/dergi/no-60/gerceklik-les-gibi-kokunca-buyuyu-yaratmak-kime-kalir-korfez/
192254

Emre Yeksan’ın 74. Venedik Film Festivali’nden dünya prömiyerini yapan ilk uzun metraj filmi Körfez, geçtiğimiz ay da Ulusal Yarışma kapsamında İstanbul prömiyerini gerçekleştirdi. Filmin 1 Aralık’ta başlayacak vizyon gösterimleri öncesinde Yeksan ile ilk filmi, senaryo süreci, İzmir ve büyülü gerçekçilik üzerine sohbet ettik.  


İlk uzun metrajın için düşündüğün senaryo Körfez değildi aslında… Körfez’in hikâye fikrinin hangi aşamada, nasıl ortaya çıktığını biraz anlatır mısın?
2012 sonbaharında, ilk uzun metrajlı filmim olarak çekmeyi planladığım Dışarıdakiler’in senaryosu üzerine çalışıyordum. Hikâyenin gelip tıkandığı yere çözüm bulamadığım bir noktada, 2009’dan beri aklımı kurcalayan diğer bir hikâye olan Körfez kendini birden öne attı. Filmin son halinden oldukça farklı olan ama Selim karakterinin, ailesinin ve koku temasının belirdiği bir öyküyü bir gecede yazdım. Bu tabii ki bir birikimin kendine alan bulup akması anıydı. Önceki üç yıl boyunca fırsat oldukça üzerine düşündüğüm, notlar aldığım bir hikâyeydi aslında. İlk nüveleri 2008 sonu 2009 başında, İzmir’de işsiz ve hayata karşı motivasyonsuz geçirdiğim üç aya kadar gidiyor. Mutsuz ya da depresyonda değildim ama hayata karşı bir yeniklik hissim vardı ve yeni bir şeyler için çabalamak hiç içimden gelmiyordu. Bu duygunun bir tek bana özgü olmadığını, yakın çevremde birçok insanla paylaştığım bir his olduğunu fark ettiğim an hikâyenin de belirmeye başladığı andı sanırım.

Senaryoda Ahmet Büke ile beraber çalıştınız, aranızdaki dinamik nasıl işliyordu? Filmin hikâyesi bu dinamik sayesinde nasıl dönüşümler yaşadı?
Hikâyenin kaba taslağı ortaya çıktıktan sonra hemen Ahmet’e götürdüm. Zaten halihazırda Dışarıdakiler için birlikte çalışıyorduk. Ama Körfez’in Ahmet’in kendine çok daha yakın hissedeceği bir fikir olduğundan da emindim. Selim’in duygusunu en kolay anlayacak insanlardan biriydi. Nitekim haklı da çıktım. Ahmet’in de projeye heyecanlanması üzerine ve biraz da onun yazar olarak tez canlılığı sayesinde hızla senaryoyu yazmaya giriştik. Ahmet torbasında ne varsa bu ilk versiyon için döktü. Karaktere ve sahnelere dair birçok güzel detay daha ilk versiyonda, onun sayesinde ortaya çıkmıştı. İlk yazdığım öyküdeki birtakım ağır detayları atarak daha hafif, daha uçucu bir yapı kurmaya çalıştık. Ahmet’in üslubu ve mizahı bu aşamada Körfez’e çok güzel bir dönüşüm geçirtti. Fakat bu ilk versiyonu tamamladıktan sonra Ahmet’in asli görevi bitmiş oldu.

Sinema alanında edebiyattan gelen bir yazarla çalışmanın en zorlu tarafı sanırım yeniden yazımlar. Bir senaryo ortaya çıktıktan sonra defalarca yeniden yazıp onu sinema diline, sinemasal bir ritme uygun hale getirmek gerekiyor. Oysa birçok edebiyatçı için yazma eylemi daha yoğun yaşanan, ama metin ortaya çıktıktan sonra tamamlanan bir süreç. O noktadan sonra ben sete giden dört yıl içinde birkaç defa oturup elimizdeki malzemeyi, nasıl bir film yapmak istediğimizi de düşünerek yeniden yazdım.

“HEPİMİZ, HAYATIMIZIN BİRÇOK ANINDA ‘NEDEN BUNLAR BENİM BAŞIMA GELİYOR?’ DİYE DÜŞÜNÜRKEN BULUYORUZ KENDİMİZİ. AMA ASLINDA BİZİM KİŞİSEL DENEYİMLERİMİZ HEM ZAMANSAL HEM DE MEKÂNSAL OLARAK BAŞKA ANLARDA VE COĞRAFYALARDA ORTAYA ÇIKAN MİLYONLARCA BAŞKA DENEYİMLE ÖRTÜŞÜYOR.”

Filmde günümüz Türkiye’sinde yaşanan dertler hem sembolik hem de somut olarak oldukça görünür bir pozisyonda. Ancak Selim karakteri üzerinden mekâna ve zamana bağlı olmayan, daha varoluşsal diye tanımlayabileceğimiz buhranları da hissediyoruz. Şunu söylemeliyim ki Körfez yerel ve güncel olan ile evrensel ve soyut olan arasındaki dengeyi ve bağı kurmak konusunda oldukça başarılı. Senin ne gibi bir vizyonun, düşüncelerin ve/veya kaygıların vardı bu iki ağırlık arasında bir denge gözetirken?
Körfez’in hikâyesi ortaya çıktığı anda, projeyi ilk götürdüğüm insanlardan biri de filmin yapımcısı Anna Maria Aslanoğlu’ydu. Onunla projeye dair daha ilk konuşmamızda aslında senin de bahsettiğin bu ikili halin tam da bu fikri ilginç ve yapılası kılan şey olduğunu anladık. Olguları tarihsel ve evrensel bütünlüğünden kopuk deneyimler olarak algılamaya meyilimiz var. Hepimiz, hayatımızın birçok anında “neden bunlar benim başıma geliyor” diye düşünürken buluyoruz kendimizi. Ama aslında bizim kişisel deneyimlerimiz hem zamansal hem de mekânsal olarak başka anlarda ve coğrafyalarda ortaya çıkan milyonlarca başka deneyimle örtüşüyor.

Dolayısıyla Selim karakterinin yaşadığı öznel, filmin dünyasına ve zamanına ait durumun zamansız ve evrensel olan birtakım hislerle ve fikirlerle olan bağlantısını ortaya çıkarmak Körfez’in en başından beri yapmaya çalıştığımız, bizi motive eden fikirdi. Senaryonun tekrar yazım süreçleri de temelde bunun dengesini en doğru biçimde kurabilmenin yollarını aramakla geçiyordu. Senin söylediklerinden, Türkiye’de ve yurt dışında aldığımız birtakım tepkilerden bunu bir ölçüde başarmış olduğumuzu hissediyoruz. Bizi mutlu eden şey de bu geri dönüşler oluyor.

Image

Filmin hikâyesi özellikle Latin Amerika edebiyatından bildiğimiz, Türkiye’de de Bilge Karasu, Hasan Ali Toptaş gibi yazarların kitaplarında tattığımız büyülü gerçekçilik hissini taşıyor. Örneğin filmi izlerken Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi’ndeki denizini kaybeden bir ada halkının başından geçenleri anlattığı “Bizim Denizimiz” öyküsünü anımsadım. Büyülü gerçekçilik filmi yaratırken aklında olan bir ton muydu, yoksa tamamen öznel bir algı içinde miyim?
Marquez, Borges, Karasu, Toptaş çok sevdiğim ve kişisel tarihimde çok özel yeri olan yazarlar. Okuyup da bu kadar sevdiğim, benimsediğim yazarların bir iz bırakmamış olması mümkün değil tabii ki. Büyülü gerçekçiliğin de temel yaklaşımı olan, gerçekle gerçeküstü arasındaki sınırın muğlaklaşması fikri beni hep etkilemiştir. Filmin daha minimalist – gerçekçi bir üslupta, hatta Türkiye sinemasından çok aşina olduğumuz bir tonda başlayıp yavaş yavaş gerçek dışına sürüklenen bir yapıya sahip oluşu en baştan beri var olan bir fikirdi. Sanırım içinde yaşadığımız dünyadan, zamandan sıkılıp bunaldıkça insan gerçeklikteki bir kırılmayı hayal etmeye başlıyor. Bilge Karasu’nun o güzel öyküsünün ismi gibi “masalın da yırtılıverdiği” anı arıyoruz. Film yapmama sebep olan itkilerden biri de bu arayış.

“İLGİNÇ BİR ŞEKİLDE YAZDĞIIM İLK FİLM HİKÂYELERİ VE SENARYO FİKİRLERİ HEP İZMİR’DEN ÇIKIYORDU. İNSAN SANIRIM İLK ÖNCE GELDİĞİ YERLE OLAN DERDİNİ HALLETMEYE ÇALIŞIYOR, BİR ÇEŞİT ÖDİPAL MEMLEKET HESAPLAŞMASI DURUMU DA VAR SANIRIM.”

Filmde zaman kavramını nasıl işlediği üzerine de konuşmak istiyorum. Filmin seyri sırasında önümüze çıkan günler hikâyeyi bir zaman çizelgesine oturtuyor zannediyoruz. Ancak bir süre sonra izleyicinin aklındaki zaman algısıyla oynayan ve zaman kavramını giderek anlamsızlaştıran bir yere doğru gelişiyor. Genel olarak Körfez evreninde zamanın nasıl işlediği konusunda düşüncelerin neler?

Hepimiz “Sadece iki yıl mı geçti üstünden? Sanki asırlar önceydi.”, ya da “Daha dün gibiydi ya, ne çabuk geçmiş zaman.” dediğimiz anlar yaşamışızdır. Zaman fiziksel, ölçülebilir bir olgu olduğu kadar öznel ve ancak algıya dayalı var olabilen de bir kavram. Biraz bu ikilikten de hareket ederek, karakterin kendi zamanını deneyimleme biçimine yaklaşmak için, filmin zamansallığını farklı araçlarla bükmeyi denedik. Selim’in içinde bulunduğu durum ve ruh hali, içe sindirilmiş bir işsizlik ve aylaklık duygusu, günlerin ve saatlerin anlamının kalmadığı bir evreni de beraberinde getiriyordu. Bunu gün isimlerini kullanarak vermeyi denedik. Hikâyedeki bir noktadan sonra da filmi, dayatılan biçimiyle zaman kavramının tamamen yok olduğu ya da daha doğrusu genişleyip ortadan kaybolduğu bir noktaya ulaştırmaktı amacımız. Hem senaryo hem de kurgu sürecinde bu konuyu tekrar tekrar ele aldık.

Körfez elbette aynı zamanda bir şehir filmi, İzmir ve şehrin kültürü filmin önemli unsurlarından bir tanesi. İzmirli biri olarak büyüdüğün şehre dönmek ve orada bir film çekmek senin için nasıl bir anlam taşıyordu?
İlginç bir şekilde yazdığım ilk film hikayeleri ve senaryo fikirleri hep İzmir’den çıkıyordu. İnsan sanırım ilk önce geldiği yerle olan derdini halletmeye çalışıyor, bir çeşit ödipal memleket hesaplaşması durumu da var sanırım. Ben 18 yaşında İzmir’den ayrıldığımda oraya bir daha döneceğimi düşünmüyordum. Ama yıllar geçtikçe kendimi tekrar tekrar İzmir’de buluyordum. Bu ilginç bir his. Büyüdüğünüz şehir de ailenizden biri gibi, ne olursa olsun bir şekilde hayatınızın ortasında duruyor hep. Dolayısıyla Körfez’in hem yazım hem de yapım süreci İzmir’le olan bağlarımı da test ettiğim bir dönem oldu. Artık çok iyi anlaşıyoruz, arkadaş olduk diyebilirim.

Diğer taraftan İzmir’in Türkiye coğrafyasındaki ve gündemindeki kendine has yeri de yadsınamaz. İzmirli olarak birçok olumlu ve olumsuz ön yargıya maruz kalıyoruz. Filmi yaparken her ne kadar İzmir’i “dünyada herhangi bir yer” olarak kurmaya çalışsam da şehre dair var olan imgeler ve kabuller de ister istemez onun filmdeki temsilini şekillendirdi. 

Image

Bir de daha teknik bir açıdan sorarsam; filme şehri yedirmek ve şehri filmin bir parçası yapmak için ne gibi yaklaşımlar geliştirdin?
Körfez en temelde şehirde olan bitenin bir karakterin hayatına etkisini anlatıyor, yani bir kent filmi de diyebiliriz. Dolayısıyla şehrin de filmde bir karakter olarak var olması, Selim’in kat ettiği bir mekân olmanın ötesinde onunla iletişime geçen, onu çağıran bir özelliğinin olması gerekiyordu. Burada iki temel fikir devreye girdi: aylaklık ve karşılaşmalar. Selim bir aylak (daha doğrusu bir flanör) olarak, şehri bir amaç uğruna değil de onunla iletişime geçmek, onu deneyimlemek için kat ediyor. Karakterin bu açıklığı, kentsel mekâna devreye girme, hikâyeye dahil olma alanı açıyor. Bunun karşılığında şehir de ona beklenmedik karşılaşmaların imkânını sunuyor. Ve bu karşılaşmalar yavaş yavaş birikerek Selim’in hayatını şekillendiriyor.

Selim ve Cihan karakterleri arasındaki ilişki, bazen aradığımız dostlukların veya dertlerimize derman olacak kişilerin ve deneyimlerin hiç ummadığımız yerlerden çıkıp gelebileceğini anlatıyor bana. Filmin finali de biraz önyargılarımızla uzak durduğumuz bu insan ilişkilerinde yatan potansiyelin altını çiziyor hatta. Gösterim sonrasında farklı final alternatiflerinden bahsetmiştin. Bu finalde nasıl karar kılındı, ne gibi alternatifler vardı, filmi henüz izlemeyenler için sonunu açık etmeden biraz detay verebilir misin?
Her ne kadar bütün hikâye boyunca birçok şey söylesek de, bir filmin finali cümlemizi bitirdiğimiz yer oluyor aslında. Noktayla, soru işaretiyle ya da ünlemle de bitirsek bir şekilde orada “söz”ümüzü söylemiş, temel “duygu”muzu geçirmiş oluyoruz. Dolayısıyla bende bir hayli gerginlik yaratan bir karar sonun nasıl olacağı. Bu finali 2013’te Gezi’den sonra yazdım. Önceki final daha çok Selim üzerineydi. Fakat bir noktada anlatının Selim’in de ötesine geçmesi gerektiğini, hatta senaryonun öncesinin tam da bunu dayattığını fark ettim. Gezi’de hissettiğim umudu oraya taşımak istedim.

Fakat o andan çekime başladığımız 2016 yazına kadar geçen sürede başımıza bir sürü felaket geldi. İnsanlarımızı korkunç saldırılarda kaybettik. Arkadaşlarımız, yoldaşlarımız, gazeteciler, akademisyenler esir alındı, işinden edildi. Şehirler, mahalleler yıkıldı. Anlayamadığımız hesaplaşmaların ortasında ülke tümden bir muğlaklığın, keyfiyetin esiri oldu. İster istemez umudu kaybettiğim çok an oldu. Yapmaya çalıştığımız filmin gereğini sorguladığımız, bunca kötülük karşısında anlamsızlık duygusuyla boğuştuğumuz anlar oldu. O anlarda filmin finali için çok daha karamsar fikirlere gidip geldim. Ama bir şekilde dönüp hep 2013 yazını, oradaki umudu, onun da bu karanlık kadar gerçek olduğunu hatırladım. İyi ki de hatırlamışım diyorum.

Şimdi ikinci uzun metrajın için senaryo çalışmalarına başladığını biliyorum. Yeni senaryoya otururken kafanda Körfez’in sana öğrettiği ne gibi detaylar, taktikler, dersler var peki?
Körfez inanılmaz bir öğrenme süreci oldu tabii ki benim için. Set zamanı kadar sonrasında da geriye bakarak keşfettiğim, farkına vardığım bir sürü detay var. Karakter kurmaktan, oyuncu yönetimine, mizansenden, projeyi üçüncü kişilere nasıl ifade edebileceğimize dair derslerle dolu bir süreç oldu. Böyle diyorum ama negatif bir duyguyla andığım ya da pişman olduğum bir şeyler olduğu anlamı çıkmasın. Bütün zorluklarına rağmen çok güzel bir süreçti. Şimdi ikinci filmin senaryosunun başına otururken de Körfez’e başlarken duyduğum heyecanı duymanın yanı sıra, bir aşama kaydetmiş olmanın özgüveniyle, bir adım daha ileriye gitmenin gerginliğini bir arada yaşıyorum. Diğer yandan ikinci filmin senaryosu, mekânsal sınırları ve prodüksiyonel küçüklüğü sayesinde, yönetmene çok daha kontrollü bir alan tanıyor. Şu aşamada biraz ihtiyacım olan bir şey diye düşünüyorum. Körfez’deki mekân ve karakter fazlalığı yönetmenlik anlamında zorlayıcı bir durumdu.

Peki –henüz çok detay paylaşamayacağını tahmin etsem de– yeni film hakkında başka nelerden bahsedebilirsin?
Yuva temelde birbirine yabancılaşmış iki erkek kardeşin hikâyesi. Ormanda münzevi bir hayat yaşamayı seçmiş bir abiyle, onu oradan şehre geri götürmeye gelen kardeşinin hikâyesi. İki insanın kardeşliklerini yeniden keşfederken evrendeki yerlerini de bulmaları üzerine bir film diyebilirim.

  1. Yeniden hayal edilen kadim figürler: The Black Power Tarot

    Le Guess Who? 2017 sırasında sergilenecek The Black Power Tarot’un yaratıcısı King Khan, bu eşsiz setin arkasında yatanları, ilhamlarını, seçim kriterlerini ve Michael James Eaton ile Alajandro Jodorowsky işbirliğini anlatıyor.

  2. Halil Altındere ve Das Art Project: Welcome to Homeland

    Halil Altındere'nin üç kıtaya yayılmış mülteci krizini ele alan üç işini bir arada yerleştiren Welcome to Homeland, 14 Eylül – 21 Ekim tarihleri arasında Cihangir Sadık Paşa Konağı'nda sergilendi. İstanbul'un pek bilinmeyen, metruk binalarını kısıtlı süreler için güncel sanat mekânlarına dönüştüren Das Art Project'in küratörlüğünü yaptığı Welcome to Homeland hakkında Halil Altındere ve Das Art Project üyeleriyle söyleştik.

  3. “Zaman her zaman çok şey öğretiyor”: EZGİ MOLA ve KALBEN (I)

    Şu sıralar yeni film ve yeni albüm heyecanı yaşayan iki arkadaş Ezgi Mola ve Kalben bir araya gelip, birbirlerine merak ettiklerini sordu ve ortaya mutlu olmanın yollarından, çocukluk travmalarına kadar uzanan kocaman bir sohbet çıktı.

  4. “Zaman her zaman çok şey öğretiyor”: EZGİ MOLA ve KALBEN (II)

  5. İnsan faktörünü müziğe dahil etmek: LIIMA & GRIZZLY BEAR

    Liima üyesi Casper Clausen ve Grizzly Bear üyeleri Chris Taylor ve Chris Bear, birlikte yaptıkları Avrupa turnesi sırasında Bant Mag. için müziklerinin yaratım süreçleri üzerine sohbete koyuldu.

  6. Taner Öngür tarafından doldurulmuş bir plak: Elektrik Gramofon

    Araştırmacı, yazar ve arşivci Gökhan Akçura, Taner Öngür’e telefonla bağlanarak yeni çalışması Elektrik Gramofon üzerine konuştu.

  7. Çizgilerle: Pharoah Sanders

    Le Guess Who? 2017 programının en heyecan verici isimlerinden biri olan efsanevi müzisyen Pharoah Sanders'ın kariyerine, Furkan 'Nuka' Birgün'ün illüstrasyonlarıyla bir bakış.

  8. Fransız Art Rock'dan Arap Synth Pop'una açılan tünel: Ahmed Fakroun

    Awedny ve Nisyan gibi iki funk harikası yaratmış, İngiltere’nin saygıdeğer prodüktörlerinden birisi olan Tommy Vance ile birlikte kayıtlar yapmış, Madonna’dan David Bowie’ye birçok etkileyici isimle beraber çalışmış olan Jean-Baptiste Mondino'nun hayranlığını kazanmış, kariyerine bir süre jön olarak devam etmiş ve artık herkesçe bilinen “Arap dünyasının Talking Heads’i” lakabını kazanmış bir sanatçı olan Fakroun'un global bir dinleyici kitlesini etkisi altına almış olduğu aşikâr.

  9. Şarkı şarkı: Jane Weaver “Modern Kosmology” albümü

    12 Kasım Pazar günü Le Guess Who? 2017 sahnesinde olacak Jane Weaver, Mayıs ayında yayınladığı Modern Kosmology albümüyle kitleler üzerindeki etkisini sürdürüyor. Weaver’a psikedelik pop harikası albümündeki 10 parça için 10 soru yönelttik. Yanıtları Ethem Onur Bilgiç resimledi.

  10. Yırtılan bir gerilimin sesleri: Ben Frost

    Geçtiğimiz günlerde Mute Records’dan çıkan son albümü The Centre Cannot Hold’un ertesinde ve Le Guess Who? performansının öncesinde 1 Kasım akşamı Salon İKSV’de çalmak üzere İstanbul’a gelen Frost’un geçmiş çalışmaları ve projelerine kısaca göz atıyoruz.

  11. Kürasyonun ifade ettiği söylemler: Jerusalem In My Heart

    Radwan Ghazi Moumneh, bu seneki Le Guess Who? festivalinin Jerusalem In My Heart tarafından oluşturulmuş programına dair yol gösterici detaylar ve ilginç hikâyeler anlatıyor.

  12. Çizgilerle: Linda Sharrock

    Le Guess Who? 2017'de Jerusalem In My Heart'ın konuğu olarak sahne alacak efsanevi müzisyen Linda Sharrock'ın kariyerinin satırbaşlarını, Deniz Pasha'nın illüstrasyonlarıyla hatırlıyoruz.

  13. Fırtına öncesi sessizlik: METZ

    Kanadalı vahşi noise rock üçlüsü METZ, diskografisinin üçüncü albümü Strange Peace’i Sub Pop etiketiyle yayınladı. Utrecht’te gerçekleşecek Le Guess Who? festivaline iki yıl sonra geri dönecek olan grubun solisti ve gitaristi Alex Edkins’le Steve Albini’nin ses mühendisliğini üstlendiği yeni albümü hakkında konuştuk.

  14. A’dan Z’ye: Liars

    Le Guess Who? kapsamında vereceği konserin ardından 1 Aralık’ta da Salon İKSV’de izleyeceğimiz Liars’ın yolculuğundan önemli karakterler, detaylar ve ilginç hikâyelere, A’dan Z’ye bakıyoruz.

  15. Değişebilen biçimler: EKİN FİL

    Le Guess Who? 2017’de Grouper’ın küratörlüğünü üstlendiği programın konuğu olarak sahne alacak Ekin Fil ile bu sene yayınladığı son albümü Ghosts Inside ve üretim dinamikleri üzerine bir sohbet.

  16. Julianna Barwick: Hayatımı değiştiren kadınlar

    Amerikalı sanatçı Juliana Barwick, küratörlüğünü Perfume Genius’ın üstlendiği program kapsamında Le Guess Who? izleyicisini büyülemeye hazırlanıyor. Kendi jenerasyonunun en özgün şarkı yazarlarından biri olan Barwick, hayatına farklı şekillerde dokunmuş ve ona ilham vermiş kadın sanatçıları anlatıyor.

  17. Çizgilerle: James Holden

    Bu seneki Le Guess Who? programının mucitlerinden biri olan James Holden, yeni albümü The Animal Spirits'le festivalin en ilgi çekici isimlerinden biri. Holden'ın heyecanla beklediğimiz performansı öncesinde, kariyerinden öne çıkan detaylara Sadi Güran'ın çizimleriyle bakıyoruz.

  18. Çizgilerle: Linton Kwesi Johnson

    Dub şairleri arasında bir ikon haline gelen Linton Kwesi Johnson'ın kariyerini Sedat Girgin'in illüstrasyonlarıyla gözden geçiriyoruz.

  19. Altın Gün’ün Türkiye’den favori psikedelik seçkisi

    21 Ekim’de Garaj’da İstanbul izleyicisiyle buluşan ve Le Guess Who? sahnesini Ahmed Fakroun ile paylaşmaya hazırlanan Hollanda menşeli psikedelik rock grubu Altın Gün’den, Türkiye’den en sevdiği 10 parçayı sıralamasını istedik.

  20. Le Guess Who? deneyimi

    Ben Shemie, Mario Batkovic ve Jessica Moss, önceki yıllarda Le Guess Who? festivalinde nasıl deneyimler kazandığını yazdı.

  21. Çizgilerle: William Basinski

    Deneysel müzik sahnesinin öncü isimlerinden William Basinski'nin müzikal yolculuğundan öne çıkan detayları, Burak Dak'ın çizimleriyle mercek altına alıyoruz.

  22. Beyaz perdede tehdit altındaki çürümüş aileler

    Yorgos Lanthimos’un çürümüş aile yapısının damarlarını kestiği, çok konuşulan yeni filmi The Killing of A Sacred Deer bu ay gösterime girerken, sinema tarihinin tehdit altındaki ailelerine göz gezdirmenin tam sırası.

  23. Söylemek mi daha iyi, yoksa ölmek mi?: Call Me By Your Name

    Kusursuz bir filmin ne tamamen orijinal bir hikâye, ne de sadece sıradışı bir görsel tecrübeden ibaret olamayacağını kanıtlarcasına, yalnızca ele aldığı öyküyü ona en uygun şekilde anlatmayı seçmiş, özel bir tecrübeyle karşı karşıyayız.

  24. Gerçeklik leş gibi kokunca büyüyü yaratmak kime kalır?: Körfez

    Emre Yeksan’ın 74. Venedik Film Festivali’nden dünya prömiyerini yapan ilk uzun metraj filmi Körfez, geçtiğimiz ay da Ulusal Yarışma kapsamında İstanbul prömiyerini gerçekleştirdi. Filmin 1 Aralık’ta başlayacak vizyon gösterimleri öncesinde Yeksan ile ilk filmi, senaryo süreci, İzmir ve büyülü gerçekçilik üzerine sohbet ettik.

  25. “Herkes gibi film sevmekle başladım”: Sarı Sıcak

    Yönetmen Fikret Reyhan, çocukluğunun geçtiği mekânlarda canlandırdığı ve 1 Aralık’ta vizyona gelecek ilk filmi Sarı Sıcak’ın, içindeki bundan sonra film yapma isteğini de alevlendirdiğini anlatıyor.

  26. Geçmişi Hatırlarken: 2010’lardan Amerika Sivil Haklar Mücadelesi Belgeselleri

    Le Guess Who? 2017 programındaki The Invaders belgesel gösterimi ve The Black Power Tarot sergisinden yola çıkarak 2010’larda yayınlanan etkileyici ve önemli Sivil Haklar Mücadelesi belgesellerini sıraladık.

  27. Mesafenin İçinden 1: KIVILCIM GÜNGÖRÜN

    Fotoğraf ve çeşitli disiplinler arasında üretim yapan sanatçı Kıvılcım Güngörün’ün “Mesafenin İçinden 1” sergisi, 25 Kasım’da Bant Mag. Havuz / Bina’da açılıyor. Güngörün’ün sadece bu sergi için çektiği ve geçtiğimiz birkaç aydır üzerinde çalıştığı fotoğraflarının yanı sıra yazdığı şiirler, dolaştığı yerlerde karşılaştığı çeşitli objeler ve bazı kolajlar da sergide görülebilecek. “Mesafenin İçinden 1” öncesi Kıvılcım Güngörün merak ettiklerimizi konuştuk.

  28. Tövbeler Tövbesi: ETHEM ONUR BİLGİÇ

    Bant Mag. dahil pek çok yayın ve projede sık sık işleriyle karşımıza çıkan Ethem Onur Bilgiç’in yeni sergisi “Tövbeler Tövbesi”, 28 Ekim cumartesi günü Bant Mag Havuz / Bina’da görücüye çıkıyor. Bilgiç’le günahları ve tövbeleri konu olan yeni sergisi, dijital ve “geleneksel” çalışmanın farkları ve sürekli izinsiz kullanılan işleri üzerine kısa kısa sohbet ettik.

  29. Ortama yaraşır posterler yaratma tutkusu: Le Gig Poster?

    Le Guess Who? festivali kapsamında bu sene beşincisi gerçekleşecek Le Gig Poster? sergisinin yaratıcısı sanatçı Joris Diks, geçmişten günümüze bu poster deneyimini anlatıyor.

  30. Diyarbakır’daki genç sanatçıların yeni alanı: Loading

    Diyarbakır’da açılan yeni sanat alanı Loading’in Deniz Aktaş, Erkan Özgen, Şener Özmen, Cengiz Tekin’den oluşan ekibi, en önemli derdin ayakta durma çabaları olduğunu vurguluyor.

  31. Künye