Frankenstein: Jacob Elordi kariyerinin en iyi performansıyla karşımızda
Yazı: Melikşah Altuntaş
27 Ağustos Çarşamba günü başlayan 82. Venedik Film Festivali’ni yerinde takip eden Melikşah Altuntaş’ın festival notları yeni Guillermo del Toro imzalı Frankenstein ile devam ediyor.
Dünya sinemasında karanlık masal deyince akla gelen yönetmenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Guillermo del Toro da kuşkusuz bu beş parmaktan biri. Bir önceki Netflix işinde Pinokyo’yu baba-oğul meselesi üzerinden ele alan usta yönetmen, şimdi de Marry Shelley’nin klasikleşmiş metni Frankenstein’a aynı dert üzerinden bakmayı denediği uyarlamasıyla karşımızda.
Baştan söylemek lazım ki del Toro’nun Frankenstein’ı beklentileri karşılama konusunda sıkıntı yaşamayan, türünün hakkını veren, dört başı mamur bir film. Ancak Venedik Film Festivali’nin ana yarışma bölümündeki yeri biraz tartışmaya değer sanki? Teknik işçilik konusundaki marifeti bir yana Frankenstein, prodüksiyon tasarımından hedef kitlesine kadar her şeyiyle anaakım kodlarla üretilmiş bir Netflix projesi.
Daha önce Alfonso Cuaron’un Roma’sı gibi Altın Aslan kazanan Netflix filmleri ve çeşitli dijital platformların Oscar yarışına hazırladığı filmlerini özellikle son yıllarda Venedik seçkisinde sıkça görmeye alıştık. Ancak Cannes’da yarışma dışı prömiyerlerde izleyici karşısına çıkan bu türde filmlerin Venedik’te Altın Aslan için yarışması, jüriyi de elmalarla armutları kıyaslamak durumunda bırakıyor.
Sanat sineması ile ticari filmlerin sınırlarının gün geçtikçe belirsizleştiği, hatta böyle tartışmaların da anlamını günden güne yitirmeye başladığı bir ortamda bu kıyas biraz eski kafalı gelebilir. Ancak festivallerin, yıl boyu öne çıkmakta zorlanacak filmleri vitrine çıkarmak gibi de gelenekselleşmiş bir misyonu olduğu düşünüldüğünde Venedik’in her geçen yıl biraz daha keşif duygusundan uzaklaştığını, en azından her yıl festivali günbegün takip eden bir izleyici olarak söylemek zorundayım. Uzaktan bakıldığında üzerine konuşmanın bile anlamsız görünebileceği bu tartışma konusu, tek gündemi ana yarışma filmleri olan yaklaşık iki haftalık bir maratonda üzerine düşünülmeyi hak eden bir mesele. Tüm bunların yanında Frankenstein, bütçesel iddiasının yanında klasik metni farklı yönlerden yorumlama gayretiyle de dikkat çekici.


19. yüzyıl ortalarında Victor Frankenstein (Oscar Isaac) otoriter bir doktor olan babasının verdiği tıp eğitimiyle büyürken, kardeşini doğururken can veren annesinin ölümünü de babasının yetersizliğine bağlıyor ve tüm gençliğini ölümsüz insanın mevcudiyetine dair bir ihtimale adıyor. Hem siyasi hem dini otoriteleri karşısına aldığı “ölümü geri alma” çalışması varlıklı bir lord tarafından desteklenince, doktorumuz üzerinde uzun zaman çalıştığı ölümsüz insanı (kadavralardan birleştirilen canavar) nihayet yaratıyor. Ancak kısa süre sonra Victor, yarattığı canavarı (Jacob Elordi) yetersiz bulup onu yok etmeye çalışıyor.
Guillermo del Toro’nun klasik metnin romantizmini kısıp doktorun yarattığı canavarın ödipal karmaşasını merkeze koyduğu uyarlaması, gösterişli bir açılış aksiyonuyla başlayıp önce doktorun, sonra da canavarının anlatımıyla ilerliyor. Anlatıcının el değiştirmesiyle Frankenstein’ın temelde baba-oğul savaşını konu eden bir iktidar ve kabul öyküsü olduğunu anlıyoruz. Bu sonu gelmez mücadelenin vardığı yer ise del Toro’nun Mary Shelley’nin klasik romanına getirdiği bir başka yoruma vardırıyor izleyicisini.
Teatral oyuncu rejisi, çarpıcı sanat yönetimi ve susmak bilmeyen orkestra müziğiyle bize büyük bir prodüksiyon izlediğimizi bir an bile unutturmayan Frankenstein en çok, kariyerinin erken bir döneminde birbirine benzer rollerle karşımıza çıkan Jacob Elordi’ye yaramış görünüyor. Diğer filmlerinden farklı olarak bedensel yükü hayli fazla bir performansla Frankenstein’ın canavarında Elordi, canavarın içine düştüğü tüm çelişki ve ayrışmaları başarıyla bedene bürüyor. Oscar Isaac ise filmin kendisinden beklediği abartıyı, canlandırdığı doktorun tüm nevrotik eğilimlerini belli bir sınırda tutarak karşılamayı başarıyor.
Guillermo del Toro’nun ilerlemeyi seçtiği yolda önceki işlerinden pek de ayrışmayan ama bir geri adım da sayılmayacak yeni gotik uyarlaması, yönetmenin hayranlarını tatmin ederken Oscar yarışında da özellikle teknik kategorilerde iddiasını ortaya koyacak gibi görünüyor.