Yüzleşmeyi bekleyenler: Baran Güzel ile Korkudan da Büyük Bir Şey üzerine

Röportaj: Esin Çalışkan

Baran Güzel, ilk öykü kitabı Her Kötü Geceden Sonra’yı yayımladığında yıl 2020’di. Muhtemelen etrafım bugünü aratmayan güçlükte birçok dertle sarılı olsa da içimi kaplayan garip bir heyecan ve umut duygusu taşıdığım, bunu da artık bir şeyler yazma cesareti göstermeme borçlu saydığım bir dönemde tanıştım Güzel’le. Yani en azından kelimeleriyle. Yazar, Everest’ten çıkan bu adıyla müsemma kitabın içine yeryüzünün tüm pisliğini akıtırken, iflah olmaz bir hayalperest gibi başka bir yerde tohuma kaçtı ve Holden, okurlarını nefis kitaplarla buluşturan taze bir yayınevi olarak hayat buldu. Güzel, şimdilerde başka bir heyecan, kendi sözleriyle bu kez “saf bir gerginlik” yaşıyor. 

Sadece kadınları etkileyen bir intihar salgının gölgesinde geçen yeni romanı Korkudan da Büyük Bir Şey, yine Everest etiketiyle şubat ayında çıktı. Yazarla öykü-roman fikirleri arasında geçirdiği uykusuz geceleri, yeni kitabının yazım sürecini, korkuyla baş etmenin formüllerini ve okurunu en son, talihin küçük bir oyunuyla ilk kitap heyecanına yakından şahit olduğum Melikşah Altuntaş’ın öykü kitabıyla buluşturan Holden’in gelecek planlarını konuştuk.


“Bizden nefret ediyorum. Kibrimizden, yağmacılığımızdan, şiddetimizden. Nefretimizden nefret ediyorum. Kendime bakışım ve aldığım konum değişmedi; aksine pekişti bu romanla.”

İlk öykü kitabının üzerinden 4 koca yıl geçmiş. Bu süreci Holden’i kurman ve yeni romanın Korkudan da Büyük Bir Şey takip ediyor. Öncelikle kenarda, usul usul hâlâ öykü yazmaya devam ediyor musun? Yoksa bir roman başladığında gerisi rafa mı kalkıyor?

Her Kötü Geceden Sonra yayımlandığından beri sadece bir öykü tamamlayabildim, onu da hiçbir yere göndermedim. Dört yıl boyunca ara ara öykü yazmayı denedim, birçok metnim yarım kaldı. Ya fikri beğenmedim bir süre sonra ya da anlatım tekniğini. Bir yandan yayınevini çekip çevirdim, bir yandan Korkudan da Büyük Bir Şey’i bitirmeye çalıştım, bir yandan da başka başka romanlara başladım. Bulabildiğim tüm boşluklara fikir tohumları serpiştiriyorum, işlerim hafiflediğinde, borçlarımı falan ödediğimde o fikirleri geliştirmeye çalışıyorum. Belli bir düzenim, planım olmadan ilerliyorum.

Öykülerle romanlar arasındaki duygu yükü, karakter yaratımı ve kurgu gibi farkların çoğu yazar tarafından kabul edilip, aleladeleşmesi bir tarafa ikisinin de ayrı zorlukları var gibi. Sen bu kulvar farkına dair ne düşünüyorsun? İlk romanının yaratım sürecini nasıl geçirdin?

Belki biraz basite indirgemiş olacağım ama bence öykü ile roman arasındaki temel fark kelime sayısı ve harcanan zaman. Aklıma yazmak için iyi bir fikir geldiğinde en zorlandığım şey, o fikri hangi teknikle, hangi biçimle anlatacağım oluyor. Birinci tekil şahısla mı, üçüncü tekil şahısla mı? İçten, samimi bir dille mi yoksa snop bir bakışla mı? Şakalı mı ciddi mi? Karaktere kendimden bir şeyler katacak mıyım yoksa benimle alakası olmayan birine mi dönüştüreceğim onu. Bunun gibi onlarca soruyla meşgul oluyorum. Ve sadece doğru yöntemi bulmam haftalarımı alıyor. Doğru yöntemi bulduktan sonra fikri hikâyeye dönüştürmek, karakteri ve mekânı yaratmak kalıyor geriye. Beni tatmin edecek duyguyu, finali az sözcük kullanarak anlatabileceğime ikna olduysam yazdığım metin bir öykü oluyor. Daha büyük duyguların, daha büyük bir finalin peşindeysem de Korkudan da Büyük Bir Şey gibi bir roman çıkıyor ortaya. 

Ben kolay yazabilen biri değilim öncelikle. İyi günümde, bir oturuşta 200-300 kelime ancak yazabiliyorum. Metnin başına, düzenli olarak her gün oturamam. Canımın çekmesi lazım. Karnımın tok, sigara paketimin dolu olması lazım. Yazmamak için bir sürü bahanem var, tüm bahanelerimden kurtulmam lazım. Öykü yazarken de böyleydi roman yazarken de böyle. Bu sebeple iki aydan kısa sürede yazdığım öykü yoktur mesela. Bu yüzden 200 sayfalık romanı tamamlamam dört-beş yılımı aldı ve iki-üç kere baştan sona yeniden yazmam gerekti. 200 sayfa yazdım ama bir 200 sayfayı da silmişimdir bu süreçte. Sağalt sağalt sağalt. Paramparça bir zihinle, uykusuz gecelerle, umutsuzluğa kapıldığım, romanı asla bitiremeyeceğimi düşündüğüm, bitirsem bile düzgün bir şey çıkmayacağına inandığım bir özgüvensizlikle geçen dört-beş yıl. Böyle geçti yaratım süreci.

Kitaba da ismini veren korkunun hâkimiyet kurduğu bir hikâyeyi takip ediyoruz; dünyayı saran felaketler, intiharlar ve erkek egemen toplumun dayatmaları üzerine alegorisi bol, yıkım gücü yüksek. Korkuya ve etrafındaki duygulara acımadan dokunman bana onu saklamanın insanı nasıl daha görünmez ve topluma bağımlı kıldığını hatırlattı. Sence korkunun bir panzehiri var mı, ona ne derece mahkûmuz? 

Korkuyu yenmenin yolu biraz terapi görmüş herkesin bildiği gibi, onunla yüzleşmekten geçiyor. Yüzleşmediğimiz her sorun kartopu gibi büyüyor ve yenmesi daha da güçleşiyor. Yüzleşemediğimiz her sorun felaket doğuruyor. Minör bir yerden örnek vermek gerekirse, bastırılmış duygular beraberinde depresyonu getiriyor. Majör örnekleri ise çok daha belirgin. Kölelikle geç yüzleşen Amerika’da çıkan iç savaş, Kürt sorunuyla yüzleşmeyen Türkiye’de PKK’nin doğuşu. İnsan beyni sorunları hasır altı etmeye, ertelemeye yatkın sanırım. İş işten geçmeden, yumurta göte dayanmadan çözüm üretmeyi pek beceremiyoruz. İlla binlerce insanın öldüğü ayaklanmalar, devrimler gerekli.

Kimi yerlerde yazar kimliğin içinde senin dilini deşifre edebildiğimi ve dünyaya dair iç sıkıntını anladığımı hissettim. Öykülerine referans veren bazı ayrıntılar da bunda etkili bence. Distopik bir roman yazarken kendine bakışın, aldığın konum değişti mi?

Birçok kişi gibi, insanlar için dünyanın iyi bir yere gitmediği düşünenlerdenim. İnsanlar için diyorum, çünkü her şeyin bizim için yaratıldığına inanmıyorum. Dünyaya hiçbir şey olmayacak, küresel ısınma, buzulların erimesi, su seviyesinin her geçen gün yükselmesi, nüfus artışı, içilebilir suyun azalması, kıtlık mıtlık… Dünyanın bir dengesi var. Bir meteor çarpıp yok etmediği sürece gezegende yaşam devam edecek. Bazı türler yok olacak, bazı türler ortaya çıkacak. Bu bakış, bu düşünce en önemli referansım. Bizden nefret ediyorum. Kibrimizden, yağmacılığımızdan, şiddetimizden. Nefretimizden nefret ediyorum. Kendime bakışım ve aldığım konum değişmedi; aksine pekişti bu romanla.

Karakterin gezdiği sokakların tanıdıklığı ve mekân tasvirlerin, sanki okuyucunun kendi zihninde kurduğu görsel dünyayı manipüle ediyor, çünkü bir gerçekliği var. Bir yandan da kitapla ilişki kurmayı kolaylaştırıyor. Bu tercihin arkasında romanını daha yerel kılmak mı var? Yoksa senin için evrensel dertlere dokunmanın yolu bu mu?

Öncelikle ben, günümüzde geçen bir Türkiye romanı yazmayı çalıştım. Yıldız Tilbe ile İbrahim Tatlıses kavgası, Gezi Direnişi, AKP iktidarı, cemaatler, İstanbul’da ev sahibi olmanın zorluğu. Arka plandaki “fantastik” fikri ise hikâyeyi gerçeğin yavanlığından kurtarması için icat ettim. Benim sevdiğim bütün iyi romanlarda ayrıntılar yerel, hikâyeler ise evrenseldir. Ben de bunu amaçladım, yerel ayrıntılarla bezeli evrensel bir hikâye olması için uğraştım.

Ayrıca yayıncı olarak çalışıyorsun. Holden’in keşfedilmeyi bekleyen eserlere kucak açtığı Kuytu serisi, 3. kitabı Aşçıyla devam ederken, Melikşah’ın (Altuntaş) peşine yeni öykü kitabı Arkada Yaylılar Çalıyor için de sen düşmüşsün. Yerli kitaplar serisinin adı Bu Ülke olarak güncellendi galiba? Gelecek için nasıl bir planlama var o tarafta?

Yayıncılığın da okurluğun da en güzel yanı sürekli keşif hâlinde olmak bana göre. Melikşah bu keşiflerden biri, Kuytu serisindeki kitaplar da öyle. İyi bir kitabı gizlendiği yerden çıkarmak, heyecanıma binlerce okuru ortak etmek harika bir şey. Holden’de son iki yıldır ağırlıklı olarak çeviri edebiyat yayımlıyoruz ama beni asıl heyecanlandıran, gerçekten yayıncılık yaptığımı hissettiren şey bu ülkenin yazarlarını bulup ortaya çıkarmak. “Bu Ülke” serisinde her yıl iki ya da üç kitap yayımlamak istiyorum. Amacım, Türkiye’nin en iyi yazarlarını bir araya getirmek, böylece okurun işini kolaylaştırabilmek. Yerli edebiyat okumak isteyen herkes ilk bu seriye göz atsın. Son yıllarda okur giderek yerli edebiyattan uzaklaşıyor. Bunun sebebi büyük yayınevlerinin belli sayıda kitap basma zorunluluğuyla vasatı yaygınlaştırması bana göre. Bir editör her ay üç dört yazarla çalışmak zorunda kalıyor, bu da iyi kitapların ortaya çıkmasını imkânsız hâle getiriyor. Holden’in avantajı, öncelikle bir patron baskısının olmaması. İyi edisyon için bolca zamanım var. Az sayıda kitap yayımlıyor olmamız da okura nefes alma imkânı tanıyor. Bizden her ay bir kitap okuyabilsinler ve zamanlarını boşa harcamış hissetmesinler istiyorum.

Yakında kavuşacağımız sürprizler neler, yazar ve yayıncı masanda neler bekliyor?

Listemizde epey kitap var. Holden#Kuytu’ya John Wain’in The Smaller Sky’ı ve ismini şimdiden söylemek istemediğim başka pek çok kitap gelecek. Holden#Modern’de William Faulkner’ın ilk romanı Soldiers’ Pay’i, Daniel Masonın Noort Woods’u, Tim Winton’ın Breath’i, Hervé Guibert’in À l’ami qui ne m’a pas sauvé la vie’yi peş peşe yayımlayacağımız romanlar. Holden#BuÜlke’de Cem Tunçer ve Mustafa Çevikdoğan’ın yeni kitaplarını yayımlayacağız.