Flashback: Emrah Safa Gürkan
İlkler unutulmaz. Hafızanın tozlu raflarında bir yolculuk olarak kurgulanan Flashback serisinin konuğu tarihçi, yazar ve akademisyen Emrah Safa Gürkan.
Çekilmiş ilk fotoğrafın
Bir – iki günlükken çekilmiş fotoğrafımı bu soru sayesinde buldum. Ben de ilk kez görüyorum. Ama yüzümün seçildiği ilk fotoğraflardan birini de eklemeden edemedim.


Sinemada izlediğin ilk film
Robocop II, Terminator II, Lorenzo’nun Yağı. Tam sırasıyla hatırlıyorum. İçlerinden sadece Terminator bende yer etmiştir. Hele Lorenzo’nun Yağı’ndan nefret etmiştim. Ondan sonra da ne zaman Susan Sarandon ve Nick Nolte görsem içime fenalık gelir.
Televizyonda tutulduğun ilk program / yayın / dizi
Ziyaretçiler diye bir dizi vardı, Visitors’tı sanırım. Dünyayı istila etmeye gelen ama insan suretine bürünen bir ırkı anlatıyordu. Arada gerçek canavar hâllerine de dönüyorlardı. Fare yerlerdi. Diana diye bir ana karakter vardı, uzaylılardan. İlk platonik aşkım oydu.
Çizgi film olarak da Transformers. Okuldaki herkesi ikna edip teneffüslerde Transformers oynatırdım. Ben Megatron olurdum ama Megatron silah olduğundan ve manasızca küçüldüğünden pek değişmem mümkün olmuyordu. Top da oluyordu gerçi ama onu da olmak zor. Sevmediklerimi Star Scream yapardım. O da genelde beni sevmediği için aynı çizgi filmdeki gibi arıza çıkarırdı, hemen kavga çıkardı. Kimse Autobot olmak istemezdi, zira uçamıyordu autobotlar. Bir de evreni ele geçirmek varken, neden çoluk çocuğu kurtarmak isteyelim? Evde de bir 30-40 tane Transformers’ım vardı, onlarla 25 yaşına gelene kadar falan oynadım herhalde. Hâlâ da duruyorlar, aslında aklıma geldi, onları gidip annemlerden alsam iyi olur.
Gittiğin ilk festival
Festivale gittiğimi pek hatırlamıyorum. Birilerinin yanında gitmişimdir illa ama ben dışarıda eğleneceksem bunu tek başıma yapmayı tercih ederim. Sinema, tiyatro, opera gibi şeylere gitmeyi çok seviyorum, bazen başka ülkelere bile atlar tek başıma giderim, hiç yorulmam, üşenmem. Ama tek başıma gitsem daha iyi. Bir kere çok kişi gidince ortalama bir şey dinlemek zorundasın. Müzik dinlerken konuşurlarsa mesela dikkatim dağılır, e konuşmayacaksak yanımda biri niye olsun? Kaldı ki ben dışarıda müzik dinlemeyi de hiç sevmem. Ama birileri giderse giderdim, bozgunculuk yapmazdım. Genelde kalabalık yerlerden hoşlanmam. Koyu Fenerli olmama ve Kadıköy’de oturmama rağmen, maçlara bile çok sık gitmiyorum.
İlk değil ama aklımda kalan bir festival Venedik Film Festivali idi. 2005 olması lazım, o zaman Venedik’te yaşıyordum. Lido’da Fellini’s Casanova’yı izlemiştim ve Donald Sutherland gelmişti, onu hatırlıyorum.
Çıktığın ilk tatil
Kuşadası’na gitmiştik sanırım. Beş – altı yaşındaydım. Aslında çok sık tatile giderdik, kırmızı bir arabamız vardı, sürekli yollarda hatırlıyorum kendimi. Nereye gidiyorduk genelde pek hatırlamıyorum ama Kuşadası’nı hatırlamamın iki nedeni var. Deveye binmiştim (evet deveye) ve Fecri Ebcioğlu ve Hulusi Kentmen’le tanışmıştım. Kucaklarına oturduğum bir fotoğrafım hâlâ mevcuttur. Kim olduklarını bilmiyordum herhalde ama etraftakilerin davranışlarından önemli bir şey yaşandığı belliydi. Fecri Ebcioğlu’dan korkmuştum biraz keçi sakalı yüzünden. Bugün gibi net hatırlıyorum. Ya da belki fotoya baka baka bir hikâye uydurdum, onu gerçek sanıyorum, tam emin değilim.


Kutladığını hatırladığın ilk doğum günü
Hatırlamıyorum ama aldığım ilk güzel hediyeyi alıyorum. Turuncu bir el atarisiydi. Motorsikletle engelleri aşıyordun. O kadar çok oynadım ki o oyuncakla, dıtdıtlı monoton müziği hâlâ arada kulağımda yankılanır. Benim “Madeleine”im o müzik olabilir, bir gün bir yerde tekrar duymak çok isterim.
Hatırladığın ilk oyuncağın
Dayım yurt dışından kocaman bir tır getirmişti. Üç – dört yaşındayım. Arkasındaki damperi iç içe matruşka gibiydi. En üstteki gri bir damperdi. Onu çıkarınca altında başka amaca hizmet eden değişik bir şey çıkıyordu. En alttaki petrol tankeri oluyordu mesela. Ortadakini hatırlamıyorum. Hâlâ duruyor o oyuncak. O kadar temiz bakmışım ki bugün bile oynanabilir. Ama en çok Lego oynardım. O kadar çok Lego oynardım ki bazen Legoların üstünde uyuyakalırdım. Neredeyse odamı dolduracak kadar büyük binalar yapardım, yaptıklarım benden büyük olurdu. Sonra da onları yıkardım. Yıllar sonra oğlum olunca onunla da saatlerce oynamışlığım vardır.
Düzenlediğin ilk parti
Hiç parti düzenlediğimi hatırlamıyorum zira zaten habire benim evde toplanılırdı. Küçükken annem babam geç saatlere kadar çalışırdı ve ben tüm gün evde tek başımaydım. Düşünün yaşımız yedi – sekiz – dokuz ve bizim evde kimse yok. Bilgisayar, video vs. de olduğundan canı sıkılan herkes bize gelirdi. Sonra biraz büyüyünce gizli kaçak işler de bizim evde yapılmaya başlandı. Üniversite yıllarında da durum çok değişmedi. Tek başıma koca evde yaşıyordum, merkezi de bir yerdeydi. Uğrayanım çok olurdu. Ama kendi rızamla hiç parti yapmadım. Yani gerek olmadı, herkes geliyordu zaten. Doğum günü bile yapmadım, birileri benim adıma yaparsa kutluyordum.
Aldığın ilk albüm
Yerli albüm sanırım Grup Vitamin’di. Ama yabancı albümü daha iyi hatırlıyorum. Aynı gün iki tane kaset almıştım. Sanırım 1994. Rolling Stones – Voodoo Lounge ve Pink Floyd – Division Bell. Bir şey bilerek de almamıştım ama şans işte, tutturmuşum.
Para kazandığın ilk iş
Çocukken mahallede balon satmışlığım var ama o sayılır mı, bilemiyorum. Bizimkilerin böyle fantastik fikirleri vardı. O zaman kişisel gelişim kitabı da yok, bu saçma fikirleri acaba nereden alıyorlardı. Beş yaşındayım, bir sopaya balonları bağladılar, “hadi git hayatı öğren, bunları sat getir” dediler. Gerizekalı gibi dolaşıyorum mahallede, duyulmuş şey değil. Tabii ki mahalledeki çocuklar fırsatı kaçırmadı, tüm balonlarımı patlatıp kaçtılar. Ben iri yarı bir çocuktum ama bunlar da hızlı, hiçbirini de yakalayıp dövemedim. Neyse, sonunda hasılat yapamadık. Eve dönünce babam çok dalga geçmişti. Çok üzülmüştüm. 80 yaşında hâlâ arar arada, olayı hatırlatıp dalga geçer. Hâlâ da çok üzülürüm nedense. Ondan sonraki para kazandığım iş sanırım üniversitede özel ders vermekti. Çok iyi para kazandığımı hatırlıyorum.
İlk yurt dışı seyahatin
Lise 1’de İngiltere’ye dil okuluna gitmiştim. Londra’da Richmond’da kalmıştım. Yanında kaldığım ailenin adı Mr. And Mrs. Brown’du, nasıl denk geldiyse. Okul çok eğlenceliydi. Habire gezi yapıyorduk, Cambridge’e götürmüşlerdi. Geceleri sabahlara kadar dışarıda gezip tozuyorduk. İki bavul kitap ve plak almıştım, onu hatırlıyorum. Sahaflar ve müzelerden çok etkilenmiştim. Spice Girls’ün ünlendiği seneye denk gelmesi dışında çok güzeldi.
İlk bilgisayarın
İlkokulu bitirdiğimde alınan bir 386 idi. Sabah akşam Prince of Persia oynuyordum. Marry Jaffar! Koskoca vezirin adı neden Mary diye düşündüğümü hatırlıyorum. Bir de misafir gelmişti o gün, onlara böyle bir sunum yapmıştım, sanki kendim çok anlıyormuşum gibi.
Okul dışı okuduğun ilk kitap
İlk okuduğum kitap ya Jules Verne ya Ömer Seyfettin’dir, tam hatırlamıyorum. Ökkeş de olabilir. O kadar çok severdim ki Ökkeş’i, bizimkiler beni Muzaffer İzgü ile tanışmaya götürmüştü. Çok tatlı biriydi. Uzun uzun da ilgilendi adam, bunu hiç unutmayacağım. Ama bunlar çocuk kitabı, sayılır mı bilmiyorum. İlk okuduğum kısaltılmamış kitap İki Yıl Okul Tatili idi. İlk okuduğum büyük kitabı Charrière’in Kelebek kitabıydı. Cüzzamlı bir adam vardı galiba. İlkokul 4’teydim pek bir şey anlamamıştım ama okudum sonuna kadar. Babamı taklit ediyordum herhalde.
Âşık olduğun ilk şarkı
“Smooth Criminal”, enivicivokke. Çocukken Michael Jackson ölünce ne yapacağımı düşünür, endişelenirdim. O kadar popülerdi. Sonra bir abla bir gün, “Ölürse ölsün, ne olacak, bizi eğlendirdi işte” gibi bir şey söylemişti de bu gerçekçilik karşısında tüm çocuk dünyam altüst olmuştu.