Euphoria: Oyuncular ile final sezonu izlenimleri
Hazırlayan: Burcu Teker
2022’den bugüne bir bekleyiş… Dile kolay dört yıl. Bu süre, hevesin sönüşüyle ters orantılı biçimde yükselen bir beklenti manasına geliyor. Ne ile karşılaşacağız? Değecek mi cidden? Lütfen büyü bozulmasın! Tüm şeytanlarımı susturup gergin ama bir o kadar heyecanlı biçimde geçiyorum ekran karşısına. İlk bölüm bitiyor, ikinciye atlıyorum hemen. Evet, epey farklı. Bunu mu ummuştum? Emin değilim. Alışılmadık olduğu kesin ama fena da değil sanki ha? Üçüncüye geçelim. İçimden tekrarlamaya devam ediyorum: Lütfen büyü bozulmasın!
Kimilerine göre bozuluyor, kimilerine göre her şey olması gerektiği gibi. Yayına girdiği 2019 yazından bugüne HBO kataloğunun “en çok izleyiciye ulaşan ikinci yapımı” sıfatı ile kült mertebesine erişmiş projelerinden Euphoria son sözünü söylemek, borçlu olduğunu düşündüğü kapanışı yapmak üzere huzurlarda. Büyüleyici estetik cazibesinden işitsel tasarımına, karakter derinliğinden kurgusuna, kapsayıcılığından otosansürden uzak cesur üslubuna; herkesçe bilinen ergenlik meselelerini, birkaçı hariç stereotipik karakterler üzerinden aktarma biçimiyle türünün diğer örnekleri arasından sıyrılan bu eşine az rastlanır, kışkırtıcı anlatı “Sonra ne oldu?” sorusuna cevaplar üreterek veda etmeye hazırlanıyor. Tarafları kutuplaştırarak.
Seri, 13 Nisan itibarıyla HBO Max kütüphanesinde yerini aldı. Dizinin yaratıcı zihni, senarist, yapımcı ve yönetmen Sam Levinson’ın “Angus Cloud ve ikinci bir şans tanınmayan tüm gençleri onurlandırma yöntemim.” şeklinde betimlediği final sezonunun basın ile paylaşılan üç bölümünün ardından oyuncular Martha Kelly ve Chloe Cherry ile çevrimiçi ortamda buluştuk; hayaller, mücadeleler, hayata tutunma inadı ve ihtimaller üzerine konuştuk. Sohbete bölümlerden izlenimlerle birlikte Levinson ve dizinin diğer oyuncularının açıklamaları da eşlik ediyor.

Gün batımından şafağa (bulutlu bir günde)
Radikal bir ton ve janr değişimi karşılıyor bizi daha ilk dakikadan. Sadık kitle için akıllardaki Euphoria imajından sapıldığını söylemek mümkün. Kimlik bileşenlerinden uzaklaşılmış; aynı evrende, prestijli bir suç draması bu. Anlatı yapısı doğrusal çizgiden ziyade bilinç akışı tekniğiyle ilerleyen, izleyeni bir tür psikanaliz seansına davet eden dinamik geçişli, karakter odaklı kurgular; bağımlılığın getirdiği o parçalanmış gerçeklik algısını kusursuzca dışavuran çekimlerden eser yok. İşlevsel dış ses kullanımından tutarlı, bütüncül bir hikâye anlatımına geçiş yapılmış; geleneksel, mesafeli, bambaşka bir perspektif. İronisini, biçimsel olarak karanlık paletlerden uzaklaşarak, her şeyin mümkün olduğunu hissettiren eski usül Hollywood-vari aydınlıkla keskinleştirmiş. Tüm bu detaycı tasvirlerinden feragat edilse de sanmayın ki daha az mesele odaklıyız. Göğüsten atılamayanların üzerine son hız koşmaya devam. İlk iki sezonun açtığı kapıların ötesine kafa uzatma dürtüsünü takip ederken tekrara düşme fikrinden çekindiği belli Sam Levinson’ın. Dizinin keskin ve cüretkâr gençlik draması tavrından neo-western’e dümen kırması da pek çok tepkiyi beraberinde getiriyor hâliyle. Tüm bu tartışmaların ortasında, tercihini şöyle özetliyor:
“İlk sezonun ardından kendimize şunu sorduk: İnsanların gerçekten sevdiği ve keyif aldığı bir diziyi nasıl farklı bir şekilde geri getirebiliriz? Kendimizi tekrar etmemekte kararlıydık; gelişmenin bir yolunu bulmaya çalıştık sürekli. İkinci sezonun bitiminde, artık lise sonrası dönemden devam etmek istediğimizi biliyordum. Doğal akışta, diyalog ve olay örgüsünün daha ön planda olduğu, ilişkilerin zedelendiği ve karakterlerin iletişimi kaybettiği noktadan yol almak en mantıklısıydı. Bu karakterler bugün kime dönüşmüş hâlde? Nasıl değiştiler? Hangi seçimlerle karşı karşıyalar? Ne gibi sürprizler ve sonuçlar bekliyor onları? 20’li yaşların başına, hem gerçek hayatta hem iş hayatında kim olmak istediğini keşfetme mücadelesi hâkim. Bilhassa çok sayıda sektörün hızla büyük bir değişimden geçtiği şu günlerde. Burada da karakterler kim olduğunu anlamlandırmaya, ahlakî sınırlarını belirlemeye ve şu sorulara yanıt aramaya çalışıyor: Hayatın amacı, anlamı nedir? İmrenmek ve hep daha fazlasını istemek yerine, nasıl tatmin olabiliriz?”

Kendini gerçekleştirme günlükleri
Anlaşıldığı üzere zaman çizgisinde beş yıl ileri sarmış hâlde; dört bir yana dağılmış baş karakterlerin genç yetişkinlik dönemlerine bakış atıyoruz. Rue takılı kalmışa benziyor; pek olgunlaştığı söylenemez. Yaşamı da çok daha tehlikeli bir boyut kazanmış. Laurie’ye olan borcunu faizi ile ödeyebilmek için Meksika – ABD arası kuryelik yapıyor. Nasıl özgür kalabileceğini bulmaya çalışırken aynı zamanda daha anlamlı bir hayat arayışında. Laurie, gümbürtünün merkezinde olağan sıradanlığı ve ürkütücülüğüyle karşımıza çıkıyor. Faye, biçare Rue’nun peşine takılmış; kendini Laurie’nin kapanında buluyor. 2023’te hayata veda eden Angus Cloud’un canlandırdığı Fezco karakteri hâlâ bizimle. Evine yapılan baskın sebebiyle 30 yıl hapis cezası ve bazı planları var. Lexi bir yapımcının yanında Hollywood’da işe başlamış. Maddy menajerlik şirketinde çalışıyor; yetenek avcısı. Öyle ya, Cassie de bir “yetenek”. Hem de istediği her şeye sahip gibi görünse de yetersizlik hissi; fark edilme, beğenilme arzusu kendini ele vereninden. Babasının işinin başına geçen Nate, Cassie ile evlenmenin arefesinde. Bin beter belaların da tabii. Jules’a gelince, ilk iki sezonda olduğu gibi Rue ile birlikte dizinin bel kemiği ahlakî ikilemlerden birini yüklenmiş yine sırtına: Sanat alanında kariyer yapmanın getirdiği çıkmaz. Rahatlık ve refah için neleri feda etmeye hazırsınız?
Dizinin künyesine eklenen yeni oyuncular da birbirinden ışıltılı. Lexi’nin karizmatik yapımcı patronunu canlandıran Sharon Stone “Televizyonun hızını ve durmak bilmeyen temposunu seviyorum. Genç sanatçıların sordukları soruları ve onları yanıtlayan anne figürü olmayı da!” diyor. Pedro Almodóvar’ın 2019 yapımı Dolor y Gloria / Pain and Glory’sindeki kısa sahnesi dışında oyunculuk tecrübesi bulunmayan ve kendini “acemi” olarak tanımlayan Rosalía’nın, senaryonun en ilgi çekici eklemelerinden olduğu gönül rahatlığıyla söylenebilir. Tehditkâr striptiz kulübü sahibi Alamo’ya hayat veren Adewale Akinnuoye-Agbaje karakterini yaratırken Woody Strody, Jim Brown gibi “silahlarını çekene kadar gözleriyle konuşan” Western oyuncularının mirasından ilham aldığını paylaşıyor ve Darrell Britt-Gibson ise içe kapanık karakterini “Buster Keaton’ın suikastçı versiyonunu” hayal ederek canlandırdığını belirtiyor nüktedan biçimde.

İkinci sezonda tanıştığımız, final sezonunun kilit isimlerinden Laurie’ye hayat veren komedyen Martha Kelly bir sorumu yanıtlıyor; karikatürize tabir edilebilecek sakinlikteki, serin kanlı gangsterin zihninde vakit geçirme deneyimini şu cümleler ile anlatıyor:
“İtiraf etmeliyim ki başlangıçta çok korkmuştum. Öyle ki ikinci sezonda bu muhteşem diziyi mahvettiğime ikna hâldeydim. Ekip benden nefret edecekti, biliyordum. Çekimler esnasında herkes oldukça nazik yaklaşsa da içten içe Laurie’ye kurulmalarından çekiniyordum. Neyse ki tüm kadro gerçek anlamda muazzam yetenekli ve her biri duygularını aktarma işinde harika. Bu da Laurie ile mükemmel bir tezat oluşturuyor. Duygusal açıdan donuk bir karakter çünkü o… Hâlâ berbat birisi ve onu ‘sevdiğimi’ söyleyemem ama böyle hatadan hataya koşan birini oynamak eğlenceli de bir yandan. Oyunculuk açısından zorlu bir iş olmadığını belirtebilirim. Ancak onu; o kuşlarına düşkün, “herhangi biri” imajındaki dehşet verici uyuşturucu satıcısını hayata geçirmek… Doğrusu epey keyifliydi. Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım. Beğenmezlerse de en fazla kibarca kovarlardı yani. Neyse ki böyle bir şey olmadı!”
Faye’i canlandıran Chloe Cherry giriyor söze:
“Bence Laurie’yi bu denli ilgi çekici kılan unsurlardan biri de Martha’nın gerçek kişiliği ile canlandırdığı karakter arasındaki tezatlık; birbirlerine taban tabana zıt olmaları. İnan bana, ikisi arasında akıl almaz bir uçurum var!”
Kelly de Cherry’yi şöyle tamamlıyor:
“Dürüst olmak gerekirse, bu hayat verdiğim ilk kötü karakter. Tabii ki kimse bir oyuncu hakkında böyle bir varsayımda bulunmaz ama ilk başta o kadar çaresiz hissediyordum ki insanların benim böylesine korkunç bir sosyopat olmadığımı bildiklerinden emin olmak istiyordum. Bunu belirttiğin için minnettarım o yüzden. Benim insan kaçakçısı olmadığımı herkese iletir misiniz lütfen?!”

İki oyuncu arasındaki dinamik, bölümlerde de kendini gösteriyor. Büyük sonuçlar doğuran, gerilim yüklü sahnelere mizahı nasıl yedirdikleri konusunu şöyle açıklıyor Cherry:
“Bazı sahneler gerçekten o kadar absürt; karanlık boyutları o kadar ağır ve abartılıydı ki… Kulağa mantıklı gelir mi, bilmiyorum ama sanki gülünçleşiyorlardı. Hani durum o kadar vahim ki neredeyse komik! Slapstick komedisi çekiyormuşuz gibi hissediyorduk. Konu son derece karanlık; yaratım sürecinde yapabileceğiniz tek şey bir şekilde bunu yumuşatmak, daha hafif hâle getirmek. Kötü, kasvete bulanmış karakterleri canlandıran oyuncular arasında bir tür ortak deneyim bu. Zorlukları idare etmenin yolu mizahtan geçiyor. Gerçek hayatta da öyle değil mi? Bence olaylarla başa çıkmak için kara mizahı kullanan insan sayısı sanılandan çok daha fazla.”
İkilinin en unutamadıkları set anıları da ortak.
Kelly, “İlk sıra için yarışan birkaç durum var ama en unutulmazı sanırım devasa göbekli, sevgili domuzumuz Maple ile tanışma anımdı” diyor ve ekliyor: “İlk karşılaşmada üzerime doğru yürüdüğü anda çekim alanından koşarak kaçmıştım. O kadar iriydi ki! Sonradan onun ne kadar tatlı bir bebek olduğunu; aslında şapşal, kocaman bir köpekten farksız olduğunu idrak ettim. Ve çok kısa süre sonra diğer herkes gibi ben de fanı oldum tabii! İnanılmaz bir karakter. Oyunculuk yapan, çıkıp performans sergileyen, sinirlendiğinde tıpkı bir köpek gibi homurdanan çok görkemli bir hayvandı.”
Cherry onaylıyor ve bir ekleme de kendisi yapıyor:
“Spoiler içereceği için paylaşamıyorum ama Martha’nın da benimle hemfikir olacağına eminim: İçinde ikimizin de olduğu bol aksiyonlu, kalabalık bir sahne vardı. Saatler ve tekrarlar alacağını düşünmüştük. Akıl almaz biçimde tek çekimde başardık. O bizim ‘one-take wonder’ımız. O kadar fazla insanın, her şeyi ilk seferinde muntazam biçimde yapmasını sağlamak çılgınca bir şey!”

Gelenekselin zincirine yeni halkalar
Teknik yeterlilikten söz açılmışken, alametifarikalarından biri de kamera çalışmasının karakterlerin dünyayı görüş ve hissediş biçimini simgelemesi olan dizide bu sezon hem mecazi hem de gerçek anlamda daha geniş bir çerçeve kullanılmış. İlk sezonun 1.78:1 en – boy oranlı formatı ikinci sezonda 1.86:1’e, final sezonunda ise 2.20:1’e genişlemiş. Görüntü yönetmeni Marcell Rév, The Searchers veya Sergio Leone yapımları gibi klasik Western filmlerine ve North by Northwest, Dirty Harry gibi filmlere dönük yaklaşımın, sezonun hâkim temalarını beslediğini vurguluyor. Öncüllerin telaşlı doğasının aksine yeni bölümlerdeki sahnelerin usul akışına izin verilmesi, final sezonu için göze alınan riskli ancak bilinçli hamlelerden. İzleyicinin kabulünü zora sokan bir diğer hatrı sayılır değişiklik ise sonik üretim cephesinde. Bu sezon gönül telimizi Labrinth’in müziği ve katmanlı vokaller titretmiyor. Western dokulu yeniliğin dizginleri Hans Zimmer’ın elinde.
11 Eylül’ün üç gün ertesinde, ivmesi hep aşağı yönde seyreden bu dünyaya doğan Rue’nun gözünden keşfe çıktığımız hipnotize edici sistem eleştirisi, yapıştırılmak üzere hazırda bekleyen sayfa sayfa etiket ile peşinden koşturulan birkaç yıl öncenin “yeni”si jenerasyonun iç dünyasını, neden ve nasıl böyle olduklarını, belki kayıtsızlıklarını ve aslında kabuğun altındakileri kurcalayarak fethetmişti kalpleri.
Başta kendilerini nasıl tasavvur ettiklerini ele aldı; deneysel, yenilikçi, eğlenceli. Sonra acımasız bir tavırla gözü kara ergenliğin dayanaksız bilgeliğine ve zirve duygulara çevirdi odağını. Şimdi ise çağdaş Amerikan gençliğine daha geleneksel, daha kavramsal bir perdeden tanık olma vakti. Herkesi sempati paydasında buluşturması zor belki ama içler rahat olsun; büyümenin getirdiği amansız ve evrensel sızıyı, kaosu işlemesi baki.