Arşivden: Homo Ludens

Arşivden paylaşımlarımızda 2008 yılına dönüyoruz ve 51. sayımızda oyuncu bir varlık olarak insanı ve oyun kavramının farklı yönlerini ele aldığımız “Homo Ludens” dosya konumuza yeniden göz atıyoruz. Doruk Yurdesin’in tarihçi Johan Huizinga’dan hem tanımı hem de çeşitli zihin açan alıntıları ödünç alarak hazırladığı “Homo Ludens” yazısıyla oyun evreninin kapısını tekrar aralıyoruz. Hemen ardından ise Yaman Ural’ın nostaljik ve muzır ‘kendin yap’  oyuncaklardan örnekler verdiği “Can Yakan Hayta Oyuncaklar” yazısıyla oyun kavramının geçen on yıllar içinde nasıl değiştiğini hatırlayacağız.


Oynaya oynaya kaçın çocuklar: Homo Ludens

Akıllı, ama o kadar da değil. Bir şeyler de imâl edebiliyor. Fakat akıl ve beceri de yetmiyor. O, aynı zamanda pek bir işe yaramıyor gibi gözüken başka bir faaliyet daha gösteriyor: Oyun oynuyor. Tarihçi Huizinga’nın mürşitliğinde ‘Homo Ludens’ kavramını, yani oyuncul insanı beraberce eşeleyelim.

Yazı: Doruk Yurdesin – İllüstrasyon: Sadi Güran

“Tüm insan faaliyetlerinin bir ‘oyun’ olarak tanımlanması kadim bir bilgeliğe dayanır, ama biraz ucuz bir yaklaşımdır” der Johan Huizinga. Bazıları kendini bu ‘bilgeliğe’ ziyadesiyle kaptırıp geri dönülemez biçimde ‘uçmuş̧’, bazıları bir denge tutturmuş̧, bazıları hâlâ gelgitlerde, bazıları da artık önemli zatlar oldukları için bunu tamamen geride bırakmış̧ da olsa, düş̧ kırıklıkları üzerimize çöktüğünde hepimizin böyle düşünerek azıcık nefes aldığı vâkidir. Hattâ, zihinsel çabasının mühim bir kısmını oyun kavramının insan ve kültürün içindeki anlamına vakfetmiş̧ düşünürümüz bile, hayatının son yıllarını Nazilerin göz hapsinde her türlü̈ özgürlükten mahrum kalarak geçirirken, kim bilir, bir süreliğine hayata bağlılığını bu şekilde korumayı denemiş olabilir.

Huizinga’nın son yıllarına dair trajedisine hüzünlenmeyi bu kadarcık bir değinmeyle bir kenara bırakıp, hayatını adadığı bir olguyu yazıya döktüğü “Homo Ludens” isimli eserine şöyle bir bakacak olursak, ‘oyun’un çok farklı, yer yer onun ‘ne olmadığına’ dayanan tanımlama çabalarına rastlarız. Zaten Huizinga da bu kitabı yazmaya, yetmiş küsür yaşına geldiğinde, “ya şimdi oturup yazmak ya da hiç yazamamak” gibi bir saikle, ne kadar zor bir işe soyunduğunun farkında olarak girişmiştir; bir nihaî söz söyleme iddiası yoktur. Onun tanımlamalarına sadece değinerek yapılacak bir oyun yazısı da, suyunun suyu kıvamından hâllice olması dilenerek girişilen bir niyettir.

Dilimizde, vakit geçirmeye yarayan, belli kuralları olan ‘eğlence’ olarak tanımlanır, ardından gösteri sanatlarını, sporu kapsayan, hattâ düzenbazlığa kadar giden alt tanımları gelir.

Peki oyun ne olabilir? Dilimizde, vakit geçirmeye yarayan, belli kuralları olan ‘eğlence’ olarak tanımlanır, ardından gösteri sanatlarını, sporu kapsayan, hattâ düzenbazlığa kadar giden alt tanımları gelir. Biz bunlara, çoğu güncel Batı diliyle aynı kısıtlılık içinde, oyun diyoruz. Ama Yunanca, Sanskritçe, Çince, Arapça gibi antik kabul edilen dillerde çocuk oyunları, hayvanların oyunları, profesyonel oyunlar, eğlence oyunları, yarışmalar, maçlar, erotik oyunlar ve daha nicesini içeren geniş yelpazenin her biri ayrı kelimelerle ifade edilmiştir. Hayatın her alanında farklı isimlerle karşımıza çıkabilen bir olgu, söz konusu olan. Ancak tarihsel bir süreçte hayat içindeki yerine baktığımızda bir şeye oyun diyebilmek için belli kriterleri yerine getirmesi gerekir. Bir kere oyun, oyun olmayan başka bir şey karşısında ortaya çıkar, ve enerji boşaltmak, zihinsel ve bedensel olarak rahatlamak gibi birtakım biyolojik beklentilere cevap verir. İnsanlarda da hayvanlarda da böyledir. Zaten hayvanların da oyun oynaması, hem oyunun insandan ve insanın yarattığı kültürden eski olduğunu gösterir, hem de biz ne kadar uğraşırsak uğraşalım, sınırlı aklımızla oyunu tanımlamayı tam olarak beceremeyeceğimize bir kanıt daha ekler. Oyun, irrasyoneldir de aynı zamanda. Belli bir estetik ve mantık içerisinde gelişse ve kendi içinde bunları yaratıp dönüştürse de, her ikisinin bakış açısından da değerlendirilemez. Bu açıdan bildiğimiz tüm bilim dallarından uzaklaşır, hem de neredeyse hepsiyle farklı bir yakınlık kurar. Ayrıca oyunun gönüllü olması, zaman ve mekân anlamında sınırlı bir uzayda cereyan etmesi, kendine has mutlak kuralları ve düzeniyle sonuna kadar oynanması, onu gündelik ve ‘asıl’ hayatın dışında tutar. Ha, bir de dürüst oynanması gerekir; oynamayana oyunbozan denir.

Aslında insanlık olarak, özellikle de son iki yüz yılda uzmanlaşmayı ve profesyonelliği yaratarak, oyunun kendiliğindenliğinin, keyfekeder tasasızlığının çoktan canına okumuş, oyunu bozmuşuz. İnsanlığın çoğu için söylemek gerekirse, hayatın içinden tamamen çıkarıp ya bir para kazanma aracı ya da bir kaçış ve para harcama aracı hâline getirmişiz. Ya da, son günlerde üstümüze salınan ekonomik krizle beraber artan kutu oyunları reklamlarına bakılırsa, arada bir gelip giden daha az para harcama modasının bir parçası hâline…

Üret üret nereye kadar, hayatlarınızdan oyunu eksik etmeyin, tabiî bunu yaparken kendinizi tamamen oyunun içine gömüp bu sefer hayatı da unutmayın, oyunu dürüstçe oynayın, oyundan öğrendiklerinizi hayata da uygulayın, hayatta da dürüst olun, ve benzeri gibi uyarılarla süslemese de kitabını, böyle dersler alınmasını ummuş da olabilir.

İnsanlık tarihinin her aşamasında yer alan oyunculuğumuzu kaybetmemizin sebeplerini ve bunun bize kaybettirdiklerini derinlemesine bir tarihsel analizle ortaya koymuş olan Huizinga’dan bir tadımlık alıntıyla, bu kaybın temelinde ne yattığı konusunda kısa bir fikir alalım. “Yavan ve kuru yarar duygusu ve burjuva rahatlığı ideali, daha 18. yüzyılın sonunda etkili olmaya başlamıştır,” der kendisi, ve başlar saydırmaya: “O yüzyılın sonuna doğru endüstri devrimi sürekli artan etkinliliğiyle bu eğilimleri güçlendirmeye başlamıştır. Çalışma ve üretim önce bir ideal, sonra da bir ibadet unsuru hâline gelmiştir. (…) Bunun sonucu olarak, ekonomik güç ve çıkarların dünyanın gidişini belirleyeceği ve ona hükmedeceği konusundaki utanç verici hata doğabilmiş ve yayılabilmiştir. Ekonomik faktöre toplumda ve insan zihninde aşırı değer verilmesi, bir bakıma esrarı öldüren ve insanların hata ve günahtan arındığını ilan eden rasyonalizm ile yararcılığın doğal ürünüydü. Ancak insanı aptallıktan ve soysuzluktan arındırmak unutulmuştu ve bu durumda insan da dünyanın selâmetini kendi bayağılığını örnek alarak gerçekleştirmeye yatkın ve hazırdı.”

Huizinga’nın kitabına neden böyle bir isim seçtiğini açıklarken belirttiği üzere, aydınlanma çağı ilerledikçe insanın bir ‘homo sapiens’ yani ‘akıllı tür’ olmadığı anlaşıldı. Sonra, belli ki endüstri çağının gazı içerisinde o dönemde kullanılmaya başlanan ‘homo faber’, yani ‘imâl eden tür’ geldi. Huizinga’nın ‘homo ludens’i ise bu yetersiz tanımlamarın yanına ‘oyuncu tür’ olarak kendince bir katkıdır.

Bu tanımı, ‘homo sapiens’ten ziyade ‘homo faber’i karşılaması, hattâ insanlara bir hatırlatma yapmak için yapmış olması muhtemeldir. Üret üret nereye kadar, hayatlarınızdan oyunu eksik etmeyin, tabiî bunu yaparken kendinizi tamamen oyunun içine gömüp bu sefer hayatı da unutmayın, oyunu dürüstçe oynayın, oyundan öğrendiklerinizi hayata da uygulayın, hayatta da dürüst olun, ve benzeri gibi uyarılarla süslemese de kitabını, böyle dersler alınmasını ummuş da olabilir.

Milyonlarca dolar kazanan profesyonellerin yaptığını oyun olarak tanımlamaktan vazgeçelim, şimdi oyundan geriye belki de ‘gerçek hayat diye yarattığı kendi saçmalığından kaçmak için oyun oynayan tür’ tanımlamasını eklememiz gereken insanın kaçış faaliyeti kalıyor. Böyle bir tanımlama, akıl kapasitemizi aşikâr etmesi açısından faydalı olmakla beraber, çocuklara, biz daha kendimizi tanımlamaktan aciz bir türüz, derslerinize dalıp da oyunu ihmal etmeyin, insanlık hiçbir şeyden ders almıyor nasılsa, siz belki oyundan alırsınız demekten başka söz bırakmıyor.

Can Yakan Hayta Oyuncaklar

Konu oyun diye, çarşıda satılan oyuncakların reklamını yapmak şart değil elbet. Kimi zaman sokakta arkadaşlarla yapılan oyuncakların keyfini tutamaz, hattâ yaratıcılığı arttırdığı gibi, haytalığın derecesine bağlı olarak, dükkânlarda satılan ‘güvenli’ oyuncaklardan çok daha yüksek tahribat elde etmek mümkündür.

Yasal uyarı: Aşağıdaki oyuncakları 16 yaşından küçüklerin okuması yasak, bu yaştan büyüklerin oynaması saçmadır.

Yazı: Yaman Ural – İllüstrasyon: Cem Dinlenmiş

Patlangaç: Tükenmez kalem, çitlembik
Bir tükenmez kalemin içi boşaltıldıktan sonra, tam olarak tükenmez kalemin içine girecek genişlikte bir çubuk hazırlamak gerekir. Önemli nokta, bu çubuğun kalemin içine tam olarak oturması fakat kolay hareket edebilir olmasıdır. Çubuğun boyunun ise kalemin ağzından bir çitlembik kadar kısa olması gerekir. Elde kalan kısmın ise kaleme girmeyecek kadar kalın olması faydalıdır. Tüm bu hazırlık bittikten sonra yapmanız gereken, kalemin iki ucuna da birer çitlembik yerleştirip, çitlembiklerden birini çubukla hızlıca ileri itmektir. Sıkışan hava kalemin diğer ucundaki çitlembiğin fırlamasını sağlar. Bu itme hareketi diğer çitlembiğin de yerine oturmasını sağlar. Şimdi arka tarafa bir çitlembik daha yerleştirip atışa devam edebilirsiniz.

Patlangaç çitlembik fırlatıldığında ‘pat’ diye bir ses çıkarır. Can yakan oyuncaklar kategorisinde liste başıdır. Uzun mesafede iyi sonuç vermez. Pistonlu bir silahtır.

Sustalı Kibrit: Tükenmez kalem, birkaç kutu kibrit, asfalt bir zemin
Diğer birçok kadrolu hayta oyuncağı gibi bu oyuncak da genelde çevrede bulunan âlet edevatla üretilir. İlk yapımlar genelde elinizde patlar ve bir türlü istediğiniz randımanı vermez ama ikinci veya üçüncü denemeden sonra ustalaşma başlar. Sustalı kibrit yapmak için gerekli malzeme, eski tip yaylı bir (genelde mavi tepelikli) tükenmez kalem (işportada kolayca bulunur), birkaç kutu kibrit ve asfalt bir zemindir. Tükenmez kalemi ortaya yakın bir yerden kırıp yayını çıkartın. Tepesindeki basma plastiğinin olduğu yerden iki kibriti yan yana soktuktan sonra kibritlerin geldiği son noktadan bir santim aşağısına kadar tükenmez kalemi asfalta sürterek eritebilirsiniz.

Birkaç kibriti birden yakıp tükenmez kalemin saydam kısmını eritip düzleştirin. Şimdi elinizde mavi tepelikli bir tükenmez kalem parçası kalmış olacak. Mavi olan kısmını (genelde vidalıdır) çıkarıp, kibritle ısıttığınız yayın elinizde- ki saydam kısmın içine yapışmasını sağlayın. Mavi tepeliği tekrar yerine taktığınızda araç hazır hâle gelir. İki tane kibriti yan yana mavi taraftan soktuğunuzda içerdeki yayın kibritleri ittiğini ama mavi kısım yüzünden kibritlerin fırlamadığını göreceksiniz.

Şimdi kibrit yakar gibi bu kibritleri kutuya sürtün ve 1 saniye bekleyin. İki kibrit de bir anda oldukları yerden kurtulup, fırlayacaktır.

Lastikli Tüfek: Tahta, bulaşık eldiveni, mandal, bakır bir halka
Can yakan oyuncaklar serisinde önemli bir yeri olan, uzun menzilli sayılabilecek mekanik bir araçtır. Yapımı için farklı birkaç malzemenin koordineli kullanılması gerekir. 1 metre kadar bir tahta, aracın gövdesini oluşturmak için kullanılır. Eski bulaşık eldivenlerinin en alt kısmından 5 mm. kalınlığında şeritler kesilir. Paket lastiğini andıran bu halkalar paket lastiğinden daha sağlamdır, daha uzağa gider ve haliyle daha can yakıcı olurlar. Lastiğe halka olarak eklenen küçük bakır bir halka, can yakma kapasitesini oldukça yükseltir. Lastik,1 metrelik sopanın bir ucuna takılarak gerilir ve gelebildiği son noktaya bir mandal takılarak tetik mekanizması hazırlanır. Yapmanız gereken, bakır halkalı lastiği elinizdeki sopanın ucuna takıp mandala kadar germek ve bakır halkayı mandala kıstırmaktır. Mandalın üstüne bastığınızda halka kurtulur.

Bu yöntemle arkadaş olduğunuzu iddia ettiğiniz kişiler üzerinde 2-3 günlük şişlikler yaratmak gayet olasıdır.