Arşivden: Elektronik müziğin sihirbazı Dr. Moog ve modüler synthesizer dünyası

Elektronik müziğin 1960’lardan günümüze kadar uzanan evriminin öncü figürü, Moog synthesizerlarıyla yüzlerce yeniliğin mimarı olan Dr. Robert Moog, 21 Ağustos 2005’te hayata gözlerini yummuştu. Anısına, Bant Mag. arşivlerinden on yıl arayla yayımlanmış iki dosya karşınızda.



Elektronik müziğin sihirbazı Dr. Moog 

Yazı: Zekeriya Şen – İllüstrasyon: Bora Akıncıtürk

Bant No: 14 – Ekim 2005 

İlk elektronik enstrüman neydi? İlk başta cevap dilinizin ucuna gelse bile, göründüğü kadar basit değil…

Bundan yaklaşık 85 yıl önce, bir Rus bilim insanı olan Lev Sergeivitch Termen (Leon Theremin olarak anılmaktadır), ‘Theremin’ (Thereminvox olarak da bilinir) adını verdiği bir modül tasarladı. İlk başta bu modülün amacını tam olarak çözemese de sonra Theremin’in bir müzik enstrümanı olarak kullanılabileceğini düşündü. Görünürde çok basit olan bu enstrüman (özünde uzun ayaklı, iki tarafından nikel kaplamalı anten çıkan tahta bir kutu), o zamana kadar yapılan tüm enstrümanlardan farklıydı çünkü ne ağız ne de el teması ile çalınıyordu. Etrafında yapılan akıcı el haraketleri ile ses veren bu ilkel görünümlü elektronik enstrüman, böylece müzik tarihindeki ilk elektronik müzik cihazı unvanını almış oldu. Şimdiki komplike cihazların aksine Theremin’i çalmak için iki antenin etrafında ellerinizi istediğiniz şekilde akıcı olarak hareket ettirmeniz yeterli. Sağ elinizle sesin perdesini ve sol elinizle yüksekliğini ayarlayabiliyorsunuz. Parmaklarınızla ise çıkan sesleri istediğiniz biçimde yayıp dağıtabiliyorsunuz. Böylece ufak el hareketleriyle, daha önce hiç duyulmamış tiyatral ve gizemli seslerin yanısıra, tanıdık viyolin sesinden insan sesine kadar tınılar yaratılabiliyor.

Ancak esasen elektronik müziğin çehresini sonsuza kadar değiştirecek kişi bundan 40 yıl önce gelmişti. Adı Dr. Roger (Bob) A. Moog (“Moog” soyadı Mo-oug olarak telaffuz ediliyor, Mu-ug olarak değil) olan bu kişi, Theremin’e olan özel ilgisinden dolayı yaptığı araştırmalar sonucu, müzik dünyasına Moog Modüler Synthesizer (MMS) adıyla tanıttığı enstrüman sayesinde elektronik müziğe bir kimlik verdi. Elektronik müzik bu çıkış noktasından itibaren dallanalarak, zincirleme etkisiyle günümüze kadar geldi ve son sürat da evrimine devam ediyor.

Theremin’den aldığı esin kaynağı ile, sesin elektronik tasarımı kullanılarak analog ve duygu yüklü bir şekilde çalınabileceği sentezleyici cihazlar tasarlamaya başlayan Dr. Moog’un asıl amacı sanatçılardan aldığı gözlemleri ve yorumları harmanlayıp aklındaki tasarımlarla bütünleştirmekti. Telefon dağıtım kutusuna benzeyen ve kurulması saatler süren cihazlarını ilk defa ortaya çıkarttığında, müziği yok etmek için gelmiş bir anarşist olarak damgalandı. Fakat ne yapmaya çalıştığını fark eden sanatçıların desteği ile Moog Modüler Synthesizer (MMS)’ı üretti. Bir klavyesi bile olmaması başlarda çok korkunç karşılandı ancak sanatçıların ihtiyaç ve önerlerine göre Dr. Moog MMS’ye klavye de ekledi ve böylece bir anlamda dünyadaki ilk synthesizer’ını yarattı. Sempatik bir form alan MMS tüm dikkatleri üstüne çekmeye başladı ve 1968 yılında Wendy Carlos’un Switched-On Bach (J.S. Bach’ın sadece Moog kullanılarak çalınan elektronik yorumlarını içeren bir albüm) çalışmasının bir milyonun üstünde satmasıyla bir anda MMS müzik dünyasında odak noktası oldu.

Böylece elektronik müzik tarihi Dr. Moog’un keşifleri ile yazılmaya başladı. Peş peşe yeni modeller ve biçimler üretmeye başlayan Dr. Moog’un en ses getiren modeli 1960’lı yıllarında resmen müzikte bir devrim yaratan Mini- moog Synthesizer oldu. The Beatles’dan The Doors’a, Yes’den Rush’a kadar birçok sanatçı ve grup tarafından müziklerinin vazgeçilmez bir unsuru olarak kullanılmaya başlanan bu enstrümanlar, büyüleyici organik tınısal sesi ile yaratılan melodilerle eşsiz zevkler vermeye başladı. Minimoog’un kompakt olmasının yanısıra en büyük özelliği de rahatlıkla taşınabiliyor olmasıydı, bu özellikle yoğun konser veren gruplar için bulunmaz bir kolaylıktı.

Sayısız modelleri ve kişiye özel tasarımları ile Moog’ların müzik dünyasında yarattığı heyecan bir anda o kadar büyüdü ki, bu pastadan bir dilim almak isteyen diğer firmalar analog synthesizer kuzeni olarak kabul edilen dijital synthesizerları üretmeye başladı. Böylece bir dönem için dijital/analog savaşı başlamış oldu. Günümüzde (2005) Stereolab, Air, Radiohead, Fiery Furnaces, Broadcast, Super Furry Animals, Nine Inch Nails, Pearl Jam, Beck, Phish, Sonic Youth, Widespread Panic, Brian Eno, Frank Zappa, The Cure ve Fat Boy Slim gibi grupların/sanatçıların çoğu Moog kullansa da bu mücadeleden dijital synthesizer galip çıktı.

Ürettiği enstrümanların kalıcı olacağı aşikar. Ancak ne yazık ki Dr. Moog, 21 Ağustos 2005 tarihinde beş ay önce teşhis edildiği çaresiz beyin tümörü yüzünden, 71 yaşında, hayata gözlerini yumdu. Dr. Moog’un keşifleri sayesinde müzikal ufuklarını genişletebilen sanatçılar, onun kendini zamanın ötesinde elektronik müzik enstrümanları yaratmaya adadığını bilirler. Kendisi bir müzisyen değildi ancak bir enstrüman tasarımcısı olarak müziğin kişiliğini ve ruhunu çok iyi tanıyan bir bilim insanıydı. Bizleri bırakıp başka diyarlara enstrümanlar yaratmaya gitmiş olabilir ancak bu dünyada bıraktığı  Moog’ların etkisi sonsuza kadar hissedilmeye devam edecek.

Müzik seni özleyecek Dr. Moog…

Modüler synthesizer dünyası – Moog Mother-32 ve öncesi

Yazı: Deniz Cuylan – İllüstrasyon: Berk Çakmakçı 

Bant Mag. No:45 – Aralık 2015

Geçtiğimiz ay, Los Angeles’taki yerel müzik dükkânlarından birisi olan Big City Music, Moog’un yeni çıkardığı bir synthesizer için bir tanıtım partisi düzenledi. Bu göz alıcı enstrüman, son zamanlarda giderek daha da ilgi çeken modüler synthesizer dünyasına Moog’un son katkısı olan Mother-32. Yarı-modüler (semi-modular) olarak tanımlanan bu alet vesilesiyle, gittikçe popülerleşen, bütçeleri zorlayan, yuvaları yıkan, alkol, uyuşturucu ve kumar gibi bir alışkanlık yaratan bu illeti masaya yatırmaya karar verdim. İşte size modüler synthesizer dünyası.

Normal synthesizer’lar yetmiyor muydu, niye modüler synthesizer’lar çıktı?

Biraz tarih dersiyle başlayalım. Synthesizer’ların ilk ortaya çıkışı, Varese, Stockhausen gibi öncü müzisyenlerin, sonradan elektronik müzik olarak genelleştirilen müzik türünü yaratırken, değişik ses araçları icat etmeye çalışmalarına dayanıyor. Bu aletler giderek entegre hâle gelerek, tek başına çalışabilen bir ses üretici alete dönüşüyor ve sonunda RCA şirketi bir oda büyüklüğündeki ilk MARK 1’i 1940’larda üretiyor. Sonra 50’lere gelindiğinde, MARK 2’de gördüğümüz gibi görece olarak biraz daha basitleştirilmesine rağmen, bu aletlerin müzisyenlerin kullanımına açılması için ticari olarak satılabilecek ve kolay taşınabilir bir hâle dönüşmesi gerekiyor. Bu da ilk olarak Moog şirketinin 1964’te satışa çıkarılan, ilk synthesizer prototipini üretmesiyle gerçekleşiyor. Dolayısıyla aslında kullanıcılara açılan ilk synthesizer, modüler olmuş oluyor. Bu terim, bir synthesizer’ı oluşturan parçaların ayrı ayrı birimler hâlinde kontrol edilebildiği ve birbirlerine değişik şekilde bağlanarak yeni ses olanaklarının katlanarak arttırılabildiği analog sistemler anlamına geliyor. Hâlâ pahalı ve kullanması zor olduklarından zaman içerisinde daha da basitleştiriyorlar ve ortalıkta daha fazla gördüğümüz Minimoog, Prophet, Roland Juno, Korg Monopoly gibi yaygın, normal synthesizer’lara dönüşüyorlar. Zaman içerisinde bu standart synthesizer’lar müzikte o kadar kullanılıyorlar ki, günümüze geldiğimizde yeni tınılar peşinde koşan müzisyenler, daha kendine has sesler yaratmak amacıyla modüler synthesizer’lara olan talebi tavana vurduruyorlar. İşte bu şekilde, günümüzdeki modüler synthesizer çılgınlığı başlamış oluyor.

MOOG MOTHER-32

Moog ilk satışa başladığı andan itibaren, her yeni enstrüman çıkardığında tüm prodüktör ve müzisyenlerin gözü kulağı kesilir.  Bu aleti ilk kullananlar diğerlerine göre yaratıcılıkta bir avantaj elde ederler. Aleti hemen sahneye taşıyıp, kalabalıktan sıyrılmaya ve dikkat çekmeye uğraşılır. Ses teknolojisi, yeni enstrümanlar, havalı markalar, müzik piyasasının motorunun en temel parçasını oluştururlar. Bu, işin doğasında var. Moog Modular, Minimoog, Voyager, Taurus, Sub-Phatty, Little-Phatty, Memorymoog piyasaya çıktıklarında hep bu tip bir ilgiyi üzerine çekmiştir. Şimdi de modüler synthesizer’ların kazandığı popülerlikle, Moog hem daha hesaplı hem de kullanması çok daha kolay bir yarı-modüler synthesizer’ı piyasaya çıkarıyor. Yarı olmasının sebebi, temel parçaların (oscillator, filter, envelope) ayrılamaz bir şekilde birbirlerine tek alette bağlı olması ama kablolarla aralarında hâlâ daha fazla bağlantı sağlanarak ses üretme olanaklarının arttırılabilmesi. Hattâ iki tane synthesizer aynı anda kablolarla bağlanıp, birlikte kullanılarak daha fazla özgürlük de sağlanabiliyor. Ayrıca tabii ki hesaplı olması da, Mother-32’nin yarattığı yoğun ilginin çok ama çok önemli bir parçası. Tek tek parçaları toplanan Eurorack gibi modüler synthesizer sistemlerinden işe yarayan basit bir alet yaratabilmek için 2.000-3.000 dolar harcanırken, Moog Mother-32’nin Amerika satış fiyatı 600 dolar. Tüm bu sebepler yüzünden modüler sistemlere ilgi duyan ama çok para harcamaktan veya öğrenme zorluğundan çekinen müzisyenler için Mother-32 harika bir çözüm sunuyor.

Görünüşünden başlarsak, küçük boyutu taşınması için kolaylık sağlarken, açıkçası biraz oyuncak hissi de veriyor. Eğer klasik Moog Modular’ı düşünerek Mother-32’ye yaklaşılırsa bayağı hayal kırıklığına uğranabilir. Ama benim tanıtım partisinde gördüğüm gibi iki tane Mother-32 birbirine bağlandığında daha doyum verici bir görüntüye bürünüyor ve sadece stüdyoda değil, sahnede de istenen etkileyiciliğe sahip olabiliyor. Zaten kenarlarının klasik Moog ahşabı olması, Moog yazı tipi ve düğmelerin kalitesi beklenen yüksek düzeyde. En aşağıdaki klavye bölümündeki beyaz düğmeler, Moog’da pek alışık olmadığımız, Elektron ürünlerini hatırlatan bir hafifliğe sahip. Bana göre sorun değil ama bazıları bunlara hemen ilk görüşte takılıp rahatsız olabilir.

İki çıkışlı, sawtooth ve pulse tarzı ses dalgaları yaratan klasik Moog oscillator’ları, white noise çıkışı, VCO ve dışarıdan girilebilen sinyal arasındaki analog mikseri, 20 Hz-20 Khz aralığındaki kusursuz filtresi, square ve triangle tiplerinde çalışabilen LFO’su, VCO ve VDF modülasyonu ve aşağıda bulunan 32-step sequencer’ı, Mother-32’nin birbirinden ayrılmaz parçalarını oluşturuyor. Bu tamamen analog olan synthesizer’ı özel kılan ve adına modüler terimini koymamızı sağlayan asıl bölüm, kablo bağlantıları (patchbay) bölümü. Bu bölümde aletin gerçek potansiyeli ortaya çıkıyor. Çeşitli giriş ve çıkışlar arasındaki kablo bağlantılarıyla Cutoff, Resonance, LFO, Modulation, Gate, Tempo gibi birimler birbirilerini kontrol ederek normal synthesizer’larda ulaşılamayan kombinasyonları ortaya çıkarmış oluyor. Bu bölümü kullanmak gerçekten kolay ve çok hâkim olmadan, biraz deneme yanılmayla bile çok iyi sonuçlara ulaşmak mümkün. İşte bu patchbay bölümü Mother-32’yi alıveriş listesinin en başına koymamızı sağlıyor.

Bu özelliklerin dışında sekiz oktav kontrol edebilen ve sequencer kontrolünü sağlayan küçük beyaz klavyesi, midi, Cv, Ext In girişleri mevcut. Aletin asıl ses çıkışı tek jaklık bir mono çıkış ve kulaklık için de bu çıkış kullanılıyor. Mother-32 ayrıca Minitaur, Werkstatt gibi diğer Moog ürünleriyle beraber kullanılabildiği gibi EuroRack sistemlerle beraber kullanılmaya da uygun tasarlanmış.

Bir sonraki bölümde bahsedeceğim ve bu konuyla ilgilenenlerin salyalarına hâkim olamayacakları, ama aynı zamanda zar zor çalışıp kazanıp biriktirdikleri paraları da sonuna kadar harcamalarına sebep olacak sistemlerin yanında Mother-32 çok mantıklı bir alternatif olarak duruyor. Yeterince çocuk masasında takıldığımıza göre, şimdi asıl modüler synthesizer masasına geçelim ve garsonun getirdiği büyük ve pahalı meze tabağını incelemeye başlayalım.

OSCILLATOR

Ses sinyalinin yaratıldığı bu birim bir birleştiricinin olmazsa olmazı. Square, sine gibi belli başlı dalga tipleri üretmek istediğimiz sese ulaşmaktaki ilk adım. Bu birim için önerilebilecekler Intellijel, Tiptop Audio, Harvestman, Cylonix.

FILTER

Ses frekanslarının ne kadarını duyacağımızı (cutoff), hangi frekanslara daha çok vurgu yapmak istediğimizi (resonance) belirlediğimiz birim, filtreler. Dikkat çekici markalar Doepfer, Tiptop, Flight Of Harmony, Harvestman, Intellijel.

ENVELOPE

Sesin şiddetinin zamana göre ayarı Envelope birimlerinde yapılıyor. Hızla maksimum noktasına mı çıkacak yoksa yavaş yavaş mı yükselecek (attack), ne kadar süre maksimumda kalacak (decay, sustain) ve sesin duruşu hızla mı kesilecek yoksa yavaş yavaş mı azalacak (release)… Tüm bunlara envelope birimlerinde karar veriyoruz. Pittsburgh Modular, Malekko, Cwejman, Make Noise öne çıkan markalar.

MIXER

Farklı oscillator’lar arasındaki veya dışarıdan girilecek ses kaynakları arasındaki seviyeleri belirleyeceğimiz birim, mikser birimi. Make Noise, Honourable Mentions Intellijel ismi hemen akla gelen markalar.

SEQUENCER

Dışarıdan veya içeriden sağlanabilen bir tempoya (clock) göre oscillator’lardan çıkan seslerin frekanslarını değiştiren, yani kendi kendine notalar çalmasını sağlayan birim, sequencer. Duymaya alıştığımız synthesizer arpeggio’ları işte bunun gibi sequencer olarak adlandırılan birimler sayesinde yapılıyor. Pittsburgh Modular, 4MS Pedals, Make Noise, Tiptop öne çıkan markalar.

FX

Sesin tekrarlanmasını sağlayan Delay, hacim kazandıran Reverb, faz yaptırıp stereo efekti sağlayan Chorus, Phaser, frekansları manipüle ederek harmoniler yaratan Ring Modulator gibi çok sayıda efektleri de birleştiriciye ekleyerek ses paletimizi genişletebiliriz. Make Noise, Harvestman, Doepfer, Honourable Mentions akla ilk gelen markalar.

Bu birimler dışında LFO’lar, Gate’ler, Function Generator’lar ve daha niceleri mevcut. Tüm bunlarla uzun zaman geçirip deneyler yaparak farklı farklı sonuçlara ulaşmak mümkün. Ayrıca unutmayalım, birimsel bir sistem yaratmanın en güzel tarafı her bir birimin içerisindeki parametreleri kablo bağlantıları (patchbay) sayesinde birbirine bağlayıp, daha önce o şekilde kullanılması düşünülmeyen fonksiyonlar da çıkarabilmek. Bu gibi kombinasyonların ve olasılıkların fazlalığı, birimsel birleştiricileri çekici kılan en önemli faktör.

SONUÇ

Eğer kafalar karışmaya başladıysa panik yapmaya gerek yok. Kendi birleştiricini kurmak bazıları için hayat boyu süren bir macera. Hatta bir noktada müzik yapmaktan daha bile önemli bir hâle geldiğini söylemek yanlış olmaz. Tüm bu aletlerin planlaması, biriktirilmesi, kendine has şekillerde kullanımı kendine küçük ama çok heyecanlı bir alt kültür yaratmış durumda. Sadece bir müzik enstrümanı peşinde koşmuyor, teknolojinin ve ses tasarımının da işin içine girdiği gizli bir gruba dahil olmuş oluyorsun. Bunun sonucunda gerçekten kendine has bir şeyler ortaya çıkardığını hissetmeye başladığında da bunları kompozisyonlara dönüştürebilir ve hattâ sahnede diğer insanlarla paylaşmaya başlayabilirsin. Profesyonel veya amatör bir yapımcı olarak da elindeki ses paletini zenginleştirebilir, diğer birleştiriciler kadar kolay kontrol edemediğin, seni de üretim esnasında şaşırtacak, işin içerisine biraz daha kaos ve heyecan katacak bir aleti kendin inşa edebilirsin. Veya bütün bu planlama ve teknik bilgilerin içerisinde kaybolmaktan korkuyorsan da başta bahsettiğim Moog Mother-32 ile bu dünyaya yumuşak bir giriş yapıp zaman içerisinde daha fazla ilgilenip ilgilenmeyeceğine karar verebilirsin.

Bu konuya değinmişken 2014 yılı yapımı I Dream Of Wires‘dan bahsetmemek olmaz. Bu belgeselin ana karakteri birimsel birleştiriciler (modular synthesizers). 1960’lardan başlayarak, Moog ve Buchla ile beraber bu müzik aletlerinin gelişimini izliyor, Gary Numan, Trent Reznor, James Holden gibi müzisyenlerle röportajlarla konuyu zenginleştiriyor ve elektronik müzik için referans belgesellerden biri hâline geliyor. Para ve zaman gibi az bulunan ve can sıkan etkenlerin umut kırmasını engellemek, kendi sistemini kurmak için gaza gelmek için birebir.