/dergi/no71/30-yilin-ardindan-yeniden-dalgalanan-ilham-denizi-cafe-turk/
193683

Aktif olduğu dönemde Türkiye’de çok popülerleşmemiş ama Avrupa’da birçok turne yapmış olan Café Türk’ün müziğinde new wave, reggae, Türkiye ve Azerbaycan müzikleri ile psikedelik bir estetik kol kola giriyor. Projenin esas kişisi Metin Demiral’ın hikâyesi de başlı başına ilgi çekici. Kars’tan Schaffhausen’e uzanan yolculuğunun yanı sıra müzikal algısının açıklığı ve yeni seslere olan merakı, Café Türk’ün geniş mi geniş ses yelpazesini ortaya çıkarmış. Hiçbir plak şirketiyle anlaşma yapmadan, albümlerini bağımsız olarak basıp, plak şirketlerine bizzat kendisi dağıtmış. 90’lara girerken rafa kalkan, arşivde bırakılan Café Türk kayıtları, 6 Kasım 2020’de plak ve dijital versiyonda yayımlanacak toplama albümle yeniden gün yüzüne çıkıyor. Toplamada daha önce hiçbir yerde paylaşılmamış kimi parçalar ve versiyonlar da yer alacak.

Zamana, coğrafyaya ve imkânsızlıklara meydan okuyan bu hikâyeyi Metin Demiral’dan dinledik. Zel Zele Records kurucularından Debora İpekel ve albümün küratörlüğünü üstlenen Grup Ses’le de toplamanın ortaya çıkış sürecini konuştuk.

“Eğer Türkiye’ye adım atabilseydik, herhâlde tavrımız değişebilirdi. Café Türk o zamanlar Türkiye’de daha büyük bir iş yapabilseydi, Avrupa’da daha çok ciddiye alınırdık diye tahmin ediyorum.” –Metin Demiral

Metin Demiral yanıtlıyor:

80’lerin başlarına, Schaffhausen’e dönelim. Metin Demiral’ın müzikal evreninde hangi sesler yankılanıyor? Sonrasında bu çok kültürlü ve zaman ötesi üretimlerin kapısını aralayan ilham havuzunda neler var?

İlham havuzu değil de ilham gölü veya ilham denizi diyebiliriz. O senelerde birçok farklı müzik dalını merak edip dinliyorduk. Bir tarafta tabii ki 70’lerin getirdiği psikedelik rock stilinde gruplar vardı. Pink Floyd gibi… Bu elbette bizi 80’lere götürdü. Ve 80’lerde daha çok Genesis ve Yes gibi biraz daha art rock denilen stilleri dinlemeye başladım. Aynı zamanda rock müziği de dinliyorduk; The Who, Deep Purple gibi. Dinlediğimiz parçalar veya gruplar arasında enteresan olan rock jazz türünde olanlardı. Mesela Stanley Clarke, Billy Cobham. Bu da bizim ilgimizi çekerdi çünkü onların enstrümanlarını çalmasını çok iyi bildiklerini görüyorduk. 80’li yıllarda da yeni bir akım başladı Latin tipinde. Santana gibi grupları zaten çok severdik. Türkiye müziğine de biraz daha yakın olduklarını zannediyorum. O zamanlarda reggae çıktı, Bob Marley çıktı. Bob Marley bizim için 80‘lerde yeni bir ufuk açtı diyebilirim. Yaptıkları müzik tamamen Jamaika’dan, oradaki Kalipso’dan geliyor aslında. Yani dünyanın bir köşesindeki bir kültürden çıkmıştı reggae. Beni Türkiye ve Azerbaycan müziklerine geri götürdü. Mesela parçamız “Baycan”ın ilk versiyonu aslında bir reggae parçasıdır. Yani ilhamımızı tek bir yolda değil de sizin de söylediğiniz gibi çok kültürlü ve çok değişik yerlerden aldık. İlgimizi ne çekiyorsa onu dinliyorduk o zamanlar. Dünya da şu andaki gibi mono kültürel bir duruma sahip değildi. Çünkü çok seslilik ve çeşitlilik vardı; o da zamanın aynasıydı.

Zaten basitçe bir “Batı-Doğu sentezi” olarak tanımlanamayacak bir şarkı kümesinden bahsediyoruz. Azerbaycan ezgileri ve ritimleri, Anadolu tınıları; new wave, disco, reggae, girift bir şekilde bir oluyor Café Türk parçalarında. Ama bunun bir formülü yok belli ki. Hemen her şarkıda farklı bir tavır ya da yaklaşım kendini belli ediyor. Albümün dört yüzünü oluşturan şarkılarda, sizin için öne çıkan ortak bir duygu durumu var mı?

Ortak duygu şöyle tanımlanabilir; biz ilk başladığımızda tabii profesyonel bir plak şirketiyle çalışmadık. Yaptığımız kendi içimizden gelen, beğendiğimiz, elimize geçen ne varsa onu yapmaktı. Yani bu bir “try and error” (deneme ve yanılma) veya bir deneyim şeklindeydi. Belirli bir dolaba da girmek istemedik fakat zaten yaptığımızın üzerinde fazla bir düşüncemiz, düşündüğümüz bir sanat akımı yoktu. Sırf yaparak öğreniyorduk. O yüzden bu parçaları bir külâhın altında toplamak mümkün değildi. Fakat bizi yansıtan, o zamanki ruh hâlimizi veya müzisyen olarak kalitemizi, çok çeşitlilik olarak tanımlayabiliriz. Bu çok çeşitlilik, çok türlülük bizim Türkiye mutfağı gibi bir karakterdir. Belki ortak duygu da bu çok çeşitliliktir diyebiliriz.

Günümüzde bağımsız yollarla müzik yayımlamak birçok müzisyen için daha kolay, hatta tercih edilir bir yol ama 80’ler için aynısını söylemek mümkün değil. Müziğinizi dönemin önde gelen plak şirketlerinden Türküola’nın teklifine rağmen bağımsız bir şekilde yayımlamak ve plak dükkânlarına kendi ellerinizle ulaştırma motivasyonunun ardındakileri biraz açar mısınız?

Tabii ki 80’lerde bir plak kontratı birçok müzik grubu için rüya gibi bir şeydi. Bir kontrata sahip olmak tam bir profesyonellik ya da yaptığımızın ciddiyetini imzalayan bir olay olduğu için bizim için de bir aşamaydı. Fakat kayıtları yaptıktan sonra, Türküola ile ilk plağımız Pizza Funghi’nin telif hakları konusunda anlaşamadık. Daha doğrusu onların fazla kontrolünü istemiyordum. Bu yüzden aramızda tatsız herhangi bir olay olmasa da kontratı imzalamadım. Fakat Türküola olmasaydı, maddi katkısı da az değildi çünkü, biz bu yola çıkamayacaktık. Bu yüzden Yılmaz Asöcal’a her zaman çok teşekkür ederim.

Albümdeki favori şarkım “Yıldızlar”. Daha önce yayımladığınız albümlerde yer vermemişsiniz bu kayda. Uzaya selam çakıyor ve motorik bir akışa sahip. Şarkıyı kaydettiğiniz dönem yayımlamamaya karar vermenize sebep olan unsurlar nelerdi? Nasıl 2020’ye kadar saklı kaldı bu güzellik?

Çok beğendiğinizi söylüyorsunuz, teşekkürler. Tabii ki “Yıldızlar” şarkısının çok özel bir yeri vardır. Saint-Exupéry’nin Küçük Prens’ini okurken o ilham gelmişti. Oradan çıkarak fantezi, new wave stilinde bir parça yaptık. Bu parçanın özelliği; duyduğunuz, dinlediğiniz gibi çok sesli çok kompleks bir synthesizer işlemesine sahip olması. Biz grubumuzla sahneye çıkınca şarkıyı denedik, çaldık. Ben sahnede ağırlığımı gitara verdiğim için o çok sesli synthesizerları çalmamıza teknik açıdan imkân yoktu. O zamanlarda da şöyle dijital imkânlar yok, sequencer denilen şeyler daha yeni çıkıyordu. Aslen parçanın kompleksliğinden yahut sahnede çalabilemememizden öyle bir köşede kaldı. Tesadüfen Zel Zele için arşivimde yaptığım taramalarda şarkının tamamlanmış şeklini bulduk. Ne yazık ki sırf stereo master’ı elimde var. Asıl kayıtları, 8 kanallı kayıtları, daha bulamadım. Bulsaydık, sesleri biraz daha günümüze göre ayarlayabilirdik. Tabii ki “Yıldızlar” çok sevdiğim, enteresan, fantezi dolu bir şarkı. Antoine de Saint-Exupéry’e ve Küçük Prens’e teşekkür etmek lazım.

İsviçre’de yarattığınız, Avrupa’yı yıllar boyu şehir şehir gezip çaldığınız bu müzikleri o vakitlerde Türkiye’de yayabilme imkânınız olsaydı, Café Türk’ün hikâyesi daha uzun ömürlü olur muydu? Ya da sizce nasıl farklılaşırdı?

Çok iyi bir soru. O zamanlar Türkiye’ye 3-4 defa geldik sırf bu müzik için. Öyle düşünüyorum ki eğer Türkiye’ye adım atabilseydik, herhâlde tavrımız değişebilirdi. Café Türk o zamanlar Türkiye’de daha büyük bir iş yapabilseydi, Avrupa’da daha ciddiye alınırdık diye tahmin ediyorum. Bu da bizi daha profesyonel bir yola götürebilirdi. Fakat tabii ki bunlar hipotez.

“Bu kayıtların çıkması benim de içimdeki müzik aşkını yeniden canlandırdı.” –Metin Demiral

Tabii o dönemde Gong dergisinde yayımlanan sıra dışı bir hikâye de var. “Haydi Yallah” parçasından hareketle, Evliya Çelebi misali İsviçre’den Türkiye’ye yürüdüğünüze dair bir efsane sunan bu dosya nasıl ortaya çıktı? Siz bu sürece ne oranda dâhildiniz?

Bu tamamen bir tesadüf eseri ortaya çıktı diyebilirim. “Haydi Allah”ın ilk kayıtlarını yaptıktan sonra bir akrabanın tavsiyesiyle Edip Akbayram ile buluştuk. O akrabam, Edip Akbayram’ın nerede oturduğunu biliyordu. O kayıtlarla Edip Akbayram’a gittim, Kadıköy’de buldum. Arkadaşlarıyla bir kahvede ya da dışarıda çay bahçesinde oturuyordu. Elimde Walkman’le ona parçayı dinlettim. Merakla dinledi ve “Parçayı beğeniyorum” dedi. Gerçi bana biraz garip de baktılar, “Bu ne istiyor?” der gibi. Sonra Edip Abimiz dedi ki “Ya senin şarkın iyi de bunu bir daha kaydetmen lazım çünkü sesin Türkiye standartlarına göre daha düşük.” E o zaman ben de “Benim için problem değil” dedim. Zaten usulü biliyorum, nasıl yapıldığını. Bana bir stüdyo tavsiye etti, İstiklal Caddesi’ndeki Marşandiz Stüdyosu. Oraya gittim, müdür beyin odasına götürdüler. Odada tanımadığım 5-6 kişi oturuyordu. Ben dedim işte, böyle böyle yaptım, diye. Walkman’i herkes şöyle böyle dinlemeye başladı. “Bana bir iki saat lazım, bunu bir overdub yapacağım, bir daha okuyacağım” dedim. İşte o toplulukta bir gazeteci arkadaş da parçayı dinliyor. Tabii benim kimin kim olduğundan haberim yok. Deniz İzgi’ydi, Hürriyet ve Gong dergisinin bir yazarıymış. Parçayı çok beğenmiş. “Metin, böyle bir şey yok, bizim bunu Türkiye’de çıkarmamız çok iyi olur” falan dedi, “İşte o serüvenle gel röportaj yapalım, sen Türkiye’ye yürüye yürüye gelmişsin diye.” Ben tabii aslen bu işi biraz komik buldum ama bu müzik gruplarında olmayan olaylar değildi. Birkaç fotoğraf çektirdik, Hürriyet gazetesinin Cağaloğlu’ndaki ofisinde. Öyle bir yalan söyledik ve ben katıldım. Çünkü müzik dünyasında böyle şeyler reklam için, hele ki rock müzikte görülmemiş olaylar değildi. Bu Gong dergisinde çıkan makaleden sonra başka dergiler de ilgi gösterdi. Mesela Ses dergisi vardı. Ben orada 2-3 defa başka röportaja katıldım. Sonra baktım bu sırf Café Türk’ün ya da “Haydi Yallah” parçasının kalitesini göstermelik bir iş değil. Biraz da sıkıldım daha doğrusu. Sonra gelen röportajları kabul etmedim, Bodrum’a kaçtım. Tatildeki zamanımı Bodrum’daki grupları dinleye dinleye geçirdim. Bu serüven böyle.

Serüven 90’lara girerken sona ermiş gibi görünse de 2020’de yeni bir perde açıldı. Zel Zele Records bu albümü yayımlamak üzere kapınızı çaldığında neler hissettiniz? Yaklaşık 40 yıllık bu kayıtlara yeniden dönmek sizin için ne ifade ediyor? Geleceğe dair başka planların canlanmasına vesile oldu mu bu yayın?

Büyük bir sevinç hissettim, bu büyük bir iltifattır ayrıca. Bizim, zamanımızın ötesinde bir müzik yaptığımızın onayını verdi. Müziğimiz 80’lerde anlansaydı… Gördüğünüz gibi çok çeşitli, çok kültürlü yapısı olan albümlerin satılması, satışı, promosyonu tabii kolay olmayan şeyler. Bu yüzden 30 sene 40 sene sonra böyle genç arkadaşların bu müziği beğenmesi beni çok çok çok mutlu etti. Debora (İpekel) ile yaklaşık bir yıldır konuşuyoruz. Ece (Düzgit) ile de tanıştım, Grup Ses ile daha tanışamadık. Bu kayıtların çıkması benim de içimdeki müzik aşkını yeniden canlandırdı. Zaten bu ateş sönmüş değildi, fakat ateş artık yanıyor. Şimdi yeni projelerle uğraşıyorum ve bunlar belirli şeyler değil; yine eskisi gibi kafama göre, tadıma göre. Tabii müzik endüstrisi de bir asır atlamış durumda. Şu an tamamen bilgisayarlı kayıt sistemlerini öğreniyorum. Hâlâ yapmış olduğum ya da elimde olan analog stüdyomla bağdaştırıyorum; buna hibrit stüdyo deniyor. Hem teknik, hem müzikal açıdan yola yeniden çıktık. Gecinden olsun, iyi olsun.

İsviçre’deki kulübünüz Orient’i merak ediyorum. Acaba nasıl bir ortam? Nasıl müzikler çalıyor?

Kulüp, 1927 yılında inşa edilmiş bir sinema binasında bulunuyor. Orayı 1995’te iki arkadaşla restore ettik. Balkonu olan eski sinemalardan. İçinde barlarımız var, sahnemiz var. Hafta sonları daha çok disco, hip hop veya elektronik müzikli dans programımız var. Hafta aralarında da konserler yapıyoruz. Caz konserinden, punk konserine. Orient benim ikinci aşkım, isterseniz tabii ki internet sitemizden programımızın ne olduğunu görebilirsiniz.

Psikeledik müziğin günümüzde tekrar geniş bir alana yayıldığı ortada. Afrika’dan Yeni Zelanda’ya birçok farklı coğrafyadan nadir kayıtlar da gün yüzüne çıkmaya devam ediyor. Sizin güncel müziğe dair düşünceleriniz neler? Heyecan duyduğunuz, takip ettiğiniz isimler kimler?

Şu anda çok ilgimi çeken müzik akımı Afrobeat. Afrika’dan çıkan fakat hip hop janrına da giren çok taze bir akım. Ritim tarafı çok kuvvetli olduğu için mesela Latin müziği gibi beni çok ilgilendiriyor. Wizkid veya Drake’in Wizkid’le yaptığı albümler gösteriyor ki müzik dünyası yine bu çok çeşitliliğe yöneliyor. İster reggaeton olsun, ister hip hop olsun, ister elektronik müzik olsun; bir müzik kulübü işlettiğim için zaten benim günlük ekmeğim. Tabii ki artık 30 sene evvelki gibi barların üzerinde zıplayıp dans etmiyoruz ama gözlerimiz ve kulaklarımız açık olduğu sürece ilgimi çeken her şeyle, merak ettiğim müzik stilleriyle beraber olmaya çalışacağım.

“Metin Demiral’ın seneler sonra Café Türk için tekrar masa başına oturduğunu görmek güzel bir histi.” – Debora İpekel 

Debora İpekel yanıtlıyor:

Öncelikle bilmeyenler için Zel Zele Records’ın bir bağımsız etiket olarak misyonundan biraz bahseder misin?

Tür, zaman, yer gibi sınırlamalara bağlı kalmadan, özgün kayıtları ortaya çıkarmak. 

Café Türk serüveni Grup Ses’in dâhiliyetiyle başladı bildiğim kadarıyla fakat sonrasında Metin Demiral’la iletişimi Zel Zele Records sürdürdü. Kendisiyle bu albüm için iletişime geçtiğinizde nasıl bir tepkiyle karşıladı? İkna turları uzun sürdü mü?

İnternette Café Türk hakkında sadece bir röportaj bulabilmiştik. Orada Metin Demiral’ın Schaffhausen’de Orient adında bir kulübü olduğu yazıyordu. Kulübün info e-mail adresine yazınca Metin’den hemen cevap aldık. Kendisi ilk günden beri projeye sıcak baktı, saatlerce süren telefon konuşmalarımız eğlenceliydi. İkna turlarından ziyade ilginç olanı, toplama albüme eklenecek şarkılar derlendikten sonra Metin, arşivinde hiç yayımlanmamış kayıtların olduğunu fark etti. Son dakika sürpriziyle karşılaşınca projeyi yeniden şekillendirmek vaktimizi aldı. Grup Ses ve Ece’yle o süreçte epey konuştuk ve sonunda double LP yapmaya karar verdik. 

Peki sen bu parçaları ilk kez dinlediğinde ne hissettin? Plak şirketinden bu albümü yayımlamak konusunda seni motive eden esas şey neydi?

Grubun new wave’den psikedeliğe, reggae’den disco’ya uzanan geniş yelpazesi beni şaşırttı. Café Türk, 80’lerde DIY ve özgür bir ruhla kısa bir süre var olmuş. Grubun müziğini ve Kars’dan Schaffhausen’e uzanan mecera dolu hikâyesini yepyeni bir dinleyiciye tanıtma isteği motive ediciydi. Yayımlanmamış kayıtlar ortaya çıktığında, 30 yıl önce rafa kaldırılmış şarkıları ilk kez dinleyiciyle buluşturma hissi beni heyecanlandırdı. “Baycan” ve “Şamil” adlı şarkıların erken versiyonlarını Metin bu albüm için yeniden miksledi. Onun seneler sonra Café Türk için tekrar masa başına oturduğunu görmek de güzel bir histi. 

“Café Türk, İsviçre’de döneminin Swiss Wave sahnesinden ayrı bir yerde kendi bağımsız dünyasında kalmış bir proje.” – Grup Ses

Grup Ses yanıtlıyor:

Geçmişten, farklı coğrafyalardan kolay kolay karşımıza çıkmayacak müzikleri kazıp bulma konusunda benzersiz bir yetiye sahip olduğunu biliyoruz. Café Türk’ü ilk nerede ve nasıl dinlemiştin?

İlk ne zaman dinledim, hatırlayamıyorum. 7-8 sene önce sanırım. Pizza Funghi albümü birçok kez plak dükkânlarında karşıma çıkmıştı. Barındırdığı müzikal çeşitlilik özellikle ilgimi çekmişti.  Zel Zele için 80’lerin pek bilinmeyen projelerine/parçalarına odaklanan bir proje üzerinde çalışırken arşivimin üzerinden geçiyordum ve neden Café Türk tek başına bir toplama olmasın diye düşündüm. Albüm fikri böyle ortaya çıktı.

Albümdeki parçaların kürasyonu sana ait. 80’lerde çıkan iki Café Türk albümünün yanı sıra hiç paylaşılmamış parçalar da 6 Kasım’da çıkacak albümde mevcut. Bu seçkiyi oluştururken nelere dikkat ettin?

Grubun müzikal çeşitliliğini yansıtmasını istedim ve ona göre bir seçki hazırladım. Bu sırada grubun kurucusu Metin Demiral da arşivine geri döndü ve hiç yayınlanmış parçalar ve versiyonlar karşımıza çıkardı. Albümdeki favorilerim de bu arşivden gelen parçalar oldu.

Türkiye’den 70’ler ve 80’lerde üretilmiş psikedelik müzikler hem Avrupa’da hem de bu coğrafyada son yıllarda büyük merak ve yankı uyandırıyor. Sence Café Türk’ün müziğini bu anlamda benzerlerinden ayıran nüanslar neler?

Café Türk, İsviçre’de döneminin Swiss Wave sahnesinden ayrı bir yerde, kendi bağımsız dünyasında kalmış bir proje. Metin Demiral’ın Kars’ta geçen çocukluğu ve etkilendiği müzikler, İsviçre’de evinin bodrumunda kurduğu stüdyoda davulcu arkadaşı Stefan ile yaptıkları ilk denemelere ilham olmuş. Albümlerini de kendisi yayımlamış. Bu sayede bir yönlendirme olmadan kafasına eseni yapmış. Albümlerin tavır olarak aynı, müzik olarak bambaşka türleri bir araya getirmesinin sebebi de bu sanırım.

Deşifre: Bensu Arslan

  1. Kim kime bakıyor?: Stephan Gladieu ve Kuzey Kore’de ilk kez portrelenen hayatlar

    Kariyerine savaş fotoğrafçısı olarak başlayıp sahadaki deneyimini ilerleyen yıllarda çektiği portre fotoğraflarına aktaran Fransız sanatçı Stephan Gladieu, son projesinde Kuzey Kore’nin kapalı ve homojen toplumsal dokusu içindeki çeşitlilikleri kamerasından bizlere yansıtıyor.

  2. 90’lar İngiltere’sinde kaçışın ve partileme özgürlüğünün mücadelesi: “Spiralled”

    İngiliz hükûmeti “tekrar eden beatler” eşliğinde 20’den fazla kişinin bir araya geldiği izinsiz etkinlikleri yasaklayan kanunu 1994 yılında çıkardığında Seana Gavin, underground rave sahnesine gönül vermiş bir ergendi.

  3. Korkular, şifalar ve bizi biz yapanlar: Cem Yiğit Üzümoğlu ve Metin Akdülger sohbeti

    Akdülger ve Üzümoğlu; üretimlerine, deneyimlerine, ilgi alanlarına dair içten bir sohbete koyuldu.

  4. A’dan Z’ye: Şehir ve müzik

    A’dan Z’ye serimizde bu kez önümüze dünya atlasını açıyoruz.

  5. Yıkım kuyusuna dalmadan: TOBACCO

    “Butthole Surfers olsa ne yapardı?” değil, “Cyndi Lauper olsa ne yapardı?”

  6. Laraaji’nin “Moon Piano”sunun loş ışığında: Son 40 yıldan, geceye adanmış bazı müzikler

    Geceyi mesele edinmiş ya da geceye eşlik etmek amacıyla üretilmiş tematik albümlere bir yenisi daha eklendi.

  7. 30 yılın ardından yeniden dalgalanan ilham denizi: Café Türk

    İsviçre’de ikâmet eden Metin Demiral, 80’lerde liderliğini üstlendiği Café Türk ile new wave’den psikedeliye ve çok ötesine uzanan geniş yelpazede kafasına esen müziği yapmış, kendi imkânlarıyla iki albüm yayımlamış. Zel Zele Records’ın yayımlayacağı toplamayla Café Türk kayıtları yeniden gün yüzüne çıkıyor.

  8. Berlin sokaklarında bir su perisi: “Undine” ve Christian Petzold’un tüm hayaletleri

    Farklı janrları kendi üslubuyla yorumlamayı, türlerin kodlarını değiştirmeyi pek seven Alman sinemacının büyülü gerçekçi olarak betimlenebilecek son işi “Undine”, 39. İstanbul Film Festivali’nin ekim ayı seçkisinde yer almasının ardından 27 Kasım’da vizyona geliyor.

  9. “Kendi jenerasyonumun yaşadıkları”: Azra Deniz Okyay, "Hayaletler"i anlatıyor

    “Her gün yeni bir kaosun yaşandığı ülkemde kendi jenerasyonumun yaşadıklarıydı projeyi şekillendiren.”

  10. “Cinsellik hakkında konuşmamak, kendin hakkında da konuşmamaktır”: Metin Akdemir’in Hayalindeki Sahneler

    “Yeşilçam filmlerine olan aşkım hep devam etti. Belgeseldeki üç film de başrollerinde kadınların olduğu ve kadınların hikâyeleri etrafında dönen filmler. Üçünün ortak özelliği ise iki kadın karakterin bir aşamada erkeği kenara iterek bireysel ya da beraber hayatlarına onsuz devam etmeleri.”

  11. Hayat ve ölüm üzerine kendi mitinin peşine düşen bir anlatı: “Maddenin Halleri”

    “Toplumun her kesiminden insanın girip çıktığı, pek çok insanın bir arada olduğu bu yer, bir ülke metaforuna dönüşebiliyor.” -Deniz Tortum

  12. Künye