Aşk filmlerinin bize mutluluk sözü mü var?: Beyazperdeden çekişmeli aşklar
Yazı: Zelal Buldan
“İşte böyledir Venüs’ün istenci
Ruhen ve bedenen birbirine denk düşmeyenleri
Vurur evlilik boyunduruğuna
Sonra güler ona kahkahalarla.”
(Horatius, Carmina 1,33,10)
Bu yazıyı yazmadan önce elime bir kâğıt kalem aldım ve ilk aklıma gelen aşk filmlerini yazdım. Hepsinin en belirgin ortak özelliği mutlu filmler olmasıydı. Hiç hüzünlü bir aşk hikâyesi için “filmlere konu olacak bir aşk” dendiğini de duymadım mesela. Aşk filmlerinin bize mutluluk sözü mü var? Şimdi önümdeki kâğıtta yazılı olan filmlere bakıyorum ama onları buraya taşımıyorum. Bu yazının konusu onlar değil. Mutluluk sözü veren aşk filmlerine, son dakika yetişilen havaalanlarına, yağmur altında romantik yürüyüşlere azıcık müsaade. Ben Venüs’ün kahkahalarının bolca yankılandığını yepyeni bir liste yapıyorum. Aşkın öpüşmelerden, barışmalardan, müzikle senkronize adımlardan ibaret olmadığını hatırlatan filmler listesi. Hem belli mi olur pembe bir dünya vadetmeseler de belki bunların içinde de sonu mutlu biten filmler vardır. Kahkahanın yankılandığı yerde elbet mutluluğun tozu da kalır.

The War of the Roses
(Yönetmen: Danny DeVito, 1989)
Bu liste, The War of the Roses ile açılmayı hak ediyor; çünkü ringde Barbara ile Oliver Rose karşı karşıya gelince diğer bütün hikâyeler sessizleşir.
Bütün tekinsizlik hissine rağmen her şey ne kadar güzel başlıyor. Hiçbir zaman güven vermeyen, aynı masada oturunca hep bir kavganın başlayacağından endişe duyulan çiftlerden birine dönüşmeleri ise çok uzun sürmüyor. Yılların öfkesi, kibiri, sessizliği ve kırgınlıkları her an ortaya çıkmaya hazır şekilde o masanın altına süpürülüyor. Warren Adler, mutluluk sözü vermediğini her bulduğu boşlukta hatırlatınca da kaçınılmaz son el sallamaya başlıyor. Boşanma evrakları, paylaşılamayan bir ev ve kritik bir spor müsabakası izlemeye dönüşen, kimin daha iyi bir hamle yapacağını beklediğin bir çift savaşı. Aşkın yerini tahammüle, tahammülün yerini nefrete bıraktığı o kritik kırılma ânına gelindiğinde bizim Venüs sahneye çıkıyor ama ellerinde çiçekler yok.
Filmin efsane finalindeki çiftin düşmemek için tutunduğu avize, başlarına yıkılması beklenen o paylaşılamayan evin simgesine dönüşürken dudaklardan dökülen o cümle yine de inandırıcılığını yitirmiyor:
“Tüm bu olanların arasında seni sevdim.”
Sıradan bir avize bu cümlenin ağırlığını taşıyabilir mi?

The Roses
(Yönetmen: Jay Roach, 2025)
The War of the Roses, aradan geçen 36 yılın ardından yeni ismiyle, The Roses, tekrar karşımıza çıkıyor. Bu kez yönetmen koltuğunda Jay Roach var. Başrollerde ise Olivia Colman ile Benedict Cumberbatch. Karakterlerimizin isimleri Ivy Rose ile Theo Rose.
Jay Roach, hikâyeyi bambaşka bir renk paletiyle boyuyor. Hızla değişen aile içi dengeler ve roller tarihi tekerrür ettirerek bir boşanma davası ve paylaşılamayan ev başlığında birleşiyor.
Bu kez karşımızda modern, akıllı bir ev var. Akıllı ev sistemlerinin bu denli ön planda olması, filmi neredeyse bir distopyaya dönüştürüyor. Teknoloji ile arası iyi olan kazanır! Her şey bu boşanma savaşının sessiz cephaneliği. Ivy Rose ile Theo Rose’un çekişmesi, yalnızca birbirlerine değil; geçmişlerine ve rollerine de açılmış bir savaş. Bir zamanlar birlikte kurdukları hayat, şimdi kusursuz bir silaha dönüşüyor. Yine de bu aşamada ikilinin savaşının boyut kazanmasını beklemek bir hayalden öteye geçemiyor. Ivy ve Theo’nun sempatikliği, içlerindeki negatifi yer yer gölgede bırakıyor. Bu da hikâyenin keskinliğini törpülüyor. Bir taraf seçmek zorlaşıyor; çünkü en gaddar anlarda bile bütün karikatürize anlatıma rağmen kimse tam anlamıyla kötü biriymiş gibi hisettirmiyor. Bu elbette bilinçli bir tercih. Cesur bir final ile taçlandırılsaydı bu tercihi kabul etmesi daha kolay olurdu. 1989’daki yıkılan avize bu filmde nerede? The Roses daha temkinli, daha dikkatli bir hikâye anlatıyor. Belki de bu yüzden hafızaya kazınan bir cümleyle değil de yer yer yüzümüzde donup kalan bir gülümsemeyle kapanıyor. Ivy ve Theo’nun akıllı bir avizeye tutunmaya çalışmasını izlemek istediğim için suçlu hissedecek değilim.

Marriage Story
(Yönetmen: Noah Baumbach, 2019)
Boşanmayı bir savaş alanından ziyade duygusal bir çözülme süreci olarak ele alan Marriage Story’deki Charlie ve Nicole kavga sahnesini hatırlamayan yoktur. Scarlett Johansson ve Adam Driver’ın oyunculukları eklenince “çekişmeli aşk” anlatısının belki de en insani hâli ortaya çıkıyor.
Marriage Story’de çözülme The War of the Roses veya The Roses’daki gibi fiziksel değil; kelimelerle, jestlerle, bakışlarla yürütülüyor. Bu durum ilişkideki gerginliği hafifletmek bir yana, daha da derinleştiriyor. Burada çiftin avukatlarının, söylenemeyenleri söyledikleri anlar rahatsız edici bir hâl alsa da aynı zamanda ufak rahatlamaların da kapısını aralıyor. Yine de asıl büyük rahatlama, o meşhur kavga sahnesiyle geliyor. Çağımızın “içine atma” hastalığı, bu sahnede bütün zehrini ortalığa saçarak evi bir duygusal mayın tarlasına çeviriyor. Bu patlama, hem Nicole hem de Charlie için iyileşmenin başlangıcı oluyor.
Filmin vedası da büyük jestlerle değil; son derece sade ama etkili bir sahneyle geliyor: Nicole’ün Charlie’nin ayakkabısını bağlaması. Bu küçük hareket, aralarındaki sevginin biçim değiştirerek hâlâ var olabileceğini gösteriyor.
Nicole’un ilişkiyi özetleyen şu cümlesinin etkisi artık üzerlerimizden kalkabilir:
“Beni kendinden ayrı biri olarak görmüyordu.”
Artık özgürsün Nicole.

Force Majeure
(Yönetmen: Ruben Östlund, 2014)
“Force majeure”, tarafların kontrolü dışında gelişen ve sözleşmeyle üstlenilen yükümlülüklerin yerine getirilmesini olanaksız ya da son derece güç haâe getiren, olağanüstü ve öngörülemeyen durumları ifade eder. Bu durumlara genellikle doğal afetler, savaş, salgın hastalıklar veya resmî makamların kararları gibi olaylar örnek gösterilir. Türkçesi “mücbir sebep.” İsim seçiminin muazzamlığı üzerine çok fazla konuşmadan asıl konuya geçiyorum.
Filmin adı bu kadar çok şeyi çağrıştırırken, içerdiği ilişki sarsıntısını tek bir anla ortaya koyabiliyor. Olağanüstü bir kar manzarasında yemek yiyen bir aile: Anne, baba, iki çocuk. Ardından uzaktan gelen çığ. Panik. Kaos. Ve baba, çocuklarını ve eşini arkada bırakıp içgüdüsel olarak kaçıyor. İşte bir ilişkinin dengesi böyle sadece iki saniyede bozulabiliyor.
Çığ gerçekte kimseye zarar vermese de görünmez bir çöküş yaşanıyor. Tomas ile Ebba’nın arasına o kaçış ânında görünmez ama yıkılması güç bir duvar örülüyor. Çocukların sessizliği, yüz ifadeleri ve huysuzluk hâli ise bu duygusal yıkımın yankısına dönüşüyor. Her sahnede kırılmanın ağırlığını hissettiren gölgeler gibi.
Force Majeure, bir çiftin çözülmesini ve bu çözülmenin yakın çevre üzerindeki etkisini de incelikle işliyor. “Peki sen olsan ne yapardın?” sorusu, filmin merkezinden dış halkalara yayılıyor. Bu sorunun bıraktığı rahatsızlıkla boğuşan bir diğer çift, Mats ve Fanni, olayın yankılarına kendi ilişkileri içinde yer açmak zorunda kalıyor.
Olayı Ebba’nın ağzından dinleyince şu cümlenin altını çizmek anlamlı geliyor:
“Sonra Tomas’a seslendim ama o orada değildi.”
Bazen ilişkiyi yıpratan şey, büyük bir hata değil kriz anında orada olmamaktır. Sevgili Venüs, bu cümlemi onaylamak istersen bir işaret gönder. Çığdan kaynaklı bir sis bulutu olmasın mümkünse.

L’Amour et les Forêts / Just the Two of Us
(Yönetmen: Valérie Donzelli, 2023)
Listedeki en karanlık ve izlemesi en zor filmlerden biriyle karşı karşıyayız. Blanche ile Gregoire’nin tanışma anlarından, çiftin ilk dansına kadar olan sahnelerden sonra bu ilişkiyi “aşk” olarak tanımlamak oldukça güç. Gregoire, hastalıklı bir sevgiyle Blanche’ın hayatını adım adım kâbusa çevirirken film boyunca Blanche’ın kendisi için bir şeyler yapma, kendini yeniden kazanma ve bu psikolojik, zaman zaman fiziksel şiddetten kurtulma mücadelesine tanıklık ediliyor.
İkili arasındaki çekişme, Blanche’ın Gregoire’nin kontrolü ve manipülasyonundan kurtulmak üzere aldığı kararlar ve attığı adımlarla ilerliyor. Gregoire ise yaptığı her şeyden sonra Blanche’ı suçlamaktan ve manipülatif davranmaktan geri durmayan biri olarak konforlu yerinden konuşuyor:
“Canavara dönüşmeme izin verdiğine göre, beni gerçekten sevmiyorsun.”
Blanche’ın bu korkunç aşk maskesini, yani canavarı öldürmesi gerekiyor; çünkü ancak o zaman kendisi için yaşamak mümkün olacak.

Who’s Afraid of Virginia Woolf?
(Yönetmen: Mike Nichols, 1966)
Bu filmin üzerine ne söylesem az, ne yazsam yetersiz. Burayı boş bırakıp bir sonraki filme geçmek saçma mı olur? Martha ve George’a bir oyun alanı yaratmak? Olabilirdi aslında. Martha ve George’un ilişkisini anlatmak onların oyununa dâhil olmak gibi hissettiriyor. Martha ve George’un ilişkisi; aşk, öfke, güç, alay ve ezeli bir çekişmenin karışımı.
Her sözcükte biraz sevgi, her bakışta biraz nefret var. Kimse kazanmak istemiyor ama kaybetmeyi de kaldıramıyor. Bir de oyuna dâhil olan genç bir çift var. Nick ve Honey. Gittikçe daha bulanıklaşan sınırların içinde savruluyorlar. Diğer bir yanda ise çanlar çalındığında ölebilecek bir oğul var. Varlığıyla ilişkiyi ayakta tutan, hayaliyle gerçekliği paramparça eden o çocuk.
Bu hikâye ne gerçek ne hayal belki, tam olarak bilinemez ama çekişmeli aşk filmlerine en iyi örnek olduğu kesin. Bütün o repliklerin altındaki sarsıcı anlamlarla, hayaliyle, gerçeğiyle… Ne önemi var ki? Ne demişti George:
“Gerçek ve hayal. Farkı kim bilebilir ki?”

Neşeli Günler
(Yönetmen: Orhan Aksoy, 1978)
Gelelim kapanış filmimize. Biraz da Türkiye’ye uzanalım. Limoooon! Turşu tarifine sığdırılmış bir evlilik. Sirke mi konur limon mu? Sirkeeee! Cevap arayışındaki bu basit soru, Kazım Efendi ile Saadet Hanım’ın yıllar sürecek inatlaşmasına, ayrılıklarına ve çocuklarının birbirinden kopmasına sebep oluyor. Mesele elbette turşudan ibaret değil. Film; aile olmayı, gururu bir kenara bırakmayı, affetmeyi, çocukların sesine kulak vermeyi ve en sonunda barışmayı anlatıyor.
Çekişmenin, inatlaşmanın, suskunluğun bir ömre mal olabileceğini gösteriyor Neşeli Günler ama listedeki belki de en umut dolu film olarak içimizi ferahlatıyor. Çünkü bu hikâyede yeniden bir araya gelmek mümkün oluyor. İşte mutlu bir final. Kazım Efendi’nin de dediği gibi:
“Enayi değiliz. Bunca sene sonra birbirimize kavuşmuşken bizi artık turşu suyu değil; turşu küpü bile ayıramaz.”
İçimiz ferahladı sona doğru değil mi? Ben zaten mutlu sonları hep çok severim. Yazının başında yanlış anlaşıldıysam düzeltmek isterim. Kim mutlu sonları sevmez ki?