Cannes Ana Yarışma’dan iki başyapıt adayı

78. Cannes Film Festivali’nden uzun yıllar hakkında konuşmamız muhtemel iki film: Sirât ve The Secret Agent.


SIRÂT

Bu yılki Cannes Film Festivali’nin erken sürprizlerinden biri, nevi şahsına münhasır sinemacı Oliver Laxe’dan geldi. Kızını arayan bir baba, onun sıcakkanlı oğlu ve sevimli köpeğinin, çölün ortasındaki bir rave partisinde başlayan macerası, şok edici gelişmelerle ilerledikçe seyirci için gittikçe içinden çıkılmaz bir duygu yolculuğa dönüşüyor. Öyle ki Sirât’tan neredeyse sırtımızda bir yük, derimizde bir gerginlik ve üzerimizde bir yükle çıkıyor, az önce şahit olduklarımız hiç yaşanmamış gibi hayata kaldığımız yerden devam etmek zorunda bırakılıyoruz. 

Laxe’ın ses tasarımı konusunda benzersiz bir çalışma ortaya koyan filmi henüz ilk saniyelerinde Mad Max’vari bir atmosferle seyircisine yarı-tanıdık bir ortama davet ediyor. Bir süre sonra ana karakterlerimizin kayıp arama macerasının, kendinden farklı olana duyulan önyargıların kırılımıyla yön değiştirmesi, filmin de tonunu, duygusunu ve her şeyden önce ana çatışmasını etkiliyor. Öyle ki Sirât’ın yol üstünde ana hikayesini kaybeden bir film olduğunu söylemek dahi mümkün ama her nasılsa bu bilgi bile filmin aleyhine değil lehine işleyen bir gerçekliğe bürünüyor. 

Tıpkı çölün ortasında ritmle kendinden geçen ruhlar ya da dini bir ritüel sırasında kendinden geçerek aynı ritmi ve sözcüklerin tekrarlarıyla meditatif bir transa geçen müritler gibi biz izleyiciler de karakterlerin ana yolundan şaşıp kendilerini bilinmezliğin koynuna bırakışına usulca eşlik ediyoruz. Aklımızda ne “Bu adamın kızı nerede?” ne de “Bu yolculuğa neden çıkılmıştı?” gibi sorular kalıyor bir süre sonra. Yalnızca filmin kendi ritmi içinde kaybolup devasa bir sinemasal hazla oradan oraya salınma rolü kalıyor bize. Ve bu duygunun içinde durabilenlere de yılın en acayip sinemasal deneyimlerinden birini yaşayıp sinemanın kamera ve sesle yapabildikleri karşısında büyülenme işi kalıyor.


THE SECRET AGENT

1977 Brezilya’sında geçmişinden kaçan bir gizli ajanın gittikçe grotesk bir atmosferin baskın olduğu hikayesine yaklaşık üç saat boyunca neden ve nasıl kapılıp gittiğimizin yanıtı asla bende yok ama Cannes’ın gedikli isimlerinden Kleber Mendonça Filho üzerimize öyle benzersiz bir sinema duygusu üflüyor ki The Secret Agent’ı hayranlıkla izlememek neredeyse imkansız.

Henüz açılış sahnesinde izbe bir benzin istasyonunda terkedilmiş ve leşi hayvanlar tarafından didiklenmeye başlamış bir cesetin etrafında tuhaf ve gergin bir his yaratan The Secret Agent, daha ilk dakikalarında nasıl bir manyaklık ve inkarla karşı karşıya olduğumuzu da sessizce fısıldıyor aslında. Bu film, korkunç bir hukuksuzluğun ortasında, hayatta kalmaya ve adaletin er geç tecelli edeceğine inanan birtakım haklı insanların mücadelesinin ancak gerçekliğin dev bir inkarla görmezden gelinirse sürdürülebileceğini de iddia ediyor yakıcı bir sinemasal gizle.

Filho filmlerinde görmeye alışık olduğumuz eksantrik karakterlerle çevrili tuhaf mekanlardan birine giriş yapıyor ve ana karakterimiz Armando’nun bir süre kalacağı apartmanın diğer sakinleriyle tanışıyoruz hızlıca. Hemen ardından Armando’nun uydurulmuş ofis çalışanı personası ile karşılaşıyor ve buram buram 70’ler kokan bir ajan filminde ilerlemeye başlıyoruz. Filho’nun grotesk seçimleri öyle bir hal alıyor ki kopuk bir zombi bacak bir yan karakter olarak filmin orta bloğunu ele geçiriyor. 

Tüm seyir macerası birbirinden acayip olaylarla ilerlerken The Secret Agent final partında esas meselesini tüm sertliğiyle ortaya koyuyor. Zamanın binlerce haklı insanın hayatını, nasıl da bir fil ayağı gibi ezip geçtiğini yakıcı bir finalle, vicdanın jenerasyonel aktarımını yutamayacağımız bir yumru gibi avuçlarımıza bırakıp sessizce fısıldıyor: belleğine sahip çıkabilen her devrim onurludur, belleğini yitirmiş olanların sorumluluğu ise er geç haklıya hakkını teslim edebilmenin bir yolunu bulmaya mahkumdur.