/dergi/no71/90lar-ingilteresinde-kacisin-ve-partileme-ozgurlugunun-mucadelesi-spiralled/
193683

İngiliz hükûmeti “tekrar eden beatler” eşliğinde 20’den fazla kişinin bir araya geldiği izinsiz etkinlikleri yasaklayan kanunu 1994 yılında çıkardığında Seana Gavin, underground rave sahnesine gönül vermiş bir ergendi. Kendini ve hayatın anlamını, ses ekipmanlarının yüklendiği kamyonlara atlayıp konvoylar hâlinde İngiltere’den kaçılan turlarda buldu. Varış yeri daima dans ve özgürlüktü.

Seana, İngiltere’de free party hareketiyle özdeşleştiği seneler boyunca fotoğraf makinesiyle etrafında olup biteni kaydetti ve günlüğüne notlar düştü. İşgal evlerinde ve yollarda; dansın büyülü enerjisini yakalamanın peşinde geçen yıllarına dair anılarını ilk kez geçtiğimiz yaz sakladığı kutulardan çıkardı. Bir sergiye katıldı ve ardından kişisel tarihini Spiralled ismini verdiği (isim, dönemin free party hareketinin merkezindeki soundsystemlerden Spiral Tribe’dan geliyor) bir fotoğraf kitabında topladı. Seana’nın o günlerde çektiği fotoğrafları bugün karıştırmak, dans etmek, büyümek, özgürleşmek ve özgürlüğe erişmek üzerine pek çok farklı duyguyu aynı anda harekete geçiriyor. Kitap, yayıncı IDEA tarafından ikinci baskıya yollandı ve o günleri bize detaylı bir şekilde anlatmak için Seana da aramızda. Kitaba bu bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.

Bacaklar, Hekate sound system, Czech Tek 1999
Güneş tutulmasına hazırlık, Solar Eclipse free party, Macaristan 1999

Kitabın girişinde o yıllardan kalan negatif filmleri ve günlüklerini 15 yılın ardından ilk kez geçen yaz kapattığın kutulardan çıkarttığından bahsediyorsun. Sence neden bu kitap için doğru bir zamanlama oldu?  

Aslında zamanlama konusunda şansımın çok yaver gittiğini söylemem gerek. Son yıllarda 90’lar rave kültürüne büyük bir ilgi olduğunun farkındaydım. Herkesin benim gibi ortamı birinci elden deneyimleme şansı olmadığının farkına varmaya başladım ve bu nedenle kişisel olarak yaşadıklarımı ve bu malzemeleri paylaşmanın zamanı geldiğini hissettim. 

Tamamen şans eseri olarak geçtiğimiz yaz aynı zamanda İngiltere’de acid house’un patlayışının yaşandığı “ikinci aşk yazının” 20. yıl dönümüydü. Yayıncım IDEA ile ocak ayında tanıştım ve kitabı mayıs ayında yayımlamaya karar verdik. Tabii bu plan pandemiden önceydi. Sonrasında yayın tarihi temmuza ertelendi. Ama bu durum da insanların kitabın konu ettiği dönemle daha farklı bir boyutta ilişkilenmesine vesile oldu çünkü bu yaz özellikle İngiltere’de yasa dışı ravelerin ani yükselişine tanıklık ettik. Buna bence son yıllarda birçok kulübün kapılarını kapatması ve pandeminin getirdiği sosyal kısıtlamalar vesile oldu. Sanki insanlar dans etmeye ve birbirleriyle bu yolla bir etkileşime girmeye hiç bu kadar hasret kalmamışlardı. 

İngiltere ve aslında tüm Avrupa, free party (serbest parti) kültürünü Siyah komünitelere borçlu. Senin zamanında free party hareketi sınıfsal çeşitlilik, ırksal çeşitlilik ve toplumsal cinsiyet bakımından çeşitlilik adına nasıldı?

Evet, doğru. Techno, funk gibi Afro-Amerikan stilleri electro ve synth temelli müziklerle kesiştirerek Detroit’te ortaya çıkmıştı. Ardından birçok farklı yönde gelişti. Ve elbette sound system kültürü bütünüyle Jamaika komünitelerinin bir icadı. 

Benim dönemimde, özellikle Londra’da, etnik ve sınıf temelli bir ayrımcılığın söz konusu olmadığını söyleyebilirim. Kapı herkese açıktı; her kesimden insan bir araya gelir ve dans pistinde birbirine karışırdı. Modayla ilgisi yoktu. Kılık kıyafetin bir önemi yoktu. Önemli olan doğru tutumlarda olmak, kararlılık göstermek ve dans etmeyi sevmekti. 

Underground free party sahnesinin toplumsal cinsiyet çeşitliliği adına da dengeli bir ortamı olduğunu düşünüyorum. Estetiğe ve tavırlara androjenlik hâkimdi. Kendimi aşırı erkek egemen bir ortamda gibi hissetmedim. Tanıdığım kadınların hepsi tavırlarıyla çok ilham vericiydi. Kadın DJ’ler çalardı, kadınlar büyük kamyonları sürerdi, erkeklerle eşit rol dağılımları vardı. 

“Ben ve tüm arkadaşlarım politik olarak angajeydik ve bu eylemlere katılırdık. Bu meseleler hepimiz için çok önemliydi. Devletin yürürlüğe sokmak istediği yasaların bizleri ne kadar etkilediği gerçeğinin farkındaydık.”

Kitabın vesilesiyle Everybody in the Place: An Incomplete History of Britain 1984– 1992 belgeselini yeni izledim. Belgeselde sanatçı Jeremy Deller, acid house sahnesinin ve rave hareketinin insanları sosyalleşmeleri için kırsala taşıyarak “Britanyalı” kimliğine nasıl müdahalede bulunduğunu anlatıyor. Aslında bu hareket, son derece politik ve devrimsel adımlar atmasına rağmen onu yaratan insanların politik olmamasıyla oldukça ayrıksı bir yerde duruyor. Sen büyürken 80’ler Britanya’sının senin üzerinde ne gibi etkileri vardı? Kendini politik biri mi yoksa apolitik biri olarak mı tanımlardın? Belki de hiçbiri?

80’ler Britanya’sında büyümenin bana oldukça gri ve kasvetli hissettirdiğini hatırlıyorum. Havada hep bir ağırlık vardı. Thatcherizm karşısında yenik düşen işçi ayaklanmalarının ardından etrafta çok sayıda terk edilmiş bina ve kullanılmayan depo vardı.  

Jeremy Deller’ın filmi daha ziyade 80’ler sonlarındaki Acid house kültürünün gelişimine odaklanıyor. Yani benim rave dönemimden farklı bir dönem. Gençliğimde ben ve arkadaşlarım alternatif bir yaşam tarzı benimsemiştik. Okul dışı arkadaşlarımın çoğu işgal evlerinde / squatlarda yaşardı. 1993 yılında bu ortama girdiğimde, free party hareketinin daha politik bir yerden geldiğini anladım. Zaman zaman partilerin kendileri politik eylem olarak düzenlenirdi. Örneğin, “Reclaim the streets” gibi. Kamusal mekânların halka ait olması gerektiği idealinde ortaklaşan aktivist ve yaratıcı bir grup vardı. 

Spiral Tribe isimli müzik ve sanat kolektifi, İngiltere’de o dönem acid house ve kulüp kültürünün ticarileştirilmesine karşı çıkıyordu. Antikapitalist bir bilince sahiplerdi ve dünya görüşlerinin merkezinde partileme özgürlüğü yer alıyordu. Terk edilmiş ve işgal edilmiş binalarda raveler düzenliyor ve masraflarını yalnızca kapıda bağış sistemiyle karşılıyorlardı. Temel sloganları “Haydi biraz gürültü yapın”dı. Baş kaldırmayı ve haklarınız için mücadele etmeyi teşvik ediyorlardı. 1992 senesinde düzenlenen beleş ve bir hafta süren efsanevi Castlemorton festivali yalnızca kulaktan kulağa yayılarak duyurulmuş ve 40 binden fazla kişiyi toplamıştı. Polisler geldiğinde hâlâ müzik çalan son soundsystem ekiplerinden biri Spiral Tribe’dı. İnsanlar tutuklandı ve bu baskın Spiral ekibi için çok yorucu iki senelik bir davaya dönüştü. Bu davanın neticesinde de 1994 yılında, yeni bir yasa çıkarıldı. Yasaya göre “tekrar eden beatler” eşliğinde 20’den fazla kişinin bir araya geldiği izinsiz etkinlikler kanun dışı sayılacaktı. Ayrıca işgalcilerin hakları ve protesto özgürlüğümüz de tehlike altına girmişti. 

O dönemde polis partileri basar, insanları döver, ekipmanlara el koyar ve gerekçesiz tutuklamalar yapardı. 

Aynı günlerde ceza yargılaması hukukuna karşı eylemler düzenlenmişti. Ben ve tüm arkadaşlarım politik olarak angajeydik ve bu eylemlere katılırdık. Bu meseleler hepimiz için çok önemliydi. Devletin yürürlüğe sokmak istediği yasaların bizleri ne kadar etkilediği gerçeğinin farkındaydık. 

Sacha sislerin arasında dans ediyor, Teknival, Barcelona yakınları 2003
Cosmo, Narbonne ‘Beachnival’, Fransa 2000

Nitekim kitabından o günlerde makinenle fotoğraf çekmenin arkasındaki temel motivasyonun, çevrende olup bitenin gerçekliğini kaydetmek ve o anları kaybolmadan önce yakalamak olduğunu anlıyoruz. Bu, bir yandan benimsediğin materyalist olmayan nomadik yaşam tarzı ve sürekli hareket hâlinde olmanla çok ilişkileniyor. Ama bir yandan da akılı telefonlar ve sosyal medyanın olmadığı günlerden bahsediyoruz. Sence artık fotoğraf çekmek için benzer motivasyonların varlığından söz etmek güç mü? 

Olabilir. Sosyal medya ve yeni teknolojiler dünyayı çok değiştirdi. Artık insanların telefonları birer taşınabilir fotoğraf makinesi de olduğu için çevrelerinde olup bitenler gereğinden fazla belgelenebiliyor. Bu bence gizem unsurunu ortadan kaldıran ve doygunluk yaratan bir durum. O dönemde selfi kültürü de yoktu. Arkadaşlarımla dışarı çıkarken fotoğraf makinemi yanıma almayı selfi kültürünün gelişmesinden sonra bıraktım. Çünkü çok sahnelenmiş ve gösteriş odaklı bir eylem gibi gelmeye başladı. 

Kitabındaki günlük alıntıları, bir kamyonun içinde İngiltere’yi her terk edişinde kendini aşırı iyi hissettiğin izlenimini veriyor. 90’ların başında Londra’daki dans müzik sahnesi Avrupa’nın diğer yerlerinden nasıl farklıydı? Fırsatlar, ticarileşme, özgürlük, çekişme ve acımasızlık bakımından? İngiltere basınının bunda nasıl bir rolü olduğunu gözlemledin? 

Zaman zaman Metalheadz, Turnmills, Megatripolis, Whirly-gig gibi mekânlarda düzenlenen ücretli kulüp etkinliklerine giderdim. Ama benim parçası olduğum yasa dışı underground free party hareketi genel dans sahnesinden çok ayrıksıydı. Rave ve kulüp kültürünün ticarileştirilmesine karşı bir başkaldırıydı. İngiltere müzik basınının çok farkında değildim. Çünkü bizim kurduğumuz dünyanın müzik basınında bir yeri yoktu. Katıldığım partileri düzenleyen birkaç soundsystem vardı. Ama hepsi birbirine sıkı sıkıya bağlı bir topluluğun parçası gibiydi. Dolayısıyla ortada bir çekişme de yoktu. 

1994 yılı itibariyle birkaç sene Londra’da polis şiddeti çok yükseldiği için parti düzenlemek iyice zorlaştı. Avrupa’ya her gittiğimde taze bir enerji hissederdim. Oradaki ortam nispeten daha yeni olduğu için daha özgür de bir alandı. Polisler insanların peşine düşmemişti. Dolayısıyla daha çok şey yapılabiliyordu. 

Çamaşır ipi, alan, Prag’da bir otopark, 1999

Peki şimdi o günlere dönüp baktığında, kaçtığın şeylerin neler olduğunu düşünüyorsun?

Free party sahnesinin cazibesine kapıldığımda 15 yaşındaydım. Londra’da çok ufak bir odada, annem ve kız kardeşimle birlikte yaşıyordum. Kişisel herhangi bir alanım yoktu. Dediğim gibi arkadaşlarımın çoğu işgal evlerinde kalıyordu. Partilerden sonra işgal evlerinden birine gidip orada takılıyorduk. Bazen günlerce orada kalıp eve dönüşümü geciktirmeye çalışıyordum. O zamanlar cep telefonum da olmadığı için zavallı annem nerede olduğumu merak etmekten kafayı yiyordu. 

Zamanla okuldan git gide daha da kopmaya başladım. Sanki ikili bir hayat yaşıyor gibiydim. Yaşıtlarımla ilişki kuramıyor gibi hissediyordum. Yazlarımı arkadaşlarımın mobil evlerinde, konvoy hâlinde ve soundsystemler eşliğinde Avrupa’yı gezerek geçirmeye başladığımda iletişim kurabildiğim insanlarla olduğumu fark ettim. Her şey heyecan verici bir macera gibi geliyordu. 

Kitabında dikkatimi çeken cümlelerinden biri, senin için asıl sihirin hedonizmde değil komünalizmde olduğunu söylüyor. Senin deneyimine göre bu ikisi nasıl bir arada var olabiliyordu? 

Sanırım bir denge vardı. Partilerin başlı başına çok hedonistik olduğu söylenebilir. Ama öte yandan aralarda seyahat ederken geçirdiğimiz zamanlar başkaydı. Konvoy hâlinde ilerliyor, bir nehrin ya da gölün kıyısına park edip günlerce hep beraber orada takılabiliyorduk. Ortak bir yaşamdı. Yemekleri birlikte pişirip, var olan her şeyimizi paylaşıyorduk. Londra’daki ailemden uzakta olduğumda, onlar benim ailemdi.

Seana, Mariannenplatz alanı, Berlin 1996
Sound system, Czech Tek 1998

İnsan o dönemde öyle bir ortamda fotoğraf makinesinin her zaman çok hoş karşılanmayacağını düşünebilir. Fotoğraf çekmek için insanların güvenini nasıl kazandın? 

Açıkçası dışarıdan bakan bir göz olmadığım için benim durumum farklıydı. Bu insanlar benim arkadaşımdı. Onları ve etrafımdaki dünyayı kendim için ve anılarımı canlı tutmak için belgeledim. Fotoğraflar bu nedenle çok doğal görünüyor. 

Koleksiyonunda daha çok fotoğraf var mı? Eğer varsa, sergi ve kitap için nasıl bir elemeye gittin?

Evet kitapta gördüğünüz arşivimden yalnızca bir seçki. Dürüst olmam gerekirse başta eleme yaparken çok zorlandım. Özellikle de sergi için. Çünkü bu fotoğraflara yıllardır bakmamıştım. Ayrıca daha önce hiç bastırmadığım negatifler de buldum. Sanırım önceliğim o günlere dair hissiyatı ve duyguları aktarabilen fotoğrafları seçmekti. Tabii o sahneyi tanımlayan karakterlere yer vermeyi de çok önemsedim. 

Tomahawk partisi Fransa 1999
Spiral Baby, Mother festival, Lincoln 1995

O kişilerle serginin açılışından ya da kitabın çıkışından önce konuştun mu? Ortamın içindeki arkadaşlarından, kişilerden nasıl tepkiler geliyor? 

Evet. Kitap üzerinde çalışırken birçok kişiye ulaştım. 15 yıldır neredeyse hiç konuşmadığım birçok insanla yeniden iletişime geçtim. Fotoğraflara gömüldüğüm ve anılarımı canlandırdığım için birçoğuyla sanki aradan hiç zaman geçmemiş gibi hissettim. 

Kitabın fiziksel lansmanını yapamadığım için sanki çevrimiçi bir buluşmamız oldu gibi hissettim. O günlerden o kadar çok arkadaşım ve tanıdığım o kadar çok kişi bana ulaşarak sıcacık mesajlarla tebriklerini iletti ki çok duygulandım. Kitaptan çok keyif aldıklarını söylediler. Kitap onlar için de kaybolabilecek ya da unutulabilecek sihirli birçok anıyı canlandırdı. Bunu duymak beni çok mutlu etti. Zaten bir kitap formunda bu işi yapmadaki motivasyonlarımdan biri de buydu. Onlarla paylaşabilmek. 

“2019 yazında Extinction Rebellion eylemleri Londra merkezini haftalarca ele geçirdi. Eski günlerin ardından İngiltere’de ilk kez bu denli büyük ölçekli bir gençlik hareketi seslerinin duyulması mücadele veriyor gibi hissettim. 90’lara ve kendi katıldığım eylemlere ışınlandım.”

Tüm bu arşivi ve günlükleri annen sayesinde bugüne kadar sakladığını yazmışsın. Büyürken birçok genç eski günlüklerini imha etmeyi düşünmüştür. Sen hiç onları atmayı düşünmüş müydün?

Evet, geçtiğimiz 20 yıl içerisinde birçok kez. 13 yaşımdan 30 yaşıma kadar günlük tuttum. Bu yüzden gerçekten çok yer kaplıyorlar. Küçükken yazdığınız bazı şeyleri okumak çok utanç verici ve bunaltıcı gelebiliyor. Kimi zaman sadece o haftasonu aldığım uyuşturucuları listelediğim ya da beğendiğim tipleri yazmışım. Neticede bu günlük yığını içinden imha ettiklerim de oldu. Bazıları geri dönüp hatırlamak istemediğim şeylerdi. Ama anneme müteşekkirim ki özellikle yolculuklarımla ilgili olanları sakladım. Bana sürekli, “Bunları saklamalısın. Bir gün iyi ki saklamışım, diyeceksin.” derdi. Yazarlarla dolu bir aileden geliyorum. Galiba o yüzden benim de bir gün bir şekilde yazacağıma dair bir inancı oldu hep. 

Aslında günlüklerimden alıntıları kitaba dâhil etmek konusunda çok kararsız kaldım. Ama neticede aldığım karardan memnunum çünkü bu sayede deneyimlerin daha bütünlüklü bir resmini çizebildim. 

2000:2001 Yeni yıl partisi Badalona, İspanya
Ben ve Nina, Exodus rave, Birleşik Krallık 1999

Belki senin de bir parçası olduğun bu free party deneyiminin bir benzeri bir daha asla yaşanamayacak. Yine de bugünlerin herhangi bir hareketi, kültürü, eylemliliğiyle arasında ortaklıklar kuruyor musun?

Benim dönemimden sonra genç jenerasyonların genel olarak daha materyalistik ve şöhret odaklı hâle geldiğini; politikayla daha az ilgilendiklerini gözlemledim. Ama son birkaç yıldır, özellikle Extinction Rebellion gibi grupların yükselişiyle birçok şeyin değiştiğini gözlemliyorum. 

2019 yazında Extinction Rebellion eylemleri Londra merkezini haftalarca ele geçirdi. Eski günlerin ardından İngiltere’de ilk kez bu denli büyük ölçekli bir gençlik hareketi seslerinin duyulması mücadele veriyor gibi hissettim. 90’lara ve kendi katıldığım eylemlere ışınlandım. 

Bir yandan görsel sanatlar alanında üretimlerini sürdürüyorsun. Bu kitabı hazırlama sürecinin görsel sanatlar pratiğini nasıl etkilediğini söyleyebilirsin?

Sanırım pratiğimde benim için yeni kapılar açtı. Artık insanlar işlerimi 90’lar rave kültürüyle ilişkilendiriyor. Bu durum da psikedelik kolajlarımdaki bazı referansları daha anlaşılır kılıyor. Sanki üretimlerim birbirini tamamlıyor ve doğal şekillerde birlikte akıyorlar gibi hissetmeye başladım. 

  1. Kim kime bakıyor?: Stephan Gladieu ve Kuzey Kore’de ilk kez portrelenen hayatlar

    Kariyerine savaş fotoğrafçısı olarak başlayıp sahadaki deneyimini ilerleyen yıllarda çektiği portre fotoğraflarına aktaran Fransız sanatçı Stephan Gladieu, son projesinde Kuzey Kore’nin kapalı ve homojen toplumsal dokusu içindeki çeşitlilikleri kamerasından bizlere yansıtıyor.

  2. 90’lar İngiltere’sinde kaçışın ve partileme özgürlüğünün mücadelesi: “Spiralled”

    İngiliz hükûmeti “tekrar eden beatler” eşliğinde 20’den fazla kişinin bir araya geldiği izinsiz etkinlikleri yasaklayan kanunu 1994 yılında çıkardığında Seana Gavin, underground rave sahnesine gönül vermiş bir ergendi.

  3. Korkular, şifalar ve bizi biz yapanlar: Cem Yiğit Üzümoğlu ve Metin Akdülger sohbeti

    Akdülger ve Üzümoğlu; üretimlerine, deneyimlerine, ilgi alanlarına dair içten bir sohbete koyuldu.

  4. A’dan Z’ye: Şehir ve müzik

    A’dan Z’ye serimizde bu kez önümüze dünya atlasını açıyoruz.

  5. Yıkım kuyusuna dalmadan: TOBACCO

    “Butthole Surfers olsa ne yapardı?” değil, “Cyndi Lauper olsa ne yapardı?”

  6. Laraaji’nin “Moon Piano”sunun loş ışığında: Son 40 yıldan, geceye adanmış bazı müzikler

    Geceyi mesele edinmiş ya da geceye eşlik etmek amacıyla üretilmiş tematik albümlere bir yenisi daha eklendi.

  7. 30 yılın ardından yeniden dalgalanan ilham denizi: Café Türk

    İsviçre’de ikâmet eden Metin Demiral, 80’lerde liderliğini üstlendiği Café Türk ile new wave’den psikedeliye ve çok ötesine uzanan geniş yelpazede kafasına esen müziği yapmış, kendi imkânlarıyla iki albüm yayımlamış. Zel Zele Records’ın yayımlayacağı toplamayla Café Türk kayıtları yeniden gün yüzüne çıkıyor.

  8. Berlin sokaklarında bir su perisi: “Undine” ve Christian Petzold’un tüm hayaletleri

    Farklı janrları kendi üslubuyla yorumlamayı, türlerin kodlarını değiştirmeyi pek seven Alman sinemacının büyülü gerçekçi olarak betimlenebilecek son işi “Undine”, 39. İstanbul Film Festivali’nin ekim ayı seçkisinde yer almasının ardından 27 Kasım’da vizyona geliyor.

  9. “Kendi jenerasyonumun yaşadıkları”: Azra Deniz Okyay, "Hayaletler"i anlatıyor

    “Her gün yeni bir kaosun yaşandığı ülkemde kendi jenerasyonumun yaşadıklarıydı projeyi şekillendiren.”

  10. “Cinsellik hakkında konuşmamak, kendin hakkında da konuşmamaktır”: Metin Akdemir’in Hayalindeki Sahneler

    “Yeşilçam filmlerine olan aşkım hep devam etti. Belgeseldeki üç film de başrollerinde kadınların olduğu ve kadınların hikâyeleri etrafında dönen filmler. Üçünün ortak özelliği ise iki kadın karakterin bir aşamada erkeği kenara iterek bireysel ya da beraber hayatlarına onsuz devam etmeleri.”

  11. Hayat ve ölüm üzerine kendi mitinin peşine düşen bir anlatı: “Maddenin Halleri”

    “Toplumun her kesiminden insanın girip çıktığı, pek çok insanın bir arada olduğu bu yer, bir ülke metaforuna dönüşebiliyor.” -Deniz Tortum

  12. Künye