Anneler toplumun monadları: Senem Tüzen’le “Ana Yurdu” üzerine

Geçtiğimiz Venedik Film Festivali’nden bu yana tüm dünyayı dolaşan, yılın en iyi yerli filmlerinden Ana Yurdu bu ay gösterime girerken, filmi yazan ve yöneten Senem Tüzen’le ana erkil, kadın yönetmen meselesi ve festival yapılarını didikleyen bir sohbet gerçekleştirdik.

Röp: Melikşah Altuntaş – İllüstrasyon: Duygu Topçu

Türkiye sinemasında kutsal aileye dokunma cüreti gösterip, façasını bozmaya kalkan filmlerin sayısı yok denecek kadar azken, anne rolünün baskıcı ve karanlık tarafını didikleyen bir film çekmek sizce de bir cesaret işi mi? Sizi bu hikâyeyi anlatmaya iten şey neydi?

En azından ben, bu konunun üzerine giderken cesarete ihtiyaç duydum. Geçenlerde TV’de bir filmle karşılaştım. Beş-altı yaşlarındaki çocuğunu öldürmeye çalışan bir annenin portresi. Elbette ki çok karanlık bir konu. Popüler film yapısını kullanan hikâye, bu karanlığın altında ezilmemek için, meseleyi annenin içine kötü ruhun girmesiyle açıklayarak hepimizin yüreklerine su serpiyor ve konuyu kapatıyor. İşte annenin içine şeytan kaçırmadan bu karanlığı anlatabilmek için insan cesarete ihtiyaç duyuyor… Anneler toplumun monadları. Aynı zamanda hem bireyin kendine açılan tünelinin kapısında oturmuş çekirdek çitliyorlar, hem de aynı tünelin içinde çeşitli arketipler olarak yüzüyorlar. O yüzden çok ilginç bir konu.

Herhangi bir genellemeden bağımsız tutarak söylemeye çalışırsak, toplumda kadınlar arasında örtük bir iktidar ilişkisi olduğuna inanıyor musunuz? Örneğin filmde Nesrin’in, annesi Halise’den gelen her tür baskıya uzun süre sessiz kalması, bu gizli kabulün bir sonucu olabilir mi?

Elbette. İnanmaktan ziyade gözlemliyorum. Yani aslında pek örtük de değil. Kadının toplumdaki tüm saygınlığı, erkek değer yargısı ve erkek gözü tarafından belirlenmiştir. Aslında bir kadının ne olursa olsun, anne olana kadar hakiki ve koşulsuz bir saygıya hakkı yoktur. Bu koşulsuz saygının toklaşması ve o kadının yanına edep ederek yaklaşılması ise ancak belirli sayıda çocuk yapıp, yaşamın çemberinden geçip “ana”ya dönüşmesi, yaşlı anne, yani seksüelliğinden arınmış bilge anne arketipine (tiplemesine) dönüştüğünde olur. İşte bu hiyerarşi (bekar bakire olmayan kadın < bekar bakire kadın < anne < büyükanne) her tür üst yapının, alt katmanlarında da organik olarak tezahür etmesi sebebiyle kadınlar tarafından da benimsenmiş, birbirleriyle ilişkilerine hem anlam hem şekil vermiştir.

Filmde, Halise karakteri üzerinden hissettiğimiz ve dozu git gide artarak fanatizm noktasına varan muhafazakârlığın yarattığı etkileri görüyoruz. Sizce muhafazakârlığın, etrafındakileri de kendi karanlığına gömmek gibi bir ezberi var ve bundan kaçış yok mu? Yoksa Nesrin’in kaçabildiği karanlık, sessiz bir protestodan fazlası mı?

Bu sorular tam olarak da finalin duygusundan doğru, geriye dönüp baktığımızda filmin tetiklediği soruları yankılıyor. Bu duygudaşlığı, filmi paylaşımımızı görmek çok güzel. Ama ben buna cevap verirsem filmin ne anlamı kalır?

“Kadın yönetmen” ifadesine her fırsatta karşı çıkıyor ve bu tanımın altına girmeyi reddediyorsunuz. Toplumun neredeyse her katmanına sirayet etmiş bu pozitif ayrımcılık meselesine ve “kadın yönetmen” olgusuna nasıl bakıyorsunuz?

Aslında bu pozitif ayrımcılığın temeldeki iyi niyetli gayretine saygım var, ama yine de kabul edemiyorum. “Sanat filmi” ifadesini de kabul edememem aynı sebepten. Kime göre, neye göre sanat filmi? Kime göre neye göre kadın yönetmen? Bu ifadeleri kabul edip kullandığınızda, aslında kurulu düzenin anlam ağını içselleştirmiş oluyorsunuz… Sanat filmi kalıbını kullandığınızda, ölçütün ne kadar tutulduğu, yani aslında ne kadar kazandığı olan gişe filmlerinin normal olduğunu, yani film olan bir film olduğunu; gerçekten anlamlı bir paylaşım, ruhsal bir alışveriş için yapılan filmlerin ise öteki olduğu, normdışı olduğunu, film değil, sanat filmi olduğunu kabul etmiş oluyorsunuz… Aynı şekilde kadın filmi dediğimizde ya da kadın yönetmen dediğimizde, normal olanın, normlaşmış olanın erkekler tarafından yapılan ve erkeklerin anlatıldığı filmlerin olduğunu kabul etmiş oluruz. Filmin karakterleri pek çok örnekte gördüğümüz üzere kadın da olabilir ama bir erkeğin anlam dünyasındaki “kadın”ı anlattığı sürece aslında erkeği anlatır. Uzun zaman önce bir filozof şöyle demiş: “Kafandaki düşünceye benziyorsun kardeşim.” Biz gerçeğimizi önce dille yaratırız. Dilim benim özgürlüğümdür. Bu sebepten doğru bulduğum gibi konuşmaya gayret ediyorum.

Röportajın tamamını okumak için buraya tıklayarak Bant Mag. No:49’a ulaşabilirsiniz.

Yükleniyor...