Bant Mag. No:29’dan // Müzikte sokak hafızası

Moondog’dan Space Lady’e, Space Lady’den Siya Siyabend’e efsaneler ve saklı hazinelerle müziğin sokaklardaki özgürleştirici hafızası… 

İstanbul’da yaşıyorsanız, sokak müziği dendiğinde aklınıza ilk gelen şey İstiklal Caddesi’ne aralıklarla dizilmiş çeşitli grupların çaldığı şarkılar gelecektir muhtemelen. Fakat kavram olarak sokak müzisyenliği 11. yüzyıla kadar gidiyor. Sokak, insan yaşayışına dair iyi kötü tüm katmanların bir arada karşımıza çıktığı, kendi evlerindekigüvenli alanlarından dışarı adım atmış herkesi aynı zeminde buluşturan yer pek tabiî. Bahsettiğimiz güvenli alanhissini yaratan ‘’evlerimiz’’deki hemen her unsuru sokakta coğrafyanın, tarihin, birikimin, sosyal paylaşımların getirisiyle çok daha genişlemiş ve başka anlamlar kazanmış şekilde görebilmek mümkün. Aynı şey müzik için de geçerli şüphesiz.

Sokağın toplum hayatını temsil etmesi dışında kişiye tarifsiz bir özgürlük verdiği de ortada. Geride bıraktığımız yıllar içerisinde Türkiye’de de bu özgürlük sıklıkla tartışılır hâle gelmiş olsa da hayatın parçası olan her şeyin aslında sokağın bir parçası olduğu bir gerçek. Genel anlamıyla sokak performansçılığı anlamına gelen buskingve topluma adapte olamamış, dışlanmış bireyler için kullanılan outsider kelimeleri, sokaktaki müzik kültürünü incelerken kullanacağımız iki başlık.

Busking
İspanyolcadaki arayış anlamına gelen ‘’buscar’’ kelimesinden türemiş olan busking, sokakta gerçekleşen müzik performansının sadece müzik olmadığı, çeşitli farklı disiplinlerle bir araya geldiği bir alan diyebiliriz. Jonglörlük, aktörlük, komedyenlik, ya da vantrilokluk gibi çok farklı performans türlerinin hepsini de içinde barındırıyor. Cirque Du Soleil’in ortaya çıkmasının Guy Laliberte’nin sokakta yaptığı performanslar sayesinde olması, ABD’nin kurucularından Benjamin Franklin’in genç yaşta sokakta günlük hayat ve politikayla ilgili şiirler yazıp şarkılar yazması, yine Amerika’da bir sinema filminde rol alan ilk siyahî kadın olan Josephine Baker’ın yine sokakta sergilediği bir performans sırasında keşfedilmiş olması, aslında sokak performansçılığının sınırlarının olmadığına birer kanıt.

Trafik ışıklarını, bazı kafelerin önlerini, kimi otobüs duraklarını kendilerine sahne olarak belirleyen sokak müzisyenlerinin bir kısmı kabare usûlü danslı, eğlenceli performanslar, bir kısmı üzerine bolca düşünülmesi gereken mesajlar içeren özlü sözlerle donatılmış performanslar sergileyerek başka insanların hayatlarına, onlar hiç beklemeden dâhil olmaya çabaladılar. Ülkelere genel olarak hâkim olan kültürlerle birlikte yontulduğu aşikâr olan sokak müzisyenliği konusunda Hindistan, Almanya, Meksika, Amerika gibi ülkeler çok zengin. Öyle ki kimi ülkelerde sokak müzisyenliğiyle ilgili kurallar koymuş olması ilk duyduğunuzda “sokak müziğinin” ruhuna aykırı tınlasa da bu müzisyenlerin özgürlüklerini kısıtlamaktan ziyade onlara paylaşımları için daha steril bir ortam hazırlama derdiyle ortaya çıktığını söylemek mümkün. Sokak performansçılığının hakkında kurallar yazılacak kadar kabul görmüş ve benimsenmiş olması aslında üzerine düşünülmesi gereken farklardan biri belki de. Tabiî bir yandan işin içine yasa girdiğinde işin çirkin boyutlara geldiği Hindistan gibi örnekler de var. Hindistan’da 1970’li yıllarda, Berlin’de 1990’ların başlarında sokak müziği yapan insanlar tutuklanıyormuş. Amerika’daki bazı eyaletlerde de kadınların yanlarında bir erkek olmadan sokakta performans yapmasının yasaklandığı olmuş.

Janis Joplin’den Beck’e, Bob Dylan’dan Simon & Garfunkel’a kadar efsaneleşmiş onlarca müzisyen, yaptığı müziği paylaşmaya ilk olarak sokaklarda başladı. Bu paylaşımı bilinçli olarak sokaklara taşıyan bazı müzisyenlerin aslında birazdan göreceğimiz dışlanmış olarak tanımlananlarının aksine, bir şekilde piyasada da var olabilmek gibi bir dertlerinin de zamanla ortaya çıktığı görülebilir. Loreena McKennit gibi sokakta müzik yapmayı albüm çıkarmak için para kazanmak amacıyla müziğini sokağa taşıyan örnekler de var.

Fakat bazı sıradışı isimler, sokağı tüm unsurlarıyla benimseyerek sokak müzisyenliğini farklı boyutlara taşıdı, ki bunların başında da şüphesiz Moondog geliyor.

moongod

Moondog
The Viking of 6th Avenue lakabıyla da tanınan Moondog, 1916 doğumlu kör bir besteci/şair/müzisyen ve enstrüman mucidi. Genç yaşta New York’a taşındıktan sonra bir eve yerleşmekten ziyade sokakları evi hâline getirmeye karar veren Moondog, otuz yıldan fazla bir süre boyunca New York sokaklarında performans sergiledi. 53. Sokak ve 6. Cadde’nin birleştiği köşe hâlâ Moondog’la özdeşleşmiş durumda. Kafasına sıklıkla taktığı Viking şapkası sebebiyle söz konusu lakabı alan Moondog, ilk başlarda ritmik bir tribal müzik icra ediyormuş. Fakat sokakta geçirdiği zamanın ardından aslında etrafında duyduğu her sesin performansının bir parçası hâline gelebileceğini fark etmiş. Çocuk ağlamaları, arabalardan ya da yürüyen insanların ayaklarından çıkan sesler zamanla Moondog’un müziğinin önemli katmanları oluvermiş. Ooo-yat-su, Oo, Hüs ve Trimba, Moondog’un performanslarında kullanmak üzere kendi tasarladığı enstrümanlar. Moondog’a göre, bir yayla çalınan Hüs isimli enstrümanın çıkardığı ses bir tecavüze maruz kalan kadının çıkardığı sese benziyor.

1950’li yıllardan 1990’lara kadar on beşten fazla albüm yayınlayan Moondog, özellikle avangart müzikle uğraşanlar için uzun süredir büyük bir hazine. Animal Collective’den Steve Reich’a onlarca müzisyen ve grup, Moondog’u ilham kaynakları arasında gösteriyor.

Outsider
Kelime olarak dışlanmış, aykırı hattâ görgüsüz anlamları taşıyan “Outsider” müzik lûgatına doksanlı yıllarda girmiş olup 1960’lı yıllardan sonrası bir dönemi ifade etmektedir. Bu terim nereden geldiği belli olmayan, duygularını dışa vurmak amacıyla geleneksel müzik kanallarını tercih etmeyen, sokakta performans sergileyen ve pek çoğunun albüm yapmak ya da popüler olmak derdinde olmadığı kişiler için kullanılır. Aslında tam anlamıyla dışlanmış olmak müzikte klasik sistemin dışında kalmak ki bu dışında kalma ile kastımız bildiğimiz müzik yazımı ya da söz yazımı formlarını yok saymak ve ticarî müzik endüstrisi kurallarını iradeleriyle yıkabiliyor olmaktır. Outsider’ın müziğin bir akımı olarak tartışılmaya başlanması ise gazeteci, müzik tarihçisi aynı zamanda bağımsız form bir radyo istasyonu olan WFMU’da DJ’lik yapmış olan Irwin Chusid’in, 2000’de çıkardığı Songs in the Key of Z: The Curious Universe of Outsider Music kitabıyla olmuştur. Yaptığı radyo programları boyunca derinlemesine bir arşiv çalışması yapan ve otuz yıllık bir dönemin nabzını tutan, yer yer bu konuda makaleler yazan Chusid, araştırmalarını bu kitapta buluşturur. All Music Guide’da hâlâ şaşırtıcı, garip ve sınıflandırılamayan diye anlatılan bu müzik türüne icracıları üzerinden bakalım:

Tiny Tim
1960’ların sonuna doğru müziğin şablonlara uymak zorunda olmadığı ve sokak yani senin alanın, kendini özgürce ifade edebileceğin bir özgürlük platformu olması hayali vardır. İşte bu anlayışın temsilcilerinden olan Tiny Tim, Polonyalı ve Yahudi bir annenin, Lübnanlı Katolik bir babanın çocuğu olarak büyür. Ukulelesi ve kimilerine göre son derece şiddetli bir baş ağrısı yaratan falsettolarıyla ünlenen Tiny Tim bu garip, sınıflandıramayan janr içinde ün kazanmış biri. Uzun süre bunun bir yenilik hareketi olmadığının ve kendisinin içerideki bir dışarıdaki olduğunun altını çizmiş olsa da Outsider bir müzik ikonu hâline gelmiştir.

Bob Vido
Outsider müziğin yalnızca dışlanmış bir müziğin ifade biçimi olmadığının 70’li yıllardaki temsilcisi ise Bob Vido. Dışlanmışlığın ve aykırılığın uzaysal zaman boşluğuna düşen Vido, metaforik öğelerle beslediği müziğini matematiksel denklemlerle birleştirmekten de kaçınmaz. Davul, saksafon, klarnet, trompet gibi pek çok müzik âletini kullanan çok sesli bir insan olmasının yanı sıra yazdığı Rhizology adlı kitapla astrolojik referanslarıyla da belki de yer çekimini bile biraz azaltmış diyebiliriz. Vido’nun Outsider müzik dünyasını uzayın derin boşluklarıyla tanıştırması kuşkusuz bu müzik için mini-devrim niteliğindedir.

Yazının tamamını okumak için buraya tıklayabilirsiniz.

Yazı: Seçil Kalenderoğlu, Cem Kayıran // İllüstrasyon: Ada Tuncer