/dergi/no-60/taner-ongur-tarafindan-doldurulmus-bir-plak-elektrik-gramofon/
192254

Taner Öngür’ün uzun zamandır “eski zaman” şarkıları toplamakta, bunlar üzerine çalışmakta olduğunu biliyordum. Ve nihayet bu çalışmanın ürünü ortaya çıktı: Elektrik Gramofon! Taner Öngür ve 43.75 tarafından doldurulmuş bir plak! (43.75’in topluluğun yaş ortalaması olduğun duyduk bir yerlerden!) Mirastan yararlanan ama bugüne seslenen bir albüm olmuş. Ellerine sağlık dedik ve hemen Adana yörelerinde Moğollar turnesinde olan Taner kardeşimize bir telefon açtık.


Image

Allo Taner… Yeni albümün çıktı, pek beğendik, ellerine sağlık. Bu vesileyle biraz laflayalım dedik… Ne dersin?
Elbette, nereden başlayalım?

Senin enginlere dalan tarihinden başlarsak, bu söyleşiyi hiçbir yere sığdıramayız. Ama sanırım “yerli” ezgilere merak Moğollar yıllarından başladı. Kaç yılında girmiştin Moğollar’a?
1969 başında girdim, o günden bugüne berdevam…

Moğollar bu ülkede doğu ile batı sentezini kendi çapında kotarmış ender topluluklarımızdan. Sanırım senin de yerli müziklerle ilgin o yıllarda başladı.
1949 doğumluyum. Yani altmışlı yılların başında, Beatles’lar çıktığında 12-13 yaşındayım. Daha önce yazlık sinemalarda Elvis’le tanışmıştım. Ardından Beat kuşağı filan, bunlarla yetişmiştim aslında… Ama sağolsun ağbim, kültür işleriyle evde o uğraşırdı. TİP kurulmuştu o yıllarda. Sağolsun ağbim alır beni tiyatrolara, konserlere götürürdü. Ruhi Su, Aşık İhsani gibi isimlerle böylece tanıştım. Ağbimin bağlaması vardı, ben de gitar çalıyordum. Moğollar’dan arkadaşlarla, “yahu bu bağlamayla akor basılmaz mı acaba” filan diye düşünürdük. Biz tabii kendi halk müziğimizi Liverpool’dan gelmiş çocuklar gibi keşfetmeye çalışıyorduk! Yalnız da değildik bu konuda. Cem Karaca da aynı şeyi yaşıyordu, Apaşlar da… Erkin Koray da… Erkin Koray tabii bizden daha önce başlamıştı bu işe. İdolümüzdü o yıllarda. Böyle işe koyulan bir kuşaktık aslında. Altın Mikrofon yarışması da bunu ortaya çıkardı. Ben bir laf yumurtladım –o kadar önemli olduğunu da düşünmüyorum hâlâ. Anadolu Pop dedim, Anadolu Rock dedim. Bütün bu kuşağın ismi gibi kaldı. Bayağı da ilgi gördü bu akım. Plaklarımız oldukça iyi satıyordu. Aslında bugünkü anlamda bir “pop” değildi bu, çünkü satsın, popüler olsun diye kafada tasarlanan bir şey değildi. Masum, samimi, kendi kültürünü keşfetmek için yola çıkan bir şeydi. Bu halktan da büyük ilgi gördü, karşılıklı bir ilişki oluştu böylece. Müzik endüstrisinde çok görülen çirkinlikler yoktu, güzel bir şeydi bu yaşadığımız. Günümüzde pek devam etmiyor bu elbette. Biz canlı müze gibi dolaşıyoruz ortalıkta!

Peki, Anadolu Pop’un bu yükselişi sence ne zaman, nerede ve niye sona erdi?
Önce 1970’lerin sonundaki aşırı kamplaşmanın etkisiyle bozulmaya başladı. Aşırı politize oldu müzik de… Arkasından gelen 12 Eylül darbesi de üstüne tuz biber ekti. Tabii darbe sadece Anadolu Pop’u değil, her türlü müziği durdurdu. Yakın tarihin kültürünü, sanatını yok etmeye çalışan bir olguydu bu darbe. Doğal olarak “kaba pop” kapladı ortalığı. 1990’larda genç bir kuşak merak edip “Anadolu Pop”u yeniden keşfetmeye çalışırken, biz Moğollar olarak yine ortaya çıktık. Söz ettiğim keşif duygusu o zaman başladı, hâlâ sürüyor.

“BEN HEP TAKİP EDİYORDUM ESKİ MÜZİKLERİ…. 1920’LERİN, 1930’LARIN ŞARKILARI HOŞUMA GİDİYORDU. BABAMDAN DA BİLİRDİM. BAHARİYE MENSUCAT’DA ÇALIŞAN BİR İŞÇİ OLARAK 1940’LI YILLARDA PAZAR GÜNLERİ ELBİSESİNİ GİYİP, FÖTR ŞAPKASINI TAKIP NASIL DANSİNGLERE GİTTİĞİNİ, ÇARLİSTON, FOKSTROT YAPTIĞINI ANLATIRDI.”

Dünyada da aynı tür bir merak yok mu bu aralar? Selda’nın yeniden tanınması, Erkin Koray’ın plaklarının Avrupa’da üst üste basılması, yeni kurulan yabancı toplulukların bu mirastan el almaları bunu gösteriyor kanımca…
Sosyal medyanın büyük etkisi var tabii… Mesela Avustralyalı bir topluluk var, King Gizzard and the Lizard Wizard. Gitarlarda perde değiştirip çeyrek seslerle bayağı Erkin Koray müziği gibi tınlatıyorlar… Bir sürü başka örnek de sayabiliriz.

Peki sana dönelim artık. Senin daha önce yayınlanmış solo çalışmaların da vardı…
Var ama, format değişimlerine, plak şirketi sorunlarına kurban gitmiş çalışmalar bunlar. 1992’de Alarm diye bir albüm yayınladım önce. Her şeyini ben yapmıştım. Tüm enstrümanları kendim çalıp, kayıtları bizzat yapmıştım. Önce kaset olarak piyasaya çıktı, sonra kayboldu ortadan. İnternete koydum bu albümü. Bir şirketten uyarı geldi, YouTube’da telif hakları ihlali yapmışım diye. Albümün yapımcısı arkadaşımdı, ne oluyor diye sordum ona elbette. “Yahu, kusura bakma, ben sana söylemeyi unuttum, bendeki tüm repertuvarı başka bir şirkete devretmiştim” demesin mi? Yıl 2016’ıydı. Ben de o zaman Alarm 2016 adıyla bütün parçaları yeniden yorumlayıp yeniden kayda girdim. Onu da küçük bir şirkete verdim, CD olarak basacaklardı. Onlar da para sorunları filan yaşıyorlar, CD satılmıyor, dijital platforma koyalım dediler. Böylece yeni bir kurban olma durumu yaşandı… Bunun dışında 2005’de Evde Tek Başına kaset olarak, 2012’de de Sarı Kuru dijital olarak yayınlandı. Dijital yayın ne ise, ben pek anlayamıyorum açıkçası. Elime aldığım bir şey olmayınca, soyut bir şey gibi geliyor bana!

Image

Gelelim son çalışmana. Bu farklı bir şey. Elektrik Gramofon eski zamanlardan oldukça etkilenmiş bir albüm…
Ben hep takip ediyordum eski müzikleri… 1920’lerin, 1930’ların şarkıları hoşuma gidiyordu. Babamdan da bilirdim. Bahariye Mensucat’da çalışan bir işçi olarak 1940’lı yıllarda pazar günleri elbisesini giyip, fötr şapkasını takıp nasıl dansinglere gittiğini, çarliston, fokstrot yaptığını anlatırdı. Operetlerin de iyi bir takipçisi olduğunu biliyordum. Böyle bir kulak dolgunluğum zaten vardı. Sonra bir arkadaşım o dönemin taş plaklarını bir hard diske MP3 olarak doldurup bana getirdi. Yüzlerce, yüzlerce şarkı. Dinledim, habire dinledim bunları. Tabii Türk sanat müziği tarzı şarkılar da hoşuma gidiyordu ama asıl Batı müziğinden etkilenmiş, içinde de harika bir dozda Türk müziği barındıran yorumlar daha çok etkiledi beni. Onları çalmaya başladım kendi kendime. O dönemleri de araştırdım bir yandan. Senin Gramofon Çağı, Cemil Ünlü’nün Git Zaman Gel Zaman kitabı, Muhsin Ertuğrul’un filmleri elden geçti tabii. Gözümde canlandırmaya çalışıyordum bu şarkıların yazıldığı yılları. Şarkılarımı seçmeye başladım ağır ağır. Bir zamanların müzisyenleri, dünyada değişen müzik akımlarını da yakından takip ediyorlarmış. Böylece hem oryantal, hem de Batılı şarkılar çıkmış ortaya. Hani bir açıdan bakınca, Anadolu Pop’dan çok önce yapılmış sentezlerin de olduğunu fark etmeye başlıyorsun.

Peki, Elektrik Gramofon albümünün şarkıları nasıl ortaya çıkmaya başladı bu süreçte?
Yaklaşık 2010’dan beri seçtiğim şarkıların demolarını evde kaydetmeye başlamıştım zaten. Zaman zaman grupla çalmaya kalktık. Vazgeçtik filan… Daha sonra ben 10 parça seçtim bunların arasından. Telif sorunları çıktı karşıma, bazı şarkıların varisleri çok para istediler, onları çıkarıp başka şarkıları aldım yerine… Ben biliyorsun Heybeliada’da yaşıyorum. Evin arka odasında davul, amfiler filan hazır zaten. Müzisyen arkadaşlarımı yakalayıp kayda sokuyorum. Üstüne de sağolsun gitarist arkadaşım Haluk Önal var, onunla kaydettik. Aslında biraz amatör bir kayıt oldu. Tabii ben bu şarkılarla yıllarca beraber yaşamış, çalışmışım. Parçaları orijinaline yakın biçimde söylüyorum ama, ona biraz bizim Karagümrüklü bitirim ağzını da katmaya çalıştım. Biraz İstanbul rockabilly’si gibi sanki… İyi bir şarkıcı da olmadığım için, bana yakışıyor bu eda diye düşünüyorum.

Albüm plak formatında yayınlandı. Niye CD düşünmedin mesela?
Anlattım ya daha önce formatlardan çektiklerimi. Kaset, CD, dijital platform filan diye habire değişen bir süreç yaşadık. Bıktım bu karmaşadan. Plak da yeniden gündeme oturunca, bunun olabileceğini düşündüm. Ama bizde artık plak fabrikaları kalmadı. CD furyasında hepsi hurdaya gitti. Ancak yurt dışında basılabiliyor plak. Ben kendim yapacağım dedim önce. Araştırmaya başladım, çeşitli yerlerde, İngiltere’de, Çekoslovakya’da firmalar buldum internetten. Fiyat aldım bunlardan, bütçeyi hesaplamaya başladım. Konserlerden gelen parayla, 100 adet mi bastırsam, 250 adet mi diye düşünürken, bizim para da habire oynadığı için, ayırdığım paralar da azalıyordu haliyle. Sonra birden aklıma geldi, bunun bir de gümrüğü, vergisi vardır. Ne yapacağım, ne edeceğim diye kara kara düşünmeye başladım. Boyumu aşmaya başladı iş. Tantana Records’dan Reha’yı aradım, bu işleri nasıl yapıyorsunuz bir anlatın bana demek için. O da gel beraber yapalım dedi. Güzel bir model geliştirdi onlar, biliyorsun. Ön siparişle belirliyorlar tirajı, öyle basıyorlar… Çok da güzel bir iş birliğimiz oldu. Kapak, tanıtım vb. her konuda yardımcı oldu. Kadıköy Plak Günleri’ne yetiştirelim dedi Reha, başardı da bunu. İlk gün ben de oradaydım, imza günü filan derken, basılan 250 plağın neredeyse 130’u orada gitti. Sonra bizim Heybeliada Sahaf’ın önünde sokakta bir plak tanıtım konseri verdik, bir bölümü de orada satıldı. Bir hafta içinde bitti plaklar! Hemen ikinci 250’yi ısmarladık, onları bekliyoruz şimdi. Belki sonra da 5 adet 45’lik olarak da çıkacak piyasaya… Bütün bunlar bende yeni bir heyecan yarattı. Şimdi başka bir LP düşünüyorum. Progressive rock tarzında bir albüm. Bir yüzü Nazım Hikmet’in Nerden Gelip Nereye Gidiyoruz şiirine yaptığım uzun beste, öteki yüzünde ise Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Zaman Kırıntıları olan bir LP bu. Bir de Marmara’da Surf diye bir albüm düşünüyorum. Ama belki hepsinden de önce Elektrik Gramafon 2’yi yapmak şart oldu… Sırada bekleyen birçok seçilmiş şarkı var nasılsa…

Albümün başka konseri olmayacak mı?
4 Kasım’da Peyote’de çalacağız albümü baştan sona. Davulda da artık Orçun Baştürk var Replikas’dan tanıyacağın. Yeni bir katkıyla çalacağız yani. Beklerim…

– – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – –

Image
Image

Plakta yer alan şarkılardan kısaca söz edelim. İlk şarkı “Karakız”, 1930’lu yıllarda Bayan Neriman tarafından doldurulmuş önceleri. Taner bunu “surf rock” tarzında ele almış. Ardından Seyyan Hanım’ın yine aynı dönemlerde kaydettiği “Ah Fatma” geliyor. O zamanlar kadınlar için yazılmış şarkıları yine kadınlar yorumluyormuş nedense… Sırada Nazmiye Sedat hanımın söylediği “Gece Kuşları” var. Tabii yepyeni bir yorumla. Ardından otuzlu yıllardan ellilere sıçrıyoruz. Ben bile hatırlıyorum “Hamsi Cha Cha”yı. İlk yüzün son şarkısı “Schiki Schiki Baba”, Kafkaslar, Ortadoğu ve Balkanlar’da çok sevilen bir şarkıymış. Yani “Mısırlou” gibi… Taner’in elinde sağlam bir rock’n’roll kimliği kazanmış.

Plağı çevirince yine 1930’lu yıllara dönüyoruz. İlk şarkıyı vakti zamanında Mahmure Handan Hanım seslendirmiş: “Rampa”. İkinci şarkı yine aynı dönemden, Faize Hasan Hanım’ın “Güzel Kadın Valsi”. Kadınların kadınlara söyledikleri şarkılar sürüyor görüldüğü gibi… Sonra aslında eski bir şarkı olan, ama hepimizin Sadri Alışık yorumuyla tanıdığı “Tophane Rıhtımı” geliyor karşımıza. Tabii yine rock’n’roll tadında… Sonra yine Seyyan Hanım’a dönüyoruz. “Yaramaz” tipik bir swing dönemi şarkısı. Son şarkı ise benim de çok sevdiğim bir oryantal tango: “Zehra”. Bayan Hikmet’in yorumuyla tanıyoruz aslında. Taner şarkıya yakışacak bir “Hawaii” tadı tuzu eklemiş yorumuna.

  1. Yeniden hayal edilen kadim figürler: The Black Power Tarot

    Le Guess Who? 2017 sırasında sergilenecek The Black Power Tarot’un yaratıcısı King Khan, bu eşsiz setin arkasında yatanları, ilhamlarını, seçim kriterlerini ve Michael James Eaton ile Alajandro Jodorowsky işbirliğini anlatıyor.

  2. Halil Altındere ve Das Art Project: Welcome to Homeland

    Halil Altındere'nin üç kıtaya yayılmış mülteci krizini ele alan üç işini bir arada yerleştiren Welcome to Homeland, 14 Eylül – 21 Ekim tarihleri arasında Cihangir Sadık Paşa Konağı'nda sergilendi. İstanbul'un pek bilinmeyen, metruk binalarını kısıtlı süreler için güncel sanat mekânlarına dönüştüren Das Art Project'in küratörlüğünü yaptığı Welcome to Homeland hakkında Halil Altındere ve Das Art Project üyeleriyle söyleştik.

  3. “Zaman her zaman çok şey öğretiyor”: EZGİ MOLA ve KALBEN (I)

    Şu sıralar yeni film ve yeni albüm heyecanı yaşayan iki arkadaş Ezgi Mola ve Kalben bir araya gelip, birbirlerine merak ettiklerini sordu ve ortaya mutlu olmanın yollarından, çocukluk travmalarına kadar uzanan kocaman bir sohbet çıktı.

  4. “Zaman her zaman çok şey öğretiyor”: EZGİ MOLA ve KALBEN (II)

  5. İnsan faktörünü müziğe dahil etmek: LIIMA & GRIZZLY BEAR

    Liima üyesi Casper Clausen ve Grizzly Bear üyeleri Chris Taylor ve Chris Bear, birlikte yaptıkları Avrupa turnesi sırasında Bant Mag. için müziklerinin yaratım süreçleri üzerine sohbete koyuldu.

  6. Taner Öngür tarafından doldurulmuş bir plak: Elektrik Gramofon

    Araştırmacı, yazar ve arşivci Gökhan Akçura, Taner Öngür’e telefonla bağlanarak yeni çalışması Elektrik Gramofon üzerine konuştu.

  7. Çizgilerle: Pharoah Sanders

    Le Guess Who? 2017 programının en heyecan verici isimlerinden biri olan efsanevi müzisyen Pharoah Sanders'ın kariyerine, Furkan 'Nuka' Birgün'ün illüstrasyonlarıyla bir bakış.

  8. Fransız Art Rock'dan Arap Synth Pop'una açılan tünel: Ahmed Fakroun

    Awedny ve Nisyan gibi iki funk harikası yaratmış, İngiltere’nin saygıdeğer prodüktörlerinden birisi olan Tommy Vance ile birlikte kayıtlar yapmış, Madonna’dan David Bowie’ye birçok etkileyici isimle beraber çalışmış olan Jean-Baptiste Mondino'nun hayranlığını kazanmış, kariyerine bir süre jön olarak devam etmiş ve artık herkesçe bilinen “Arap dünyasının Talking Heads’i” lakabını kazanmış bir sanatçı olan Fakroun'un global bir dinleyici kitlesini etkisi altına almış olduğu aşikâr.

  9. Şarkı şarkı: Jane Weaver “Modern Kosmology” albümü

    12 Kasım Pazar günü Le Guess Who? 2017 sahnesinde olacak Jane Weaver, Mayıs ayında yayınladığı Modern Kosmology albümüyle kitleler üzerindeki etkisini sürdürüyor. Weaver’a psikedelik pop harikası albümündeki 10 parça için 10 soru yönelttik. Yanıtları Ethem Onur Bilgiç resimledi.

  10. Yırtılan bir gerilimin sesleri: Ben Frost

    Geçtiğimiz günlerde Mute Records’dan çıkan son albümü The Centre Cannot Hold’un ertesinde ve Le Guess Who? performansının öncesinde 1 Kasım akşamı Salon İKSV’de çalmak üzere İstanbul’a gelen Frost’un geçmiş çalışmaları ve projelerine kısaca göz atıyoruz.

  11. Kürasyonun ifade ettiği söylemler: Jerusalem In My Heart

    Radwan Ghazi Moumneh, bu seneki Le Guess Who? festivalinin Jerusalem In My Heart tarafından oluşturulmuş programına dair yol gösterici detaylar ve ilginç hikâyeler anlatıyor.

  12. Çizgilerle: Linda Sharrock

    Le Guess Who? 2017'de Jerusalem In My Heart'ın konuğu olarak sahne alacak efsanevi müzisyen Linda Sharrock'ın kariyerinin satırbaşlarını, Deniz Pasha'nın illüstrasyonlarıyla hatırlıyoruz.

  13. Fırtına öncesi sessizlik: METZ

    Kanadalı vahşi noise rock üçlüsü METZ, diskografisinin üçüncü albümü Strange Peace’i Sub Pop etiketiyle yayınladı. Utrecht’te gerçekleşecek Le Guess Who? festivaline iki yıl sonra geri dönecek olan grubun solisti ve gitaristi Alex Edkins’le Steve Albini’nin ses mühendisliğini üstlendiği yeni albümü hakkında konuştuk.

  14. A’dan Z’ye: Liars

    Le Guess Who? kapsamında vereceği konserin ardından 1 Aralık’ta da Salon İKSV’de izleyeceğimiz Liars’ın yolculuğundan önemli karakterler, detaylar ve ilginç hikâyelere, A’dan Z’ye bakıyoruz.

  15. Değişebilen biçimler: EKİN FİL

    Le Guess Who? 2017’de Grouper’ın küratörlüğünü üstlendiği programın konuğu olarak sahne alacak Ekin Fil ile bu sene yayınladığı son albümü Ghosts Inside ve üretim dinamikleri üzerine bir sohbet.

  16. Julianna Barwick: Hayatımı değiştiren kadınlar

    Amerikalı sanatçı Juliana Barwick, küratörlüğünü Perfume Genius’ın üstlendiği program kapsamında Le Guess Who? izleyicisini büyülemeye hazırlanıyor. Kendi jenerasyonunun en özgün şarkı yazarlarından biri olan Barwick, hayatına farklı şekillerde dokunmuş ve ona ilham vermiş kadın sanatçıları anlatıyor.

  17. Çizgilerle: James Holden

    Bu seneki Le Guess Who? programının mucitlerinden biri olan James Holden, yeni albümü The Animal Spirits'le festivalin en ilgi çekici isimlerinden biri. Holden'ın heyecanla beklediğimiz performansı öncesinde, kariyerinden öne çıkan detaylara Sadi Güran'ın çizimleriyle bakıyoruz.

  18. Çizgilerle: Linton Kwesi Johnson

    Dub şairleri arasında bir ikon haline gelen Linton Kwesi Johnson'ın kariyerini Sedat Girgin'in illüstrasyonlarıyla gözden geçiriyoruz.

  19. Altın Gün’ün Türkiye’den favori psikedelik seçkisi

    21 Ekim’de Garaj’da İstanbul izleyicisiyle buluşan ve Le Guess Who? sahnesini Ahmed Fakroun ile paylaşmaya hazırlanan Hollanda menşeli psikedelik rock grubu Altın Gün’den, Türkiye’den en sevdiği 10 parçayı sıralamasını istedik.

  20. Le Guess Who? deneyimi

    Ben Shemie, Mario Batkovic ve Jessica Moss, önceki yıllarda Le Guess Who? festivalinde nasıl deneyimler kazandığını yazdı.

  21. Çizgilerle: William Basinski

    Deneysel müzik sahnesinin öncü isimlerinden William Basinski'nin müzikal yolculuğundan öne çıkan detayları, Burak Dak'ın çizimleriyle mercek altına alıyoruz.

  22. Beyaz perdede tehdit altındaki çürümüş aileler

    Yorgos Lanthimos’un çürümüş aile yapısının damarlarını kestiği, çok konuşulan yeni filmi The Killing of A Sacred Deer bu ay gösterime girerken, sinema tarihinin tehdit altındaki ailelerine göz gezdirmenin tam sırası.

  23. Söylemek mi daha iyi, yoksa ölmek mi?: Call Me By Your Name

    Kusursuz bir filmin ne tamamen orijinal bir hikâye, ne de sadece sıradışı bir görsel tecrübeden ibaret olamayacağını kanıtlarcasına, yalnızca ele aldığı öyküyü ona en uygun şekilde anlatmayı seçmiş, özel bir tecrübeyle karşı karşıyayız.

  24. Gerçeklik leş gibi kokunca büyüyü yaratmak kime kalır?: Körfez

    Emre Yeksan’ın 74. Venedik Film Festivali’nden dünya prömiyerini yapan ilk uzun metraj filmi Körfez, geçtiğimiz ay da Ulusal Yarışma kapsamında İstanbul prömiyerini gerçekleştirdi. Filmin 1 Aralık’ta başlayacak vizyon gösterimleri öncesinde Yeksan ile ilk filmi, senaryo süreci, İzmir ve büyülü gerçekçilik üzerine sohbet ettik.

  25. “Herkes gibi film sevmekle başladım”: Sarı Sıcak

    Yönetmen Fikret Reyhan, çocukluğunun geçtiği mekânlarda canlandırdığı ve 1 Aralık’ta vizyona gelecek ilk filmi Sarı Sıcak’ın, içindeki bundan sonra film yapma isteğini de alevlendirdiğini anlatıyor.

  26. Geçmişi Hatırlarken: 2010’lardan Amerika Sivil Haklar Mücadelesi Belgeselleri

    Le Guess Who? 2017 programındaki The Invaders belgesel gösterimi ve The Black Power Tarot sergisinden yola çıkarak 2010’larda yayınlanan etkileyici ve önemli Sivil Haklar Mücadelesi belgesellerini sıraladık.

  27. Mesafenin İçinden 1: KIVILCIM GÜNGÖRÜN

    Fotoğraf ve çeşitli disiplinler arasında üretim yapan sanatçı Kıvılcım Güngörün’ün “Mesafenin İçinden 1” sergisi, 25 Kasım’da Bant Mag. Havuz / Bina’da açılıyor. Güngörün’ün sadece bu sergi için çektiği ve geçtiğimiz birkaç aydır üzerinde çalıştığı fotoğraflarının yanı sıra yazdığı şiirler, dolaştığı yerlerde karşılaştığı çeşitli objeler ve bazı kolajlar da sergide görülebilecek. “Mesafenin İçinden 1” öncesi Kıvılcım Güngörün merak ettiklerimizi konuştuk.

  28. Tövbeler Tövbesi: ETHEM ONUR BİLGİÇ

    Bant Mag. dahil pek çok yayın ve projede sık sık işleriyle karşımıza çıkan Ethem Onur Bilgiç’in yeni sergisi “Tövbeler Tövbesi”, 28 Ekim cumartesi günü Bant Mag Havuz / Bina’da görücüye çıkıyor. Bilgiç’le günahları ve tövbeleri konu olan yeni sergisi, dijital ve “geleneksel” çalışmanın farkları ve sürekli izinsiz kullanılan işleri üzerine kısa kısa sohbet ettik.

  29. Ortama yaraşır posterler yaratma tutkusu: Le Gig Poster?

    Le Guess Who? festivali kapsamında bu sene beşincisi gerçekleşecek Le Gig Poster? sergisinin yaratıcısı sanatçı Joris Diks, geçmişten günümüze bu poster deneyimini anlatıyor.

  30. Diyarbakır’daki genç sanatçıların yeni alanı: Loading

    Diyarbakır’da açılan yeni sanat alanı Loading’in Deniz Aktaş, Erkan Özgen, Şener Özmen, Cengiz Tekin’den oluşan ekibi, en önemli derdin ayakta durma çabaları olduğunu vurguluyor.

  31. Künye