/dergi/no-60/zaman-her-zaman-cok-sey-ogretiyor-ezgi-mola-ve-kalben-i/
192254

Şu sıralar yeni film ve yeni albüm heyecanı yaşayan iki arkadaş Ezgi Mola ve Kalben bir araya gelip, birbirlerine merak ettiklerini sordu ve ortaya mutlu olmanın yollarından, çocukluk travmalarına kadar uzanan kocaman bir sohbet çıktı.


Image

“HANİ BAZEN BİRİLERİYLE AYNI ŞEYLERE GÜLDÜĞÜNÜ, AYNI ŞEYLERİN SENİ DE HÜZÜNLENDİRDİĞİNİ FARK ETTİĞİN VE BUNA HEYECANLANDIĞIN O AN VARDIR YA, O AN BENCE DÜNYANIN EN KIYMETLİ ANI.” – Ezgi Mola

KALBEN: Güzel Ezgi, öncelikle ben hemen Maide karakterini sorarak başlamak istiyorum, çünkü uzun zamandır komedi anlamında beni heyecanlandıran, benim kendi gerçeğime ve yaşadığım toprağın gerçeğine ve şu an dünyaya karşı almak istediğim tavra çok yakın bulduğum bu karakterin yolculuğu, onu nasıl ortaya çıkardığın ve onun bağlanacağı o dünya güzeli filminiz… Bunları bizim için anlatır mısın?
EZGİ MOLA: Nasıl ortaya çıktı… Aslında çok garip, çok tesadüfi bir şekilde oldu bu film Kalben. Arkadaşlarım da olan senarist Serkan Altuniğne ve yönetmen Caner Özyurtlu’yla bir iş için bir araya geldik ve bir film üzerinde çalışmaya başladık. Ama cast’ı biraz zor bir filmdi ve bir türlü başlayamıyorduk o yüzden çekimlere. Ben de bir yandan Serkan’a dedim ki, “Sevdiğimiz herkes çalışıyor, keşke şöyle çok oyunculu olmayan benim size anlattığım gibi bir hikaye çeksek.” Filmle ilgili de en istekli görünen ve program olarak da durumu en müsait olan bendim zira. Böyle bir altın günü teyzesi gibi bir karakter olsa dedim. Altın günleriyle çok meşhur bir kadın ve o altın günlerinden birinde altınları çalınıyor ve evine çağırdığı tüm altın günü kadınlarını tek tek zanlı olarak görerek tek tek peşlerine düşüyor filan… Bunun üzerine Serkan da Caner de heyecanlandı bu fikre. Serkan Altuniğne ve Çağdaş Dinç hızlıca girişti ve bir buçuk ay içinde son revizyonlu hali elimizdeydi senaryonun. Haziran gibi konuşmuştuk, Ağustos ortası gibi bitmişti senaryo.

KALBEN: Ne kadar da hızlı.
EZGİ: Aynen öyle. Bu yazım süreci, benim de dahil olmam filan hiç tecrübe ettiğim bir şey olmamakla birlikte bana da büyük heyecan verdi. Çünkü söylediğim şeyler onların da hoşuna gitmeseydi yapılacak şeyler değildi. Sadece ben öyle istiyorum diye öyle olmadı. Çünkü ortada bir sürü senaryo yazmış ve her filmi de izlenen, reaksiyon alan, aynı zamanda çizdiği karikatürleriyle de çok beğenilen bir adam var, diğer yanda uzunca yıllar oyunculuk tecrübesi de olan Caner var. Hem işin yönetmenlik tarafında, hem yapımcı tarafında genç yaşına rağmen bir sürü tecrübesi olan biri. Üçümüz de birbirimizi hakikaten daha da çok sevdik tüm süreç içinde. Hani bazen birileriyle aynı şeylere güldüğünü, aynı şeylerin seni de hüzünlendirdiğini fark ettiğin ve buna heyecanlandığın o an vardır ya, o an bence dünyanın en kıymetli anı.

KALBEN: Tanıdık bulursun…
EZGİ: Evet. Aynen öyle ve ben onunkini sevdim o da benimkileri sevdi, yargılamadı, hor görmedi dersin ya…

KALBEN: Birlikte üretebileceğin insan, yabancın değil…
EZGİ: Evet, biz bunu çok net hissettik bence. Bu arada ben Serkan’la çok çok eski tanışıyorum. Biz 2007 yılında Kolay Gelsin diye bir doğaçlama sitcom yapmıştık.

KALBEN: Biliyorum, bir süre devam etmişti. Çok güzel bir projeydi.
EZGİ: Beş bölüm yayınlanmıştı sadece ve Serkan onun yaratıcı ekibindeydi, işin başlıklarını belirleyen ekipteydi. Oradan beridir de on yıldır tanışıyoruz zaten ve kurulan hayaller gerçek oldu ve yollar bir anda tam anlamıyla kesişti… Bu şekilde Eylül’ün 18’inde kayıt dedik ve filmi çektik yaklaşık bir ayda. 16 Ekim’de de bitti.

KALBEN: Kaç kişilik bir ekip çalıştı sette?
EZGİ: Yaklaşık yetmiş kişiydik ve bence çok güzel bir ekipti.

KALBEN: Önemli olan şey bu zaten.
EZGİ: Evet, bence şansım da yaver gidiyor. Kolektif bir iş yapıyoruz ve ben orada bütün ekip arkadaşlarımla göz göze gelip temas kurduğumda, bir oyuncu olarak daha iyi oynayabildiğimi hissediyorum. Bunun önemine çok inanıyorum. Doğaçlamaya çok müsait bir set oldu. Ben de ilk kez tip komedisi yaptığım için çok heyecanlıydım ve aslında epey de zorlandım ama cidden yolunda ilerledi her şey. Sosyal medyadaki dönüşlerden de anladığım kadarıyla insanlar da eğleniyor.

KALBEN: Kesinlikle ben de çok gülüyorum videolara. Bu arada karakterin adını sen mi koydun?
EZGİ: Birlikte karar verdik. Hep birlikte. Bir sürü isim geldi aklımıza.

KALBEN: Çünkü müthiş bir ismi var o yüzden…
EZGİ: Ya gerçekten mi? Bir de bazı kadınlar konuşurken böyle şey yaparlar, Ma-i-de, böyle bastırırlar buna. Hani söyleme gereği duyarlar bunu.

KALBEN: Peki sen Maide’yi böyle yıllardır tanıdığın biri gibi mi hissediyorsun?
EZGİ: Kesinlikle!

BİZ KENDİMİZİ RAHAT VE GERÇEKTEN OLDUĞU GİBİ ANLATABİLDİĞİMİZDE, BİZDEN NEFRET ETMESİ GEREKEN KİŞİNİN NEFRET ETMESİ DE HOŞ BİR ŞEY OLABİLİYOR.” – Kalben

KALBEN: Bu senin ilk karakter komedin olacak ve bence çok iyi bir komedyensin, çok sıcak, çok gerçek, çok doğru yerlere algıyı yönlendirebilen, çok doğru laflarla ve mimiklerle ve vücut dilinle… Bütününle sen çok güzel bir komedyensin ve senin kadın olman beni iki kere gıdıklıyor. Kadın olup bu kadar rahat komedini yapman, hiçbir zaman kadınlara yapıştırılan etiketlerin üzerinden bir şeyi umursamadan, Ezgi olarak, sen olarak, insanlığınca komedi yapman muhteşem bir şey.
EZGİ: Ya çok sağ ol Kalben. Çünkü bence biz bunu düşündüğümüzde kendimizi kısıtlamaya başlıyoruz. Çünkü bizi sorgulayan şeyleri, yani bizi sorgulama ihtimali olan gözleri düşündüğümüzde zaten biraz onu çağırmaya da başlıyoruz. Ama biz bunu sorgulamadan, kendi niyetimiz doğrultusunda adım attığımızda, olaylar daha rahat ilerliyor sanırım. Beni de kimse sorgulamadı ya da yargılamadı bu yüzden. Demek ki kendimi anlatabilmişim. Zaten derdim hep bu oldu. Acaba ben derdimi anlatabiliyor muyum?

KALBEN: Biz kendimizi rahat ve gerçekten olduğu gibi anlatabildiğimizde, bizden nefret etmesi gereken kişinin nefret etmesi de hoş bir şey olabiliyor.
EZGİ: Aynen öyle!

KALBEN: Tam o insan nefret etmeliydi diyorsun…
EZGİ: Kesinlikle! Çünkü ben de senin yazdığın şarkıya ya da sosyal medyada girdiğin bir postun altındaki yazıya baktığımda aynı şeyi görüyorum. Farklı bir üslupla söylediğinde çok tepki alabilecek bir şeyi, sen o kadar güzel anlatıyorsun ki, muhalefet edecek kişi de edemiyor.

KALBEN: Mühim olan saygı ilişkisi.
EZGİ: Evet yani, bunu uslübumuzla, kurduğumuz ilişkiyle, o tonla anlatabilmek bence önemli olan. Sen de bence harika cümlelerle ve çok doğru bir duyguyla ifade ediyorsun kendini. O yüzden şarkına da o şekilde sirayet ettiğini düşünüyorum. Seni dinleyen ve seyreden seyirciyle de öyle bir ilişki kurduğunu, doğru anlaşıldığını, doğru anlatabildiğini ve seni doğru anladıklarını da kesinlikle hissedebiliyorum.

KALBEN: Ben de hissediyorum.
EZGİ: Gerçekten her şey senin bahsettiğin ve çizdiğin çiçek gibi.

KALBEN: Evet, ne kadar güzel dedin, çiçek gibi…
EZGİ: Peki esas sen anlat, ikinci albüm çıktı… Nasıl gidiyor?

KALBEN: İkinci albümün çıkması bizi çok mutlu etti ve çok rahatlattı ve çok büyük bir sevgi gördük cevaben; o da böyle içimize nefes oldu. Şimdi provalarımızı yapacağız, konserler için çok yükseğiz.
EZGİ: Yine bütün Türkiye’yi gezeceksin.

KALBEN: Tabii. Biz şu an konserlerde birlikte söyleyebileceğimiz şarkı sayısı fazlalaşsın istiyoruz. Çok çok daha fazla bizim şarkılarımız olsun, çok çok daha fazla paylaştığımız şey olsun. Hüznümüzü dans ederek atalım, birlikte üzülelim, birlikte mutlu olalım. O yüzden ben albümü yine böyle bir tuğlamız vardı, ona yeni bir tuğla ekledik diye görüyorum ama bu çok daha özgür, çok daha cesur, çok daha bize ait bir albüm. O yüzden tadı da başka olacak. Şimdiden onu hissediyorum yani.

“BU DİJİTAL KÜLTÜRLE BİRLİKTE MÜZİĞİN ÇOK DAHA NİŞ, ÇOK DAHA KÜÇÜK ALANLARDA VAR OLABİLECEĞİ, ÇOK DAHA SICAK VE MÜZİK DİNLEYİCİSİYLE MÜZİK YAPANLARIN ARASINDAKİ BAĞIN, İÇKİ VE GECE HAYATI ÜZERİNDEN DÖNMEK DURUMUNDA OLMADIĞINI ORTAYA KOYAN YENİ BİR KANAL OLUŞTU.” – Kalben 

Image

EZGİ: Kalben, ben ilk başta, bir önceki albüm çıktığında senin ev konserleri yaptığını duymuştum. Kayıtları izlemiştim. Ev konseri fikri de zaten bence çok zekice. Benim çok bilmediğim bir şeydi, belki de çok biliniyor…

KALBEN: Çok bilinmiyor aslında.
EZGİ: Öyle mi? Ben çok bilmiyordum ama bana çok sıcak geldi. Bu iş nasıl başladı? Albüm safhasına nasıl gelindi?

KALBEN: Şöyle… Ben Sofar’ın küresel ev konserleri zincirinin önce İstanbul sonra Ankara ayağında çaldım. Sofar tabii müziğin dijital devrimiyle de çok ilintili bir şey. Artık bildiğin gibi evimizde minik bir kayıt yapıyoruz, Soundcloud gibi, YouTube gibi mecralara yükleyebiliyoruz ya da daha akıllıysak gidiyoruz Spotify’la konuşuyoruz, iTunes’la konuşuyoruz, kendi anlaşmalarımızı yapıyoruz filan, yeni bir çağ geldi. Henüz bizim ülkemizde telif haklarının bilinmediği bir çağ bu ama bence on yıl içinde, yirmi yıl içinde giderek daha da fazla öğreniyor olacağız. Bu dijital kültürle birlikte müziğin çok daha niş, çok daha küçük alanlarda var olabileceği, ille herkesin stadyumlarda büyük büyük konserler verilen, 300 bin dolarlık sahnelerin kurulduğu değil, çok daha küçük, çok daha sıcak, çok daha müziğin ham olarak dinleyiciye ulaşabildiği ve müzik dinleyicisiyle müzik yapanların arasındaki bağın, içki ve gece hayatı üzerinden dönmek durumunda olmadığını ortaya koyan yeni bir kanal oluştu.
EZGİ: Ben bu minimal durumu çok samimi buluyorum. Yani birini ulaşılabilir, dokunabilir bir noktaya getirmesi bu işin, çok şahane bir şey. Peki esas patlama albümle birlikte oldu yanlış bilmiyorsam. Öyle değil mi?

KALBEN: Albümden önce İstanbul, Eskişehir, Ankara gibi büyük şehirlerde konser veriyorduk ve hakkımızda güzel haberler yayınlanıyordu ve bir kitlemiz vardı. Albümle birlikte televizyon ve radyolar da başladı. Radyolar hatta şimdi ikinci albümü daha çok destekliyorlar sağ olsunlar. İlk albümde önce herkesin bir uzaktan bakma tavrı oluyor aslında. Ben de zaten çok kolay adapte olan biri değilim. Benim de televizyona ve radyoya biraz uzaktan bakma halim oldu, çünkü ben de sana onu soracaktım, yaptığım şeyle ön planda olmayı seviyorum, yüzümle değil ya da çıktığım bir mekândan ya da yaşadığım hayat tarzıyla değil. Mesela sen de rahatça yürüyebiliyor musun, dolaşabiliyor musun? Çıkabiliyor musun rahat rahat… Ezgi Mola’nın hayatı nasıl mesela?
EZGİ: Ben her yere girip çıkabiliyorum.

KALBEN: Evet, sen işini severek yapan, bir şeyler üreten ve bunu insanlarla sıcak bir şekilde paylaşan birisin ve biri seni görüp geliyordur sokakta yanına, yürürken yolda fotoğraflar, sohbetler filan?
EZGİ: Oluyor ama bu senin de başına geliyordur.

KALBEN: Ama bu günlük hayatın bir parçası zaten. Ben mesela hep yabancılarla konuşmak istemişimdir. Hep aslında birileriyle gülümseyerek selamlaşmak istemişimdir. Çok hoşuma gidiyor, bir kız mesela usulca bana selam veriyor, sanki gizli bir örgütümüz var gibi, ben de ona selam veriyorum filan. İşte bir kız geliyor fotoğraf çekebilir miyiz diyor, tabii ki filan deyip hemen alıp çekiyorum, bu zaten tatlı bir durum.
EZGİ: Tabii ki canım, kesinlikle. Bir de şöyle bir şey var, insan adını koyamasa da, bence hayatta bir beklentisi oluşmaya başlamışsa küçük yaşta, çünkü bende başlamış ama ben farkında değilmişim. Beklentim, kendimi izletmek ve emin olun şimdi sıkılıyor olabilirsiniz ama valla aslında ben bunun daha iyisini yapabilirim duygusuyla geçmiş benim ömrüm. Onu fark ediyorum. Sadece bence en büyük talihsizliğim bunu anlatırken çok hırçın bir yerdeymişim küçük yaşlarda.

KALBEN: Ben de öyleydim, 20’li yaşlar… Daha öncesi de çok kötü.
EZGİ: 20’ler ve mesela benim bahsettiğim baya 10’lu yaşlar.

KALBEN: Ah ben dört yaşında annemi iten kızı dövmüşüm, anaokulunda. Bırak hırçınlığı anlatma bana.
EZGİ: Bende de severken, öldüresiye bir sevme durumu, farkında olmadan.

KALBEN: Elmayra gibi?
EZGİ: Aslında çok öyle de değil. Mesela bir oyun oynanıyorsa, birazcık böyle ötelenen bir çocukmuşum. Bu oyun oynanırken Tamam bu hırsız olsun, biz polis oluruz diyorlarmış. Ben hırsızsam, hırsızlığı görürsünüz siz deyip, herkesi ite kaka oynuyordum!

KALBEN: Aynısı bende de vardı. Mesela gidip onların eşyalarını alıp gizlice kömürlüğe atardım benimle arkadaşlık etmiyorlar diye. Hepimiz çeşmeye koşacağız derlerdi, ben koşmaya başlardım, onlar durup bana kahkahalarla gülerlerdi. Niye? İşte sadece notlarım biraz daha iyi diye belki…
EZGİ: Benim notlarım da iyi değildi mesela… Benim elle tutulur bir yanım hiçbir şekilde yoktu (gülüşmeler).

KALBEN: Bak ne güzel, demek ki, annem beni öyle kandırıyormuş senin notların yüksek yavrum diye. Peki çocukluğunda öteki hissettiğin oldu mu?
EZGİ: Hep!

KALBEN: Bu kaç yıl sürdü sence?
EZGİ: Zaman zaman hâlâ sürüyor bence.

KALBEN: Bunun kazandıklarınla, elde ettiklerinle, paylaştıklarınla hiç alakası olmuyor mu?
EZGİ: Yok. Bunun sadece, dünyada kendi varoluşumu hissettiğim yerle alakası var.

KALBEN: Bu senin tatlı varoluş krizin gibi.
EZGİ: Evet.

KALBEN: İkimize özgü bir şey bu mesela, ya ben var ya seni çok seviyorum!
EZGİ: Benim bir dövmem vardır ensemde… Böyle 5-6 yaşlarında, teyzemlerin yazlığına giderken, kendi elimi camdan çıkartıp rüzgarın şişirdiği elime baka baka, Aaa ben varım… Aaa varım ben… Ben varım… diye üst üste söylemiştim ve çok korkmuştum. Hâlâ o korku beni sarıyor. Biz varız ya! Ve konuşuyoruz şu an gibi bir yabancılaşma yaşıyordum. Ve bunu beş yaşında sorguladığını düşün… Çok korkuyordum bundan ve kendimi o korkuyla o kadar haz alır buluyordum. Yıllar sonra konservatuvar sınavını kazandım ve Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ne girdim, -kulakları çınlasın- Erol Keskin hocamız tai chi chuan dersi veriyordu. Böyle bir tane aynalı bir salonumuz vardı orada, barın önünde, Erol Hoca böyle yaptı, Derse başlamadan önce herkes ellerini kaldırsın ve var olduğunu hissetsin dedi. O kadar unutmuştum ki… 15 yıl sonra yeniden hatırladım bunu. Elimi kaldırdım ve inanamadım. Ben bunu bir daha hiç unutmak istemiyorum. Bunu her dakika görmeyeceğim ama unutmamama yardımcı olacak bir yerde saklamak istiyorum dedim ve enseme yazdırdım (Ben Varım dövmesini gösteriyor).

KALBEN: Çok güzel olmuş ya…
EZGİ: Bu ötekileşme ya da kendini başka hissetme hikâyesi bence aslında hepimizde var. Ergenken, beni kimse anlamıyor diyoruz, 60 yaşındayken Ohoo sen nereden anlayacaksın ki onu canım benim yapıyoruz, 30 yaşındayken çocuğumuza, Sen de anne ol görürsün diyoruz ama bir şekilde ne anlatabiliyoruz, ne de anlayabiliyoruz… Çaba sarfediyor muyuz? Orası da muğlak bence birazcık. Ben herkesten önce bunu kendime soruyorum aslında, peki çaba sarfettin mi? Yani bence bununla yüzleşmek aslında çok sert ama öte yandan da çok büyük bir huzur. Evet abi yani, öyle olmayabiliyor. Belki de sen anlatamadın Ezgi…

Image

KALBEN: Evet, evrenin merkezinde olan sen değilsin, dünyanın en önemli durumu senin başına gelen durum değil, sen şanssız, bahtsız, talihsiz biri değilsin. Dünyada aynı anda milyarlarca hikâye akıp gidiyor ve onların arasında çok karanlık, çok zor olan hikâyeler var.
EZGİ: Aynen öyle, bu da böyle bir hikâye.

KALBEN: Ve bak, olabildiğince de aydınlık bir hikâye aslında yani.
EZGİ: Kesinlikle öyle. Yani bu bir döngü.

KALBEN: Çünkü çaban var. Daha da iyi bir insan, daha da mutlu bir insan olup etrafındaki insanlara öncelikle onları güldürebildiğin bir dünya vaat ediyorsun, bu çok güzel bir şey.
EZGİ: Yani bilmiyorum. Bence bunu sen de yapıyorsun. En şiddet dolu olayın altına bir yazı yazıyorsun ve diyorsun ki aslında, ben böyle anlıyorum bunu, herkes istediği gibi okusun.

KALBEN: Herkes bir şekilde anlamış oluyor anlattığın hikâyeyi. Galiba kıymetli olan şey hikâyelerle ilgili olan, o şarkıların da hikâyelerini ben o yüzden hiç anlatmıyorum mesela. Çünkü dinleyici mutlaka kendi hikâyesini bulup, o şarkıyla o şekilde bir yola çıkacak; ben niye ona, “Ben bu şarkıda bir gün bir durumun içindeydim” filan diyeyim… Onu yapmayı sevmiyorum.
EZGİ: Ya da bir hikâye gelir herkesle paylaşmak istersin, o başka bir durum.

KALBEN: O bambaşka evet… Ama bazıları bana kalsın.

“SENİN ALBÜMÜN BANA BİR ROMAN GİBİ DE GELİYOR. HEPSİNİN BİRBİRİYLE PARALEL VE AYNI OLDAN GEÇEN KARAKTERLERİ OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM.” –  Ezgi Mola

EZGİ: Doğru… Peki mesela ben senden hızla yeni albüm haberi aldığımda hiç şaşırmadım. Hatta ben senin dördüncü albümüne kadar birçok şarkının defterinde olduğunu da düşünüyorum. Çünkü senin yazmayı sevdiğini ve o sevdiğin şeyi de zaten aslında bizden gizli demeyeyim de, bizim haberimiz olmadan kafanda albümleştirdiğini de düşünüyorum. Bilmiyorum doğru mu yanlış mı ama böyle bir intiba bıraktın. Çünkü sen hayatın içinde bu döngüyü devam ettiriyorsun gibi geliyor bana. Sanki o defteri açsan, yok ya dört değil yedi albüm de çıkarmış diyebileceğimiz bir sürü yazı var. Çünkü senin albümün bana bir roman gibi de geliyor. Hepsinin birbiriyle paralel ve aynı yoldan geçen karakterleri olduğunu düşünüyorum. Aslında bu onu görmüştü ve oradan ona gitmişti.

KALBEN: Ne güzel diyorsun.
EZGİ: Sanki bir kitap gibi, devamı da varmış gibi geliyor. Mesela atıyorum, “Saçlar”la “Sadece”yi birbiriyle o kadar özdeşleştiriyorum ki, çok farklı sözleri varmış gibi gelse de.

KALBEN: Aynı şarkılar aslında birbirleriyle.
EZGİ: Ama o ruh hali, sendeki aynı dönemin şarkıları gibi geliyor.

KALBEN: Onu yaşadıktan sonra öyle olan biri gibi.
EZGİ: Ulan istediğim şey çok basitti gerizekalı dediğin adam, bir taraftan ben olsam ben de bana bunu yapmazdım diyor sanki aynı anda.

KALBEN: Çünkü aradan bir zaman geçiyor mesela, o şarkıyla diğer şarkıyı yazmamın arasında üç yıl var ve zaman her zaman çok şey öğretiyor, bunu diyorum. Şarkılara da öğretiyor, şarkı yazma biçimine öğretiyor, hislerine öğretiyor.
EZGİ: Peki bunca şeyin yanında Uluslararası İlişkiler’i bitirmişsin Bilkent’te?

KALBEN: Bitirdim evet, ben de nasıl oldu bilmiyorum.
EZGİ: Nasıl karar verdin Uluslararası İlişkiler okumaya?

KALBEN: Şöyle Ezgi, benim rahmetli annem hep bir diploman olsun, Bu ülkede sanatçı olunmaz, ben resim öğretmeni oldum, ressam olmak isterken diye bana kendi yolculuğunu anlatıyordu. İki yıllık konservatuvar eğitimi vardı rahmetlinin ama hocasıyla yaşadığı bir durumdan ötürü ayrılıyor. Hep böyle kırık dökük bir sanat geçmişi var annemin. Babam da hep şarkı söylemiş mesela ama asker. Türk Sanat Musikisi âşığı, şiir yazan bir adam ama bir taraftan asker. Çünkü para kazanmaları gerekiyor ve biri öğretmen oluyor, biri asker oluyor. Benim kesinlikle onların o ruhlarından bir şey alıp da, yanlış yola sapmamı istemediler. Yani aman düz bir mesleği olsun, aman diploması olsun, maaşı olsun, sigortası olsun Kalben’in ama bir yandan da işte kitaplar alıyorlar, enstrümanlar alıyorlar; kendilerine kıyafet almıyorlar bana boyama kalemi alıyorlar, resim defteri alıyorlar. Yani tutarsızlar aslında. Hem beni o anlamda çok doyuruyorlar, hem de aman diyorlar.
EZGİ: Ya da belki de çok tutarlılar.

KALBEN: Belki de… Belki de hem benim yolumu açıyorlar, hem de korkuyorlar, yazık anne baba olmak da çok korkutucu bir deneyim. Şimdi çok yakınımda anne baba olan dostlarımı gördükçe anlıyorum, çok zor gerçekten. Kendi çocukluğuma dönüp bunu söylemek isterdim, onlar için de çok zor, sen onları kurtaramazsın ama onlar da seni kurtaramaz, rahat olun demek isterdim. Sonracığıma ben Hukuk çok istiyorum esasen ama Hukuk bursluyu bir puanla kaçırıyorum o yüzden Uluslararası İlişkiler’e giriyorum. Aslında tamamen bir katakulli.
EZGİ: Ama çok ilginç, şimdi diyorsun ki, diplomam olsun… Şimdi kendimi düşünüyorum, bana da aynı şeyler söylendi ama benim herhangi bir bölümü kazanmam onlar için yeterli olacaktı, o kadar ümitsizlerdi ki… Sen Uluslararası İlişkiler bölümünü kazanıyorsun ve belli ki okul hayatı başarılı geçen bir öğrenci olmalısın.

KALBEN: Liseden birinci olarak mezun oldum zaten. Lise başkanı filandım ama hüzünlü bir ergenlik tabii ki.
EZGİ: Ergenliğin kendisi hüzünlü değil mi?

KALBEN: Çok şiir okunan, çok Portishead dinlenen, çok gitar çalınan, çok arkadaşsız kalınan, çok böyle herkes herkesle sen uzaklarda, tam bir ötekiydim kendi içimde. Yani zaten gözlükler, kilo, vücutla nasıl baş edeceğini bilmeme hali de hiç yardımcı olmuyor, özellikle genç bir kızsan. Türk toplumunda annenin öğretileri de hiç yardımcı olmuyor, tabii ki biraz paranoyak oluyorsun yaşadığın hayata ve topluma karşı. Sonrasında işte üniversiteye gittim, üniversite de genellikle özgürlüğümü keşfetme süreciydi. Biz bir kız yurduyduk, ful feminizm, gözümüzde gotik makyajlar, on kız bir yere gidiyoruz, sabaha kadar orada müzik dinliyoruz, dans ediyoruz, sabah servisi beklemek için bir bankamatiğe hepimiz giriyoruz üşüyerek, bankamatikte sigaramızı, kolamızı ya da kahvemizi içip servisle yine okula dön, derse gir. Öyle bir inanılmaz kadın dostluğunun öne çıktığı, birçok kadından çok kıymetli şey öğrendiğim ve ders çalışmayı öğrendiğim ve işte sorumluluk almayı öğrendiğim, insanlara adapte olmayı öğrendiğim bir dönem oldu. Sonra yüksek lisansımı da Ankara’da yaptım çünkü Ankara’yı ben çok seviyordum gerçekten. O soğukluğunu çok severim, uzaklığını çok severim, veresiye kültürü hâlâ vardı ben varken, şu an yok belki de, çok severim. İnanılmaz ucuza harika ev döşersin Ankara’da, Ankara’daki evlerimi çok severim. Rahmetli annem Ankara’da 31-32 yaşına kadar yaşamış, onunla o aynı şeyleri paylaşmayı severim…

“BAZI YAKINLIKLAR BENİM İÇİN ZAMAN ALDI HAYATTA. ÇOK SEVDİĞİM İNSANLARA KENDİNİ GÖSTEREBİLMEM… İSTEDİĞİM ŞEYLERİ ÇOK KESKİN OLARAK ORTAYA KOYDUĞUMU, ONLAR OLMADIĞINDA ÇOK KESKİN OLARAK HAYATTAN NEFRET EDİP UZAKLAŞTIĞIM YILLARIM OLDU.” – Kalben

Image

EZGİ: Ailen İstanbul’daydı, sen okul için Ankara’ya gittin.

KALBEN: Ben hiç İstanbullu olmadım. Annemle babam zaten işleri gereği hep başka şehirlerde yaşamışlar ama mesela benim doğum yerim İskenderun, sonra Edremit, Balıkesir’de büyüdüm, sonra 9 yaşımdayken İzmir’e gittik, ben daha iyi bir eğitim alıyım diye. Lise sona kadar oradaydık. Sonra ben, gidiyorum sizinle asla yaşamam, deyip o asilik ve ergenlikle Ankara’ya attım kendimi. Abim de oradaydı, çok sevdiğim bir abim var.
EZGİ: Aranızda 14 yaş varmış.

KALBEN: 14 yaş var aynen. Abimin peşinden işte oraya gittim ama bazen sevdiklerinle uzun yıllar aynı şehirde yaşıyorsun ama görüşemiyorsun. Onu da yaşadık mesela. Aynı şehirdeydik ama görüşemedik abimle. Şimdi çok daha yakınız mesela. Bazı yakınlıklar benim için zaman aldı hayatta. Çok sevdiğim insanlara kendini gösterebilmem, dediğin gibi hırçın ve korkutucu taraflarım oldu, böyle istediğim şeyleri çok keskin olarak ortaya koyduğumu, onlar olmadığında çok keskin olarak hayattan nefret edip uzaklaştığım yıllarım oldu. Çok özgüvensiz, çok mutsuz, insanların mutluluklarından haz etmediğim, çok sarkastik ve kinayeli olduğum mutluluğa karşı, değerlere karşı mesafeli olduğum yıllarım oldu. Ankara’da öyle asi asi, nihilist nihilist yıllardan sonra baktım iş bulamıyorum. Yüksek lisans da bitti, artık iş bulmam lazım ama bulamıyorum.
EZGİ: Bu arada parantez açacağım, kaç yaşından beri gitar çalıyorsun?

KALBEN: 14.
EZGİ: Bayağı liseden beri gitar da çalıyorsun.

KALBEN: Aynen. Ama hâlâ da o kadar akord bilirim, o kadar çalabilirim. Mesela kendimi sadece bestelemek istediğim şarkılar kadar geliştirmişimdir. Gitarla bir hırsım olmadı, daha dün dedim, acaba klavyeye geri mi dönsem?
EZGİ: Gerçekten klavye çalıyor musun?

KALBEN: Ta çocukluğumda annemin bana ilk aldığı enstrüman bir klavye ve ona tapıyordum Ezgi. Onun tozunu parmaklarımı yalayıp temizliyordum, oktavlarını filan. Kılıfına koyuyordum böyle örtüsünü serip. Ama nitekim hayat öyle bir şey ki, onu 25 yaşındayken Ankara’da bir evde bırakıp, o evden kaçarcasına taşındım mesela. O klavyeye yıllarca hiç dokunmamıştım onu terk ettiğimde. Çok sevdiğim şeylerle bağımın koptuğu çok depresif, dünyadan çok koptuğum yıllarım olmuş, şimdi geri dönüp bakınca görüyorum. Çünkü hani bir şeyleri kaybediyorsun, çok sevdiğin insanları kaybediyorsun, gençlik giriyor işin içine, birçok şeyi aynı anda öğreniyorsun, fatura ödemeyi öğreniyorsun, kira ödemeyi öğreniyorsun, ev çekip çevirmeyi öğreniyorsun, arkadaş kazığı yiyorsun, birileriyle tanışıyorsun, kendi bedeninle kendi cinsinin kurallarını öğrenmeye başlıyorsun, o kurallara isyan etmeye çalışıyorsun, her seferinde başına balyoz geliyor, başka sıfatlarla karşılaşıyorsun, o sıfatları reddediyorsun filan, upuzun bir yolculuk yani. Canım çok sıkılmış o arada, onu fark ediyorum. Sonra Ankara’dan kalktım İstanbul’a geldim. Rahmetli beni İstanbul Galatasaray Hukuk’u, Boğaziçi’ni kazanmış olmama rağmen yollamamıştı. Hiç sevmez İstanbul’u. O yüzden bana İstanbul yasaktı. Ben Ankara’nın kanı tamamen tükenene kadar, İstanbul’a hiç gelmedim yani, çok korkuyordum. Ne güzel anlatıyorsun işte sen mesela, diyorsun ya, bir şeyleri ben 15-16 yaşında biliyordum diyorsun, ben 15-16 yaşında gidemiyorum, nasıl göndermezsiniz diye bağırmayı biliyordum yani. Hakkımı aramakmış, çok sevdiğim bir şeyin peşinde koşmakmış, tuttuğunu koparmış bende çok yeni gelişen durumlar yani.
EZGİ: Ama tabii ki onlar aldığın ya da sana verilen sorumlulukla mecburiyetten de gelişebiliyor. Belki ne güzel dediğin şey, dışarıdan bakıldığında öyle gibi gözükse de, içinde bulunduğun durum seni mecbur bırakıyor. Senin başka çaren olmuyor.

KALBEN: Evet, olmuyor. Çok sevdiğin birini kıramıyorsan, kırmıyorsun işte…
EZGİ: Evet ya da onu herkes senden bekliyorsa ve yaşın onun için sorgulanmıyorsa sen yapmak zorundasın. Demek ki benim yapmam lazım, bunun başka bir yolu yok, herkes bana bakıyor çünkü diyorsun ve onu sen yapıyorsun.

“ÇOCUKLUĞUMLA ÇOK YAŞAN BİR İNSANIM, HÂLÂ ÖYLE, İNANILMAZ DERECEDE ORADAYIM VE ORADAN ÇIKMAK İSTEMİYORUM.”– Ezgi Mola

KALBEN: Hayallerinle ilgili bir şey sormak istiyorum sana. Sen hayallerine çok erken sahip çıkmış biriyim diyebiliyorsun gibi geliyor bana. Bunu diyebiliyor musun?
EZGİ: Galiba diyebilirim Kalben. Çünkü hani dedim ya çocuk yaşta da bunu yapmak istediğimi biliyordum, adını bilmesem de.

KALBEN: Adını bilmesen de, Ezgi’nin anlatmak istediği, göstermek istediği bir şey var ve bunu ben göstereceğim diyorsun.
EZGİ: Kesinlikle. Benimle dalga geçildiğinde o küçük yaşta, neden acaba böyle yaptı ki diyordum, çünkü anlamadığımı düşünüyor ve hâlâ devam ediyor… Şunu çok net hatırlıyorum, çocukluğumla çok yaşayan bir insanım hâlâ öyle, inanılmaz derecede oradayım ve oradan çıkmak istemiyorum.

KALBEN: Ben de öyleyim ve ben de çıkmak istemiyorum. Orada çok malzeme var yani.
EZGİ: Bence en derin acı da orada, en saf mutluluk da orada ve böyle şey oluyorum. 5-6 yaşında kafamı sevdiğinde ya da şimdi birisi bir çocuğa yaptığında böyle çok kızarak bakıyorum, bir saniye, bunu yapamazsın.

KALBEN: Çünkü çocuğun hiç hoşuna gitmiyor büyük ihtimal.
EZGİ: Evet ve görüyorum yani o çocuğun gözünde. Ona bir birey gibi davranılmaması beni kahrediyor. Bu bana çok kederli geliyor.

KALBEN: Çok kederli çünkü… Anlatmak istediği bir çok şey var, sormak istediği bir çok şey var.
EZGİ: Bir gün ona sorun, o size anlatıyor. Ben sorduğum hiçbir zaman boşa çıkmadım o çocuğun karşısında ve her defasında hayretler içerisinde, daha da o X çocuğa aşık olarak, hayran olarak yanından ayrıldım ve en ötelendiğim zaman küçük teyzemin bana söylediği şey… Hâlâ ona onu söylüyorum, bana böyle en inanılmadığını düşündüğüm anda, Sana inanıyorum dediğini hatırlıyorum ve böyle şey oluyorum; Ahh evet, inanan biri var, vay canına… Bence neye inandığını tam olarak bilmiyor ama hissettiği bir şey var. Bence bu çok önemli bir şey.

KALBEN: Benim oyuncak kutumu açmamışlar, kavga ediyorlarmış. Hipnoterapiye gittim hayatımda ilk defa, hiç böyle şeylere inanmayarak yıllarım geçti, her şeye çok şüpheci baktım filan ama 30 yaşından sonra da hiç şüphelenmemeye karar verdim, çünkü çocukluk çok kıymetli ve çocuklukta bir şeyler varsa o düğümler çözülmeli.
EZGİ: Kesinlikle!

-RÖPORTAJIN DEVAMI İÇİN YAN SAYFAYA GEÇİNİZ-

  1. Yeniden hayal edilen kadim figürler: The Black Power Tarot

    Le Guess Who? 2017 sırasında sergilenecek The Black Power Tarot’un yaratıcısı King Khan, bu eşsiz setin arkasında yatanları, ilhamlarını, seçim kriterlerini ve Michael James Eaton ile Alajandro Jodorowsky işbirliğini anlatıyor.

  2. Halil Altındere ve Das Art Project: Welcome to Homeland

    Halil Altındere'nin üç kıtaya yayılmış mülteci krizini ele alan üç işini bir arada yerleştiren Welcome to Homeland, 14 Eylül – 21 Ekim tarihleri arasında Cihangir Sadık Paşa Konağı'nda sergilendi. İstanbul'un pek bilinmeyen, metruk binalarını kısıtlı süreler için güncel sanat mekânlarına dönüştüren Das Art Project'in küratörlüğünü yaptığı Welcome to Homeland hakkında Halil Altındere ve Das Art Project üyeleriyle söyleştik.

  3. “Zaman her zaman çok şey öğretiyor”: EZGİ MOLA ve KALBEN (I)

    Şu sıralar yeni film ve yeni albüm heyecanı yaşayan iki arkadaş Ezgi Mola ve Kalben bir araya gelip, birbirlerine merak ettiklerini sordu ve ortaya mutlu olmanın yollarından, çocukluk travmalarına kadar uzanan kocaman bir sohbet çıktı.

  4. “Zaman her zaman çok şey öğretiyor”: EZGİ MOLA ve KALBEN (II)

  5. İnsan faktörünü müziğe dahil etmek: LIIMA & GRIZZLY BEAR

    Liima üyesi Casper Clausen ve Grizzly Bear üyeleri Chris Taylor ve Chris Bear, birlikte yaptıkları Avrupa turnesi sırasında Bant Mag. için müziklerinin yaratım süreçleri üzerine sohbete koyuldu.

  6. Taner Öngür tarafından doldurulmuş bir plak: Elektrik Gramofon

    Araştırmacı, yazar ve arşivci Gökhan Akçura, Taner Öngür’e telefonla bağlanarak yeni çalışması Elektrik Gramofon üzerine konuştu.

  7. Çizgilerle: Pharoah Sanders

    Le Guess Who? 2017 programının en heyecan verici isimlerinden biri olan efsanevi müzisyen Pharoah Sanders'ın kariyerine, Furkan 'Nuka' Birgün'ün illüstrasyonlarıyla bir bakış.

  8. Fransız Art Rock'dan Arap Synth Pop'una açılan tünel: Ahmed Fakroun

    Awedny ve Nisyan gibi iki funk harikası yaratmış, İngiltere’nin saygıdeğer prodüktörlerinden birisi olan Tommy Vance ile birlikte kayıtlar yapmış, Madonna’dan David Bowie’ye birçok etkileyici isimle beraber çalışmış olan Jean-Baptiste Mondino'nun hayranlığını kazanmış, kariyerine bir süre jön olarak devam etmiş ve artık herkesçe bilinen “Arap dünyasının Talking Heads’i” lakabını kazanmış bir sanatçı olan Fakroun'un global bir dinleyici kitlesini etkisi altına almış olduğu aşikâr.

  9. Şarkı şarkı: Jane Weaver “Modern Kosmology” albümü

    12 Kasım Pazar günü Le Guess Who? 2017 sahnesinde olacak Jane Weaver, Mayıs ayında yayınladığı Modern Kosmology albümüyle kitleler üzerindeki etkisini sürdürüyor. Weaver’a psikedelik pop harikası albümündeki 10 parça için 10 soru yönelttik. Yanıtları Ethem Onur Bilgiç resimledi.

  10. Yırtılan bir gerilimin sesleri: Ben Frost

    Geçtiğimiz günlerde Mute Records’dan çıkan son albümü The Centre Cannot Hold’un ertesinde ve Le Guess Who? performansının öncesinde 1 Kasım akşamı Salon İKSV’de çalmak üzere İstanbul’a gelen Frost’un geçmiş çalışmaları ve projelerine kısaca göz atıyoruz.

  11. Kürasyonun ifade ettiği söylemler: Jerusalem In My Heart

    Radwan Ghazi Moumneh, bu seneki Le Guess Who? festivalinin Jerusalem In My Heart tarafından oluşturulmuş programına dair yol gösterici detaylar ve ilginç hikâyeler anlatıyor.

  12. Çizgilerle: Linda Sharrock

    Le Guess Who? 2017'de Jerusalem In My Heart'ın konuğu olarak sahne alacak efsanevi müzisyen Linda Sharrock'ın kariyerinin satırbaşlarını, Deniz Pasha'nın illüstrasyonlarıyla hatırlıyoruz.

  13. Fırtına öncesi sessizlik: METZ

    Kanadalı vahşi noise rock üçlüsü METZ, diskografisinin üçüncü albümü Strange Peace’i Sub Pop etiketiyle yayınladı. Utrecht’te gerçekleşecek Le Guess Who? festivaline iki yıl sonra geri dönecek olan grubun solisti ve gitaristi Alex Edkins’le Steve Albini’nin ses mühendisliğini üstlendiği yeni albümü hakkında konuştuk.

  14. A’dan Z’ye: Liars

    Le Guess Who? kapsamında vereceği konserin ardından 1 Aralık’ta da Salon İKSV’de izleyeceğimiz Liars’ın yolculuğundan önemli karakterler, detaylar ve ilginç hikâyelere, A’dan Z’ye bakıyoruz.

  15. Değişebilen biçimler: EKİN FİL

    Le Guess Who? 2017’de Grouper’ın küratörlüğünü üstlendiği programın konuğu olarak sahne alacak Ekin Fil ile bu sene yayınladığı son albümü Ghosts Inside ve üretim dinamikleri üzerine bir sohbet.

  16. Julianna Barwick: Hayatımı değiştiren kadınlar

    Amerikalı sanatçı Juliana Barwick, küratörlüğünü Perfume Genius’ın üstlendiği program kapsamında Le Guess Who? izleyicisini büyülemeye hazırlanıyor. Kendi jenerasyonunun en özgün şarkı yazarlarından biri olan Barwick, hayatına farklı şekillerde dokunmuş ve ona ilham vermiş kadın sanatçıları anlatıyor.

  17. Çizgilerle: James Holden

    Bu seneki Le Guess Who? programının mucitlerinden biri olan James Holden, yeni albümü The Animal Spirits'le festivalin en ilgi çekici isimlerinden biri. Holden'ın heyecanla beklediğimiz performansı öncesinde, kariyerinden öne çıkan detaylara Sadi Güran'ın çizimleriyle bakıyoruz.

  18. Çizgilerle: Linton Kwesi Johnson

    Dub şairleri arasında bir ikon haline gelen Linton Kwesi Johnson'ın kariyerini Sedat Girgin'in illüstrasyonlarıyla gözden geçiriyoruz.

  19. Altın Gün’ün Türkiye’den favori psikedelik seçkisi

    21 Ekim’de Garaj’da İstanbul izleyicisiyle buluşan ve Le Guess Who? sahnesini Ahmed Fakroun ile paylaşmaya hazırlanan Hollanda menşeli psikedelik rock grubu Altın Gün’den, Türkiye’den en sevdiği 10 parçayı sıralamasını istedik.

  20. Le Guess Who? deneyimi

    Ben Shemie, Mario Batkovic ve Jessica Moss, önceki yıllarda Le Guess Who? festivalinde nasıl deneyimler kazandığını yazdı.

  21. Çizgilerle: William Basinski

    Deneysel müzik sahnesinin öncü isimlerinden William Basinski'nin müzikal yolculuğundan öne çıkan detayları, Burak Dak'ın çizimleriyle mercek altına alıyoruz.

  22. Beyaz perdede tehdit altındaki çürümüş aileler

    Yorgos Lanthimos’un çürümüş aile yapısının damarlarını kestiği, çok konuşulan yeni filmi The Killing of A Sacred Deer bu ay gösterime girerken, sinema tarihinin tehdit altındaki ailelerine göz gezdirmenin tam sırası.

  23. Söylemek mi daha iyi, yoksa ölmek mi?: Call Me By Your Name

    Kusursuz bir filmin ne tamamen orijinal bir hikâye, ne de sadece sıradışı bir görsel tecrübeden ibaret olamayacağını kanıtlarcasına, yalnızca ele aldığı öyküyü ona en uygun şekilde anlatmayı seçmiş, özel bir tecrübeyle karşı karşıyayız.

  24. Gerçeklik leş gibi kokunca büyüyü yaratmak kime kalır?: Körfez

    Emre Yeksan’ın 74. Venedik Film Festivali’nden dünya prömiyerini yapan ilk uzun metraj filmi Körfez, geçtiğimiz ay da Ulusal Yarışma kapsamında İstanbul prömiyerini gerçekleştirdi. Filmin 1 Aralık’ta başlayacak vizyon gösterimleri öncesinde Yeksan ile ilk filmi, senaryo süreci, İzmir ve büyülü gerçekçilik üzerine sohbet ettik.

  25. “Herkes gibi film sevmekle başladım”: Sarı Sıcak

    Yönetmen Fikret Reyhan, çocukluğunun geçtiği mekânlarda canlandırdığı ve 1 Aralık’ta vizyona gelecek ilk filmi Sarı Sıcak’ın, içindeki bundan sonra film yapma isteğini de alevlendirdiğini anlatıyor.

  26. Geçmişi Hatırlarken: 2010’lardan Amerika Sivil Haklar Mücadelesi Belgeselleri

    Le Guess Who? 2017 programındaki The Invaders belgesel gösterimi ve The Black Power Tarot sergisinden yola çıkarak 2010’larda yayınlanan etkileyici ve önemli Sivil Haklar Mücadelesi belgesellerini sıraladık.

  27. Mesafenin İçinden 1: KIVILCIM GÜNGÖRÜN

    Fotoğraf ve çeşitli disiplinler arasında üretim yapan sanatçı Kıvılcım Güngörün’ün “Mesafenin İçinden 1” sergisi, 25 Kasım’da Bant Mag. Havuz / Bina’da açılıyor. Güngörün’ün sadece bu sergi için çektiği ve geçtiğimiz birkaç aydır üzerinde çalıştığı fotoğraflarının yanı sıra yazdığı şiirler, dolaştığı yerlerde karşılaştığı çeşitli objeler ve bazı kolajlar da sergide görülebilecek. “Mesafenin İçinden 1” öncesi Kıvılcım Güngörün merak ettiklerimizi konuştuk.

  28. Tövbeler Tövbesi: ETHEM ONUR BİLGİÇ

    Bant Mag. dahil pek çok yayın ve projede sık sık işleriyle karşımıza çıkan Ethem Onur Bilgiç’in yeni sergisi “Tövbeler Tövbesi”, 28 Ekim cumartesi günü Bant Mag Havuz / Bina’da görücüye çıkıyor. Bilgiç’le günahları ve tövbeleri konu olan yeni sergisi, dijital ve “geleneksel” çalışmanın farkları ve sürekli izinsiz kullanılan işleri üzerine kısa kısa sohbet ettik.

  29. Ortama yaraşır posterler yaratma tutkusu: Le Gig Poster?

    Le Guess Who? festivali kapsamında bu sene beşincisi gerçekleşecek Le Gig Poster? sergisinin yaratıcısı sanatçı Joris Diks, geçmişten günümüze bu poster deneyimini anlatıyor.

  30. Diyarbakır’daki genç sanatçıların yeni alanı: Loading

    Diyarbakır’da açılan yeni sanat alanı Loading’in Deniz Aktaş, Erkan Özgen, Şener Özmen, Cengiz Tekin’den oluşan ekibi, en önemli derdin ayakta durma çabaları olduğunu vurguluyor.

  31. Künye