/dergi/no71/cinsellik-hakkinda-konusmamak-kendin-hakkinda-da-konusmamaktir-metin-akdemirin-hayalindeki-sahneler/
193683

Ödüllü kısa belgeselleri Ben Geldim Gidiyorum (2011) ve Küpeli’yle (2013) tanıdığımız yönetmen Metin Akdemir’in uzundur üzerinde çalıştığı Hayalimdeki Sahneler projesi, ulusal ve uluslararası festival yolculuğuna nihayet başladı. Biz de filmin izleyici karşısına çıkması vesilesiyle kendisiyle uzundur yapmayı istediğimiz sohbete oturduk. Metin, röportaja şu alıntıyla başlamak istedi: “Ne pas parler de sexualité c’est… ne pas parler de soi.” Yani, “Cinsellik hakkında konuşmamak, kendin hakkında da konuşmamaktır.” Nitekim Hayalimdeki Sahneler hem yaratıcısının cinsellik hakkında konuşma motivasyonunu, hem de izleyiciyi cinsellik hakkında konuşturma motivasyonunu taşıyan bir iş. Türkiye sinemasından üç mühim yapıma kuir bakışla yaklaşıyor: Kadın cinselliğiyle ilgilenen, kadınların hikâyeleri etrafında kurulu olmalarıyla öne çıkan Atıf Yılmaz’ın Dul Bir Kadın ve Kadının Adı Yok filmleri ile Yavuz Özkan’ın İki Kadın’ı. Bu üç filmdeki kadın homososyalliği ve yakınlaşmalarına dair çoğunlukla “mutlak değil muammalı” olan sahneler, bırakılan açıklıklar ya da üstü kapatılanlar üzerine bir konuşma başlatıyor. Oyuncular Serap Aksoy, Nur Sürer, Hale Soygazi ve Deniz Türkali’yle röportajlar yapmış Metin. Ayrıca film okumalarıyla onu heyecanlandıran isimler Özlem Güçlü, Tümay Arslan ve Engin Ertan’a da mikrofon uzatıyor.

Filmin en dikkat çekici unsuru da Metin’in üç filmdeki çarpıcı sahneleri “feminist kameranın yolundan ilerleyerek” çekip, hayal ettiği şekilde devam ettirmesi. Amacı olay yaratacak sahneler çekmek değil, hayalleriyle yakınlaşmak. Nitekim Hayalimdeki Sahneler’de ele alınan filmlerin yönetmenlerinin geçmişte verdiği demeçlere de göz atılıyor. Yönetmenlerin fikirlerinin onun hayaliyle benzer olmamasının bu sahnelere dair hayal kurmasının elbette önüne geçemeyeceğini açıklıyor filmde Metin. Şimdi sözü kendisine bırakalım.

“Yeşilçam filmlerine olan aşkım hep devam etti. Belgeseldeki üç film de başrollerde kadınların olduğu ve kadınların hikayeleri etrafında dönen filmler. Üçünün ortak özelliği ise iki kadın karakterin bir aşamada erkeği kenara iterek bireysel ya da beraber hayatlarına onsuz devam etmeleri.”

Metin merhaba! Filmin nihayet izleyici karşısında. Önce Altın Portakal Ulusal Belgesel Film Yarışması’nda yarıştı ve İstanbul Film Festivali seçkisinde gösteriliyor. Nasıl hissediyorsun?

Merhaba. Öncelikle röportaj için teşekkür ederim. Ben mutluyum, sonunda bu filmi bitirebildiğim için. Aslında beş yıllık bir hikâye bu filmin geçmişi. Boysan Yakar ile yapımcı olarak yola çıkmıştık. O günden bugüne gelmek hayal gibiydi, ama oldu. Altın Portakal’da ve İKSV’de daha önceki filmlerim gösterilmişti. Altı yıl sonra tekrar bu iki festivalde olmak da mutluluk verici.

Hayalimdeki Sahneler’in fikrinin çıkışı İstanbul Üniversitesi’nde Kadın Çalışmaları alanında yüksek lisans yaptığın döneme denk düşüyor. Nitekim üst ses ya da röportaj gibi anlatımsal ögelere yer vermeyen önceki kısa belgesellerin Ben Geldim Gidiyorum (2011) ve Küpeli’den (2013) çok farklı bir yaklaşıma sahip bu film. Biraz fikrin ilk şekillendiği dönemdeki duygu, düşünce ve motivasyonlarını açar mısın? 

Evet okulda sinema alanında çalışacak uygun bir hoca bulamadığım için konumu değiştirdim. Sonra da tezini yazamıyorsam filmini yaparım diyerek yola çıktım. Ben geldim gidiyorum ve Küpeli’de ana akım belgesel yöntemlerini kullanmayarak kendime yeni anlatım yolları bulmanın yollarını denemiştim. Tıpkı yönetmen Jørgen Leth ile Trier’in 5 Engel (De fem benspænd) filmindekine benzeyen bir meydan okuma. Bu filmde ise bu yöntemleri (dış ses, arşiv, müzik, röportaj) queer bir konu için biçimsel olarak queerleştirerek yeni bir metodoloji denedim. Video essay estetiğinin elementlerini belgesel sinemanın anlatım kodları ile yer değiştirdim.

Filmin zihninde ilk şekillenmeye başladığı hâli ile son aldığı hâl arasında ne gibi farklar var? Ele alış, yöntem, izleyiciye sunuş, kimlerle konuşacağın, “hayalindeki sahneleri” nasıl canlandıracağın anlamında film, yolculuğu süresince ne gibi değişikliklerden geçti? 

En temelde filmin içinde ben olmayacaktım. Ama sonra yapımcı ve kurgucum Emre Kaya ve İrem Akbal ile konuştuk ve benim kişisel olarak hikâyede yer almama karar verdik. Ses ve anlatıcı olarak filmin içinde var olmanın filmin kişiselleşmesi adına önemli olduğunu fark ettik. Yazdığım hayalimdeki sahnelerin bazıları daha cesur ve yoğun sahnelerdi. Ancak Türkiye’de olmamızın verdiği otosansürü ben de kendime uyguladım. O sahneleri biraz softlaştırmak gerekti. Röportaj yapmak istediğim bazı oyunculara ulaşamadığım ya da bazı nedenlerle kabul etmedikleri için röportaj sayısını azaltmak zorunda kaldık.

Bu üç film üzerinden ilerleme konusunda kafan nasıl netleşti? Kadınlar arasındaki ilişkilerin muğlak gösterilmesi dışında seçkinin çerçevesini çizen başka unsurlar neler? 

Hâlihazırda bu filmleri zaten seviyordum. Yeşilçam filmlerine olan aşkım hep devam etti. Belgeseldeki üç film de başrollerinde kadınların olduğu ve kadınların hikâyeleri etrafında dönen filmler. Üçünün ortak özelliği ise iki kadın karakterin bir aşamada erkeği kenara iterek bireysel ya da beraber hayatlarına onsuz devam etmeleri. Tam da 80’lerdeki feminist hareketin özgürleşme pratiklerine yaslanan bakış açıları. Bir yandan da – kadın bedeniyle, cinsellikle ilgilenen – cinsel hayatlarının keşiflerini arayan kadınların hikâyeleri anlatılıyor. Tüm bunlar, bu üç filmi seçme nedenim idi.

Oyuncu, akademisyen ve yazarlarla yaptığın röportajlar, izleyiciyi gerçekten farklı bakış açılarını irdelemeye yöneltiyor, farklı düşünmelere kapı aralıyor. Girişte yaptığın “mutlak değil muğlak” vurgusunun gücünü de böylece çok iyi geçiriyor film. Kimlerle konuşmak istediğini nasıl belirledin? Oyuncuları konuşturmak zorlu muydu? Röportajlar sürecinde senin için unutulmaz olan bir an var mı? 

Özlem Güçlü’nün Cinsellik Muamması kitabındaki “Maksadını Aşan Yakınlaşmalar: 2 Genç Kız ve Vicdan” isimli makalesi beni çok etkilemişti. Ondandır ki Özlem ile röportaj yapmak ilk amacım idi. Sonrasında kitaplarına ve kendisine hayran olduğum Umut Tümay Arslan ve film kritiklerini severek okuduğum Engin Ertan ile de görüşmek istemiştim. Bu üç isim film okumaları ile beni heyecanlandıran insanlardı. Ardından incelediğim üç filmin oyuncuları ile görüşmek üzere uzun bir çaba sarf ettik, ve de Serap Aksoy, Nur Sürer ve Hale Soygazi ile buluştuk. Deniz Türkali ile de son görüşmemizi yaptık. Unutulmaz anlardan biri büyük hayranlık duyduğum Nur Sürer ile kahve içmek, onunla sohbet etmek hayalimin gerçekleşmesi oldu.

Filmde orijinal filmlerden sahnelere bağlanan yeniden çevrimleri çekerken oyuncularla nasıl bir yol izlediniz? Teknik kararlar nasıl alındı? Bu çekimlerde doğaçlamadan yararlanıldı mı?  

“Visual Pleasure and Narrative Cinema” (Görsel Haz ve Anlatı Sineması) isimli makalesinde Laura Mulvey, film anlatılarındaki erkek bakışından bahseder. Ben de yeniden çevrimleri çekerken feminist kameranın yolundan ilerleyerek tek plan ve plan sekans sahneler çektim. Bedeni parçalamadan bunu bir “male gaze” haline sokmadan resmetmeye çalıştım. Oyuncularla önceden 3-4 kez prova aldık ve sahnenin gideceği yerleri konuştuk, çekimde her şeyi kolayca hallettik. Tek plan oldukları için de 5-6 tekrarda bitirdik. Benim için yeterli olduğu an bir tane daha “take” alalım demedim. Yorulmadan ve keyifle sahneleri çektik.

Projenin ismi başta Çekil(e)meyen Sahneler’di. Aslında Hayalimdeki Sahneler’e dönüşmesiyle kişiselliğin altının çizilmesi de çok çarpıcı. Bu iki isim arasındaki farkı nasıl yorumluyorsun?

Filmim ilk isminin içindeki kelime oyunu ‘hayal’ ettiğim gibi geçmedi konuştuğum insanlara. Niyetim bu sahnelerin çekilmesi aşamasında neler olduğunu araştırmak ve set arkasında yaşananları dinlemekti. Sonrasında Hayalimdeki Sahneler isminin filmin tezine ve fikir romantizmine daha yaraşır olduğunu düşünerek değiştirdik.

Afiş, Vardal Caniş’in elinden çıkma ve Hayalimdeki Sahneler ismindeki kişiselliği de muğlaklık duygusunu da başarılı bir şekilde geçiriyor. Afişi kurgularken senin için neler önemliydi?

Afiş için filmlerimde genelde güncel sanatçılar ve ressamlarla çalışıyorum. Deniz Kavalalı ve İlhan Sayın önceki filmlerimin posterlerini tasarlamıştı. Caniş ile bir açılışta karşılaşmış ve heyecanlanmıştık. Yaptığı işleri zaten seviyordum ve beraber çalışalım dedik.

Suluboyanın dağılan, gelişigüzel ve belli-belirsiz lekelerinin filmin queer anlatısı ile eşleştiğini düşündük. Üç filmdeki deniz ve su elementlerini mavi rengin tonları üzerinden anlattık.

Posterdeki figürler ise şöyle oluştu; Caniş’e bir mizansen anlattım: askıyı indiriyor mu kaldırıyor mu belli olmasın ve bu belirsizlik bizim filmlerimizdeki ima etmek, muğlak bırakmak anlatısına yakın olsun.

Türkiye sinemasında LGBTİ+ karakterler 1960’larda, kadın eşcinselliği anlatıları üzerinden görünürlük kazanmaya başladı. 50 yıl içerisinde elbette çok fazla yol kat edildi, dönüşüm yaşandı. Peki Türkiye sineması tarihinden senin zamanının çok ötesinde bulduğun queer anlatılar hangileri?

Ülke sinemasına dair bir tarihsellik çizmek zor olsa gerek. Bence bir adım öne bir adım geriye atan bir hâlde son 50 yılda. Porno ve erotik dönem oluyor 70’lerde, sonrasında  muhafazakâr içerikler, ardından 2000’lerde bağımsız sinema kadın ve queer dünyaya dair içerikler üretiyor. Son dönemde ise sansür tekrar üretimleri sınırlıyor. Ben bu değişimin hem politik hem savunmacı olduğunu görüyorum. Yakın zamanda kadın cinayetleri, trans cinayetleri, yükselen homofobi, daha meydan okuyan işlerin yapılacağına inandırıyor beni. Asiye Nasıl Kurtulur, Gramofon Avrat, Şöhretin Sonu, Bir Yudum Sevgi, İki Başlı Dev, Denize Hançer Düştü ilk aklıma gelenler.

“Belgesel sinemanın gücünü arkamıza alıp ülke sinemasının queer konuları ele almasının ve beraberinde aktivist hareketlerle iş birliği yapmanın kıymetli olacağına inanıyorum.”

Özgürlüklerin baskı altında olduğu coğrafyalarda sanatta özgür üretim denince sinema, en mücadeleci alan olarak karşımıza çıkabiliyor. Türkiye’de queer sinema alanında kurgu ve kurgu olmayan üretimlerin bugününü nasıl gözlemliyor, nasıl değerlendiriyorsun?

Dizilerin mümkünse uyarlamalarının yapılmasını istemiyorum. Menajerimi Ara isimli Fransız dizinin yeniden adaptasyonu yayına başladı Türkiye’de. Dizinin Fransız versiyonunda başrollerden biri lezbiyen bir karakter, yan karakterler queer bireylerden oluşuyor ama adaptasyonda hepsi değiştirilmiş. Lütfen adapte etmesinler ya da orjinaline sadık kalsınlar!!!

Umut bence belgesel sinemada. Voltrans, Benim Çocuğum, Diren Ayol önemli queer Türkiyeli belgesel filmlerden bazıları. Belgesel sinemanın gücünü arkamıza alıp ülke sinemasının queer konuları ele almasının ve beraberinde aktivist hareketlerle iş birliği yapmanın kıymetli olacağına inanıyorum.

Evet, televizyon/dizi dünyasında ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleler adına hikâyede gey karakter olduğu için Netflix yapımı bir dizinin ilk kez çekimlerinin durdurulmasıyla karşılaştık. Uyarlama yapımlarda LGBTİ+ hikâyelerin engellendiğini görüyoruz. Umut queer yönetmenler, sinemacılar, oyuncularda mı?  

Umut lubunyalarda bence de ama sayı olarak azız ve yeterli kaynaklara ulaşmamız kolay olmuyor. Aslında zihni açık, cesur insanlar (oyuncu, yapımcı, yönetmen) olsa da iktidarın elini bedenimizden, üretimlerimizden çekmesi gerekiyor. Sadece queer hikâyeler de değil, kadın karakterlerin öldürüldüğü, silahların bam bam patladığı dizilerin kime, hangi izleyiciye, ne öğrettiğini hâlâ anlamış değilim. Feminist bir etiğin ve üretimin beraberinde queer anlatıların da yolunu açacağına inanıyorum.

Filmin Türkiye dışında nasıl bir yolculuğu olacak?

Film Viyana’da ve Amsterdam’daki iki ayrı queer film festivali ile Belgrad’daki International Merlinka Queer Film Festival’a seçildi. Kasım ve Aralık aylarında pandemi koşulları uygun olursa gitmeyi planlıyoruz. Ayrıca Amerika’da Duke University’de geçtiğimiz mayıs ayında pandemiden dolayı iptal edilen gösterimin yeni tarihlerini konuşuyoruz şu aralar. Bir de İngiltere Leeds’de bir queer festival kapsamında özel bir gösterim yapılacak. Ona da zoom ile katılacağım… 

Önümüzdeki dönem için ufukta görünen klip, video, film gibi projeler var mı? Nelerle meşgulsün? 

Bir yeni belgesel filmin yapım aşamasındayız. Queer bir müzikal yapmak niyetindeyiz. Ayrıca Fırat Uran’ın yazdığı Kara Köpek kitabının uzun metraj filminin yönetmenliğini yapacağım. Şu aralar senaryo üzerine çalışıyoruz. Bir de top model Nora Şenkal ile bir hayalimiz var, bakalım olur mu…

  1. Kim kime bakıyor?: Stephan Gladieu ve Kuzey Kore’de ilk kez portrelenen hayatlar

    Kariyerine savaş fotoğrafçısı olarak başlayıp sahadaki deneyimini ilerleyen yıllarda çektiği portre fotoğraflarına aktaran Fransız sanatçı Stephan Gladieu, son projesinde Kuzey Kore’nin kapalı ve homojen toplumsal dokusu içindeki çeşitlilikleri kamerasından bizlere yansıtıyor.

  2. 90’lar İngiltere’sinde kaçışın ve partileme özgürlüğünün mücadelesi: “Spiralled”

    İngiliz hükûmeti “tekrar eden beatler” eşliğinde 20’den fazla kişinin bir araya geldiği izinsiz etkinlikleri yasaklayan kanunu 1994 yılında çıkardığında Seana Gavin, underground rave sahnesine gönül vermiş bir ergendi.

  3. Korkular, şifalar ve bizi biz yapanlar: Cem Yiğit Üzümoğlu ve Metin Akdülger sohbeti

    Akdülger ve Üzümoğlu; üretimlerine, deneyimlerine, ilgi alanlarına dair içten bir sohbete koyuldu.

  4. A’dan Z’ye: Şehir ve müzik

    A’dan Z’ye serimizde bu kez önümüze dünya atlasını açıyoruz.

  5. Yıkım kuyusuna dalmadan: TOBACCO

    “Butthole Surfers olsa ne yapardı?” değil, “Cyndi Lauper olsa ne yapardı?”

  6. Laraaji’nin “Moon Piano”sunun loş ışığında: Son 40 yıldan, geceye adanmış bazı müzikler

    Geceyi mesele edinmiş ya da geceye eşlik etmek amacıyla üretilmiş tematik albümlere bir yenisi daha eklendi.

  7. 30 yılın ardından yeniden dalgalanan ilham denizi: Café Türk

    İsviçre’de ikâmet eden Metin Demiral, 80’lerde liderliğini üstlendiği Café Türk ile new wave’den psikedeliye ve çok ötesine uzanan geniş yelpazede kafasına esen müziği yapmış, kendi imkânlarıyla iki albüm yayımlamış. Zel Zele Records’ın yayımlayacağı toplamayla Café Türk kayıtları yeniden gün yüzüne çıkıyor.

  8. Berlin sokaklarında bir su perisi: “Undine” ve Christian Petzold’un tüm hayaletleri

    Farklı janrları kendi üslubuyla yorumlamayı, türlerin kodlarını değiştirmeyi pek seven Alman sinemacının büyülü gerçekçi olarak betimlenebilecek son işi “Undine”, 39. İstanbul Film Festivali’nin ekim ayı seçkisinde yer almasının ardından 27 Kasım’da vizyona geliyor.

  9. “Kendi jenerasyonumun yaşadıkları”: Azra Deniz Okyay, "Hayaletler"i anlatıyor

    “Her gün yeni bir kaosun yaşandığı ülkemde kendi jenerasyonumun yaşadıklarıydı projeyi şekillendiren.”

  10. “Cinsellik hakkında konuşmamak, kendin hakkında da konuşmamaktır”: Metin Akdemir’in Hayalindeki Sahneler

    “Yeşilçam filmlerine olan aşkım hep devam etti. Belgeseldeki üç film de başrollerinde kadınların olduğu ve kadınların hikâyeleri etrafında dönen filmler. Üçünün ortak özelliği ise iki kadın karakterin bir aşamada erkeği kenara iterek bireysel ya da beraber hayatlarına onsuz devam etmeleri.”

  11. Hayat ve ölüm üzerine kendi mitinin peşine düşen bir anlatı: “Maddenin Halleri”

    “Toplumun her kesiminden insanın girip çıktığı, pek çok insanın bir arada olduğu bu yer, bir ülke metaforuna dönüşebiliyor.” -Deniz Tortum

  12. Künye