Çağdaş sanat alışkanlıklarına eğlenceli bir eleştiri: “Merkür”

Melis Balcı ve Ege Okal ikilisinin birlikte hazırladığı ilk kısa film olan Merkür, çağdaş sanat sahnesini kendine has nüanslarla eleştiren eğlenceli ve aynı zamanda gergin bir çalışma. Bugün saat 16:00’da İtalyan Kültür Merkezi’nde 35. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma Seçkisi kapsamında gösterilecek kısa animasyonun yaratıcıları Melis Balcı ve Ege Okal’a filmle ilgili merak ettiklerimiz sorduk.

Röp: Cem Kayıran

Bildiğim kadarıyla bu birlikte hazırladığınız ilk kısa film. Bize biraz nasıl bir araya geldiğinizden bahsedebilir misiniz? Nasıl bir görev dağılımıyla ve nasıl bir motivasyonla çalışıyorsunuz?

Melis Balcı: Evet ilk bağımsız filmimiz. Üniversite yıllarından tanışıyoruz. Daha sonra bir konuşma esnasında bu filmin fikri ortaya çıktı, benzer şeylere heyecanlanıp film için çalışmaya başladık. Zamanla ciddiyetimiz ve birbirimize karşı sorumluluğumuzla film de büyüyüp işimiz haline geldi.

Ege Okal: Birlikte yazıp, çizip, yönetip, yapımcılığı üstleniyoruz.

Merkür‘de ustaca altından kalkılmış karakter tasarımları ve diyaloglar görüyoruz. Çağdaş sanat sektörünü güzel nüanslarla eleştiren bir film yapma fikri nasıl ortaya çıktı? 

M.B.: Aslında Ege daha önce galeri asistanı olarak çalışıyordu. O dönemde yaptığımız bir konuşmada Ege bana başına gelen bu yemek masası deneyimini anlattı. Anlattığı akşamda hoşuma giden, kendimi yerine koyduğum genç sanatçının yaşadığı hüsran ve ait olmadığı ortamda hissettiği çaresizlikti. Bu hissin peşinden gidip filmini yapmaya karar verdik. Ama “Çağdaş Sanat kötüdür, anlaşılmazdır” gibi basit bir önermeden kaçındık, eleştirdiğimiz başka bir şey var. Bu kişisel motivasyonun dışında daha evrensel bir şeyi de söylemek istedik. Protagonistimiz olan galeri asistanı, filmde hiyerarşi piramidinin altlarında yer alan koleksiyoner karakteriyle iletişim kurmaya çalışıyor ama onun tarafından da reddediliyor. Koleksiyoner kendisinden güçsüz olduğunu bildiği insanla empati kurmaktansa, üstünlük taslamayı seçiyor.

E.O.: Çağdaş sanat ortamındaki dil bizi etkileyen ilk şeydi. Basın bültenlerinde özellikle tercih edilen anlaşılmazlık bir ulaşılamaz sınıfı temsil ediyor. Bu dili edinen ve konuşabilen insanlar bu hiyerarşi içinde işlev kazanıyor, ya da bizim filmimizde olduğu gibi kazanamıyor da. Sergilerin basın bültenleri ve gittiğimiz sanatçı ve küratör konuşmalarındaki uluslararası kötü gramerli İngilizce bizim için ilham kaynağı oldu. Onun dışında filme adını veren Merkür retrosu da her sergi açılışının olmazsa olmaz konuşma konusu… Ana karakterimiz sırf sanat dili yüzünden değil burçlar dilinde de masaya dahil olamadığı için trajikomik bir şekilde gitgide küçülüyor.

Asistan olarak çalışan ana karakterimiz diyaloglara dahil olmakta, kendini ifade etmekte hatta tabağındaki ıstakozu yemekte sıkıntılar yaşıyor. Hem içinde bulunduğu durumun gerginliğini yansıtıyor hem de filme bir anlamda bir komedi unsuru katıyor. Söz konusu karakteri Ege’nin seslendirdiğini göz önünde bulundurunca akla şu soru geliyor: Bu karakterin ortaya çıkmasında şahsi deneyimlerinizin rolü var mı?

E.O.: Evet, Melis’in de dile getirdiği gibi var. İkimizin de “asistan” pozisyonunda bulunduğumuz oldu. Ben sanat sektöründe çalışırken benzer şeyler Melis’in de reklam sektöründe başına geliyordu. Filmde anlattığımız hiyerarşi ve hayal kırıklığı aslında her sektör için geçerli belki de. Birçok insan aslında değersiz dedikodusal konuşmaların ve yalakalığın, düzgün içerikten daha çok kapı açtığı iş ortamlarında ya da neden orada olduğu belli olmayan bir patron altında çalışmışlığı ve hayata karşı sinirlenmişliği vardır.

M.B.: Ege’nin seslendirmesinin nedeni kadife sesinin dışında bütçesizliktir 🙂

E.O.: Teşekkürler Melis.

Merkür‘de gördüğümüz çizimler bana David Shrigley, “Paranoid Android” klibini yapan İsveçli animasyon sanatçısı Magnus Carlsson ve Oscar ödüllü animasyoncu Torill Kove gibi isimlerin çalışmalarını hatırlattı. Çalışmanızdaki estetik anlayışının çıkış noktası nedir? 

M.B.: Gururumuz okşandı. Çizim araçlarımızı bütçesizlik ve kısıtlamalar belirledi. Işıklı masamızı marangozda yaptırdık, animasyon kağıdı Türkiye’de bulunmadığı için baskı kağıtları kullanmak zorundaydık. Bu da renklendirme konusunda sorunlar yarattı, kağıt kırıştı, gölgeler oluştu. Bu yüzden Copic’le başlayıp birçok araç aradık. Dijital araçlar da denedik ama geleneksel animasyonun derinliği ve dilini istediğimiz için vazgeçtik. Her kareyi elle çizdiğimiz için zaman da kısıtlayıcı bir etkendi. Bu da renklendirme biçimini belirledi. Film biçimi olarak da ritim üzerine kafa yorup uğraştık. Birçok bağımsız animasyoncunun geleneksel animasyonlarından, Joanna Quinn, Mark Baker, Jonathan Hodgson’dan etkilendik. Bunun dışında senaryoyu yazarken Bunuel’in Discreet Charm of the Bourgeoisie filminden bolca ilham aldık. Hatta filmden adapte edilmiş bir cümle de var; kaos sahnemizde arka plandan gelen “For a dry martini the classic cone-shaped glass is best” (Dry Martini için klasik koni biçimli bardak en iyisidir) cümlesi.

E.O.: Aynı zamanda Woody Allen’ın Manhattan filmindeki MoMA’da geçen ünlü sahneyi hatırlarsınız. Woody Allen beğendiği işleri “superb” (süper) ya da “great” (harika) gibi tanımlarken Diane Keaton “derivative” (müştak) gibi terimler kullanarak üstünlüğünü sağlıyor. Bu tarz filmler bizim için hep ilham kaynağı oldu. Çizgimizi ve karakter tasarımlarımızı belirlerken ikimizin çizim dilinin de ortada buluşmasını istedik. Bu filmi kamerayla çekmek zaten dramatik olan karakterleri daha da karikatürize ve bayağı hale getirecekti. Animasyon bu tarz karakterleri kaldırabilen bir janr.

M.B.: Miyazaki de en başta gelen ilham kaynağımızdır.

Gelecek gösterimleri merkuranimation.tumblr.com adresinden takip edebilirsiniz. Merkür, 35. İstanbul Film Festivali kapsamında 13 Nisan günü 16.00 İtalyan Kültür Merkezi’nde gösterilecek.