılsamadan ibaret olduğunun güçlü bir anlatısı olan Alien evrenin son halkası, ikinci sezonunu iple çektiren bir yapım. Serinin tonunu ve estetiğini belirleyen 1979 tarihli ilk filme yakın atmosferiyle, mekân tasarımı ve görsel dili açısından son derece tatmin edici. Blade Runner ile Alien evrenlerinin kesişiminde konumlandırabileceğimiz dizi, bu yönüyle hem gözlere hem düşünceye hitap eden bir deneyim sunuyor. Özellikle eski klasiklerin devam hikâyeleriyle tüketildiği bu dönemde, tazeleyici bir nefes.


Kızıl Ölüm’ün varlığı böylelikle açığa çıkmış oldu. Geceleyin bir hırsız gibi gelmişti. Ve konuklar neşelerinin kana batmış şöleninde teker teker yıkıldılar, yıkıldıkları yerde öldüler. Ve şenlikçilerin sonuncusu tükenirken, fildişi saatin yaşamı da tükendi. Ve sehpalardaki alevler söndü. Ve Karanlık ve Çürüme ve Kızıl Ölüm hepsini korkunç boyunduruğuna aldı.*

*Poe, Edgar. Allan (2013). Kızıl ölümün maskesi (Tomris Uyar, Çev.). Notos Kitap.