Bant Mag. No:32’den // Biz insanların son yüzbin senesi

Arkeoloji, “biz insanları” anlamak için kuşkusuz bir derya. Sanat tarihinden, mimarlığa, biyolojiden nörolojiye, genetikten etnolojiye, hattâ dendrokronolojiye uzanan onlarca bilim dalından beslenen bir umman. Ve kuşkusuz tarihimizde geri gittikçe eldeki verilerin azalmasıyla hiçbir zaman tam anlamıyla vâkıf olamayacağımız hikâyemizin en önemli büyüteci. Bant Mag.‘ın bu sayısında Türkçede çıkan üç kitabın izinden bizim hikâyemizi derledik.

Hazırlayan: Ulus Atayurt, İllüstrasyon: Sadi Güran

Bırakın insanlığın son 100 bin senesini anlatmak, üç kitabı birkaç sayfalık alıntılarla özetlemek elbette imkânsız. O yüzden kitapları okurken dikkatimizi celbeden yerleri ön plana çıkartmakla yetindik. Mesela avcı-toplayıcıların şaman-ressamını dikkatlerinize sunarken, Sümer ziguratlarının zanaatkârlarını es geçtik. Ancak bir kronoloji takip etmeye de çalıştık: küçük klanlar hâlinde yaşayan avcı-toplayıcı toplumlardan mülkiyetin ortaya çıktığı ilk tarım toplumlarına, oradan da devletin, örgütlü şiddetin ve “uygarlığın” zuhur ettiği döneme uzandık. Alıntıları kolay ifade etmek için üç kitabı birer harfle imledik. Üç bilim insanıyla röportajlardan oluşan  İnsanlığın En Güzel Tarihi (Türkiye İş Bankası Yayınları, 2012) A oldu. Clive Pointing’in Dünyanın Yeşil Tarihi’nden (Sabancı Üniversitesi Yayınları, 2008) alıntıları B ile. Ronald Wright’ın İlerlemenin Kısa Tarihi’nden (Aylak Kitap, 2012) paragrafları da C ile ifade ettik. Dosyanın kitapları okuma hevesi yaratması dileğiyle…

Avcı-toplayıcı, mülkiyetsiz topluluklar

Eski Taş Çağı aşağı yukarı 3 milyon yıl önce, insanlığa doğru kamburlarını çıkarmış vaziyette ilerleyen ilk kaba hayvanların yaptığı ilk kaba âletlerle başlamış, yalnızca 12 bin yıl önce, büyük buz kitlelerinin kutuplara ve bir sonraki iklim değişikliğini bekledikleri yerlere son kez çekilmeleriyle birlikte son bulmuştu… 3 milyon yıl dünya gününün bir dakikasıdır. Ama insanlar açısından Eski Taş Çağı, zamanda derin bir uçurumdur, varoluşumuzun yüzde 99,5’ini kapsar… (C, s.36)

İnsanlar -1,5 milyon yıllarından itibaren ve -500 bin yılına kadar –o zaman bunlar Homo erectus‘tular– ilk bulundukları yeri terk edecekler ve seyahat etmeye başlayacaklardı… (A, s.23)

Avcı-toplayıcılar bir günde 50 kilometre yol almaktan çekinmezler. Ve hattâ daha fazlasını bile yapabiliriler eğer arzu ederlerse… Atalarımız çoğu kez coğrafî engellerle karşılaştılar: Çöller ya da derin ve geniş suyolları. Ama bazı dönemlerde tam tersine jeoloji onlara kolaylık sağladı. Buzullaşma döneminde Endonezya’nın Asya kıtasına bağlı olması nedeniyle, ilk Homo erectus‘lar Güney Asya’dan geçerek Cava’ya yaya gittiler-500 bine doğru Afrika’da, Çin’de, Endonezya’ya da Avrupa’da erectus‘lar vardı. Eski dünya fethedilmişti… (A. s.24)

Modern insanların yani Homo sapiens‘lerin, yani bizzat bizlerin ortaya çıkışını, Afrika’nın kuzey doğusunda ya da Yakındoğu’da bir bölgede, -150 bin ile -100 bin arasındaki bir tarihe kadar götürmek mümkün… (A, s.24)

…Küçük bir topluluk, farklı bir çevrede yalıtılmış durumda kalır, ayrılmış olduğu toplulukla üremesini engelleyecek bir miktar değişime uğrar. Eğer yeni çevrede yaşamını sürdürebilirse yeni bir tür olur. (A, s.26)

Dünyanın farklı bölgelerinde günümüz insanlarının genleri kıyaslanarak bunların çok homojen olduğu keşfedildi… Genetik homojenliğe erişmek için tek çözüm tarihöncesindeki atalarımızın, çok da uzak olmayan bir dönemde, çok az sayıda, âdeta yok olup gitmenin eşiğinde olmalarını gerektiriyor… Tüm tür için 5 ila 10 bin doğurgan, bu demektir ki çocuklar ve ebeveynler dâhil 30 bin kişi kadar… Modern insanlar (homo sapiens) başlangıçta o kadar az idiler ki, uzunca bir süre, yok olup gitmenin kıyısında kaldılar. (A, s.29)

İkinci yolculuk, -100 bin yılını izleyen birkaç on bin yıl içinde gerçekleşmiş, insanların ikinci büyük istila hareketiydi… Bunlar (homo sapiens) daha henüz Yontma Taş Devri‘nin insanları, avcı-toplayıcılar. Asya, Çin-67 bin yılında; Yeni Gine ve Avustralya -50 bin yılında; “Cro-Magnon” ismi verilenlerin iskeletlerinden anlaşılacağı gibi, Batı Avrupa -40 bin yılına doğru işgal ediliyor; Amerika’yı ilk defa -45 bin yılında –büyük olasılıkla başarısızlıkla– ve bir ikinci defa -18 bin yılına doğru işgal ediyorlar. (A, s.31)

Amerikalı Noam Chomsky’nin izinde, dilbilimciler tüm dillerde ortak dilbilgisi yapılanmaları olduğunu keşfettiler… Merrit Ruhlen adında Amerikalı bir dilbilimci dünyanın büyük dil ailelerinin tümü tarafından paylaşılan kökleri keşfetti. Bunlar fosil genler ya da fosil kemikler gibi “fosil sözcük”lerdir. Tüm bunlar eskiden, -50 bin ile -20 binyılları arasında, bugün 12 ailede toplanan 5 bin dilin yerine atalarımızın tek bir anadili olduğu yönünde birleşiyor. (A, s.41)

(Dünyaya yayılan insanlar) avcı-toplayıcıydı. Nehirlerde, somon balığı ve alabalık yakalamakta ve özellikle de büyük av hayvanlarını –atlar, bizonlar, ren geyikleri– ama aynı zamanda dağ keçisi ve bazen de yaban öküzü avlıyorlardı. Kadınlar ise, gıdaların esasını oluşturan yabanî yemişler, kökler ve mantarlar topluyordu… Yarı göçebe gibi yaşıyor, bir yerleşim yerinden birkaç ay yararlanıp, sonra başka bir yere, örneğin ren sürülerinin göçerken geçtikleri bir yere yerleşmek için hareket ediyorlardı. O zamanda havanın hâlâ çok soğuk olduğunu unutmayalım…

Muhtemelen aşağı yukarı 20 kişilik gruplar hâlinde yaşıyorlardı. Ebeveyn ve çok sayıda çocuktan oluşan bir aile, yetişkinler bir kazaya uğradığında varlığını devam ettiremez; bunun tersine mensubu 100 kişi civarında olan bir insan topluluğunun her gün beslenebilmesi kısa sürede olanaksız hâle gelebilir. Küçük gruplar hâlinde olurlarsa aralarında işleri bölüşebilirler: Toplamak, avlanmak, hayvanların derisini yüzmek, besin maddelerini hazırlamak, elbiseler ve âletler imal etmek. Toplumları oldukça eşitlikçidir onların…

Birbirinden yirmi-otuz kilometre uzaklıkta yaşayan insan toplulukları mevsimlik toplantılar düzenlerler. Bu toplantılar münasebetiyle ilişkiler kurulur, erkeklerle kadınlar arasında birleşmeler oluşur, yiyecek maddeleri, eşya değişimi olur… Mas d’Azil yerleşme yerinde, oradan 300 kilometre uzaklıktan, Atlantik’ten gelen deniz hayvanı kabukları bulduk. Demek ki atalarımız yolculuk yapıyor, birbirlerine rastlıyor ve teknik bilgilerini, fikirlerini, mitlerini ve sanatlarını karşılaştırıyorlar. (A, s.62-64)

En büyük ile en küçük arasında zenginlik ve güç bakımından çok küçük farklılıklar söz konusuydu. Liderlik ya yayılmıştı, bir fikir birliği meselesiydi ya da erdemlerle, başkalarına örnek olarak kazanılan bir şeydi.Başarılı bir avcı avının başında oturup oracıkta karnını doyurmuyordu, eti paylaşıyor, böylece saygınlık kazanıyordu. (C, s.52)

Savaş bugün anladığımız anlamda mevcut değildi. Tarih öncesi dünyasının hemen hemen boş olduğunu unutmayalım. İnsan grupları farklı ekosistemler içinde yalıtılmış olarak yaşıyorlar, toprak mülkiyeti nedir bilmiyorlar. (A, s.68)

Her yerde! Afrika’da 27 bin yıllık boyanmış küçük levhalar bulundu; Avustralya’da bulunan bazı kazıma resimlerin 40 bin yıllık oldukları düşünülüyor… Hiç şüphe yok ki, sanat eseri yapmanın başlangıcı bir kültürün ya da belirli bir kavmin işi olmayıp, tüm Homo sapiens‘lerin bizatihi mizaçlarında kök saldı. (A, s.54)

Kazıma resmin en yaygın tarz olması belki de sadece onun diğerlerinden daha dayanıklı olmasındandır. İnsanlar kayaların muhtelif niteliklerinden sonsuz bir yapıtlar yelpazesi elde ediyorlardı: İnce kazıma resimler, kazıkla çalışma, daha derin kazıma resimler ve hattâ otomobillerin kirli camlarına resim yapan çocuklar gibi, yumuşak bir maddeyle kaplı yüzeyler üzerinde parmakla yapılan resimler… Bunlar hayret verici bir sanatsal olgunluğu ifade ediyor. Bundan 30 ya da 35 bin yıl önce, atalarımız hemen bütün tekniklere vakıftı… Perspektifi tam anlamıyla icat etmişlerdi. (A, s.58-59)

Sanatçılar hiçbir zaman güneşi, ayı bulutları, yıldızları betimlemediler. Bitki dünyası da görmezlikten gelindi… (Yaşadıkları) kulübe ve evler de görünmez asla. Aynı zamanda dans eden, şarkı söyleyen, yemek pişiren insan gruplarına da rastlanmaz… Açıkça görülüyor ki atalarımız sanat yapmak için mağaranın karanlıklarına gömülürken alışageldikleri çevrelerini betimleme niyetinde değildiler… (A, s.65)

Sanatçılar tanınabilecek insanlar resmetmek istemediler. Hayvanları resmetmesini çok iyi bildiklerine göre ancak bile bile yapılmış olabilir bu… (A, s.67)

Bu resimler tartışmasız olarak sembolizm, inanç, kutsallık alanına girer… İnsanlar karanlık, girilmesi zor mağaralara (resim yapmak için) zorunlu nedenler olmadan girmiyorlardı herhâlde. Eğer bu alışkanlık böylece binlerce yıl sürmüşse, bilgilerin “ritlerle” [çeşitli sosyolojik nedenlerle toplulukça uygulanan ritüellerin tümü], mitlerle, dünya görüşleri aracılığıyla biçimlenmiş ve oldukça katı bir sistem sayesinde aktarılmasıyla gerçekleşti. (A, s.74)

Atalarımızın resimlerdeki her bir hayvana atfettikleri sembolizim evrilmiş ve çok farklı roller oynamışsa:Kabilenin geri kalanına mitleri aktarmak, doğum, evlilik, cenaze merasimi, hastalık iyileştirme “ritleri”; diğer gruplarla ya da bizzat tanrılarla iletişim kurmak. Ama kuşku yok ki (bu nöropsikolojinin bize öğrettiklerinin en temel öğelerindendir) mağaralar sanatı kısmen şamanların gördükleri sanrıların betimlemesidir… Çünkü betimlenen olgular evrenseldir; bunlar, her çağda, aynı sinir sistemiyle donatılmış olan insanlarla ilgilidir. Bugün pek çok incelemeye konu olan “ölüme” yakın tecrübeler tamamen şamanların vizyonlarına tekabül ediyor. (A, s.83)

Avcılar toplumunda, insan diğer yırtıcı hayvanlar arasında bir yırtıcıdır. Bu durumda vahşi at ya da mağara aslanı güçlü ruhlar olarak görülebiliriler. Ama -10 bin yıllarına doğru insanlık macerasının en büyük değişimi sahne alacak: Hayvan yetiştirmenin eşlik ettiği Cilalı Taş Devri. Koyun ve öküz evcilleşecek. İneği ve domuz ağılda tanrılaştırmak zorlaşacak. Tarihöncesinin avcısı artık çoban olacak. Onun hayatı değişecek. Hayal âlemi de. (A, s.91)

Yazının devamını okumak için buraya tıklamanız yeterli