Bienal röportajları: Elmas Deniz

Ekonomi ile doğa arasındaki kesişim alanlarını ve bağlantı noktalarını inceleyen Elmas Deniz, konseptler üzerine inşa ettiği işler üretiyor. Kapitalist sistemin ve tüketim kültürünün yol açtığı ekolojik çöküntü ve bu çürümeye yönelik algımızı odağına alan Deniz, yerleştirmeden heykele, çizimden yazıya geniş bir yelpazeye yayılan üretim pratiklerine sahip.


Elmas Deniz’in 16. İstanbul Bienali’nde sergilenen iki işi ortadan kaybolmuş akarsularla ilgileniyor. İlk yapıt, İstanbul’u topolojik ve coğrafi tarihî bir alan olarak ele alıyor. İstanbul’un Şişli Bomonti’den Taksim Meydanı’na kadar olan bölgesini kapsayan üç boyutlu topografik rölyefte, günümüzde üzerinden yolların geçtiği nehir ve dere yatakları işaretleniyor. Deniz bu yapıtında da İstanbul’un eski akarsu kollarının, akış, geçim ve hareket rotalarının bir psikocoğrafyasını çıkartıyor ve doğanın belirsiz geleceğine dikkat çekiyor. Elmas Deniz’in diğer çalışması ise büyüdüğü Bergama yakınlarında, Gryneion adında bir antik kentte bulunan bir dereye odaklanıyor. Bu çalışma, Pinna Nobilis kabukları ve incilerinden, hayvan portrelerinden, dere civarından çıkan sikkeler gibi arkeolojik buluntuların çizimlerinden ve bu sit alanıyla ilgili botanik desenlerinden oluşan çok parçalı bir duvar yerleştirmesinden oluşuyor. 16. İstanbul Bienali röportajlarımıza Elmas Deniz ile devam ediyoruz.

Kendini üç kelimede tarif etmeni istesek?
Sanatçı, okur, x.

Senin için mükemmel bir gün?
Uzatılmış bir pikniğe, bir geziye benzeyen, olağanın dışında bir şeyler gördüğüm yaşadığım günler, çözüm bulduğum günler, bunlar mükemmel günlerdir. 

İdollerin kimler?
İdolüm hiç olmadı.

Favori materyalin nedir ve onunla çalışmaya nasıl karar verdin?
Video yapmayı seviyorum, resim eğitimi aldığım için sanırım 2008’de ilk kez kullandım. Ama materyal benim için hep düşüncenin biçim almasına yardım eden bir şey gibi, zaten ayırt etmeden her şeyi kullanırım, bir televizyon programını materyal yapabildiğim gibi, bir duvar resmi, kurşun kalem çizim, hazır nesneler, yani her şey olanaklı. Ben bireysel bir üslup peşinde değilim biçim açısından.

Yaratıcı enerjinin ne zaman farkına vardın?
Daha fark edemedim, bazen üretince kendime aferin diyorum ama hiç yaratıcı biri gibi düşünmedim kendimi. Herkes yaratıcıdır ki, başka şeyler daha önemli. 

Şu anda ne yapıyorsun? Bize bienal projenden bahseder misin?
Şu an yok olduğunu bilemediğimiz türlerin, bilinmeyen yok oluşlarıyla ilgileniyorum. Aralık ayında bir solo sergim olacak Zilberman Galeri’de yeni işler üretmeye koyuldum. 

Bu bienal için yeraltına alınmış ve kaybolmuş akarsuları işaretlediğim ve “Kayıp Sular” adını verdiğim bir rölyef ürettim. Çocukluğumun geçtiği yerde bulunan, şimdi yok olmuş bir dere etrafındakileri konu alan “İsimsiz Bir Derenin Tarihi” başlığı altında birleşen, çok çeşitli medyumlar kullanarak ürettiğim bir iş daha yer alıyor. Şu an küresel ısınmadan dolayı bir parazitin toplu halde öldürmekte olduğu Pina kabukları ve onların içinden çıkan benim 12-13 yaşlarında biriktirdiğim inciler, antik kent Gryneion’un paraları ve oradaki arkeolojik kazıda çıkarılan heykellerin çizimi, “önemsizler” dediğim, dikkat bile çekmeyecek küçük tohum, minicik böcek kabukları, dereden bir taşın bulunduğu bir yerleştirme, suluboya botanik çizimleri ve hayvan portrelerini içeren; yaklaşık bir yıla yakın sürede, grup grup ürettiğim bir iş bu. 

Eğer bir sanatçı olmasaydın, ne olurdun?
Çocukken bilim insanı ve balerin olmak istiyordum. İkisini aynı anda.  

İstanbul’un en sevdiğin tarafı nedir?
Kaos, deniz, iki kıtada olma fikrini de severim.

Yedinci Kıta deyince aklına gelen ilk şeyi çizer misin? 


Fotoğraf: Sahir Uğur Eren