İstanbul’un yaratıcı sahnesine dair: IDGK ve Ozan Tekin sohbeti
Dünyanın dört bir yanından keşiflik performanslar, yıllar sonra sahneye dönen efsaneler ve kürasyonu zevk sahibi müzisyenler tarafından yapılmış özel programlarıyla her yıl kasım ayında Hollanda’nın Utrecht şehrini bir müzik mabedine çeviren Le Guess Who? festivali, COSMOS programı kapsamında dünyanın farklı uçlarından müzik kolektifleriyle ortaklıklar yapıyor. Festivalin bu yılki COSMOS temsilcilerinden biri, İstanbul’un canlı müzik hafızasını arşivleyen bağımsız oluşum IDGK.
Bu sene 6-9 Kasım’da düzenlenecek festivalin bu yılki programından açıklanan ilk kadroda Türkiye’den de isimler mevcut. İstanbullu egg-punk grubu Goblin Daycare ve “Dracones” adlı projesini sunacak olan Hüma Utku festivalin genel programında yer alıyor. Asher Gamedze’nin küratörlüğünü ustlandığı seçkide Özün Usta, Ali Onur Olgun ve Esat Ekincioğlu’nun davul – saksafon – bas üçlüsü Usta/Olgun/Ekincioğlu da sahne alacak.
Le Guess Who? ekibi İstanbul’dan yükselen taze sesleri daha yakından tanımak; eski ve yeni mekânları, yükselen grupları ve kriz zamanlarında yaratıcılığı canlı tutma yollarını konuşmak üzere IDGK ile müzisyen ve film müziği bestecisi Ozan Tekin’i bir araya getirdi. Haziran 2025’te Le Guess Who? web sitesinde yayımlanan sohbetin Türkçe çevirisi, aşağıdan okunabilir.

Ozan: İlk olarak IDGK kimdir? Ne yapıyorsunuz ve böyle bir projeyi başlatmanızın nedeni neydi?
Berk: Biz İstanbul merkezli bir müzik inisiyatifi olarak yaklaşık bir buçuk yıldır canlı performans kayıtları alıyoruz. En nihayetinde kendimizi alternatif müzik severler olarak tanımlıyoruz. “IDGK” kısaltması, Orhan Veli Kanık’nin “İstanbul’u Dinliyorum Gözlerim Kapalı” şiirinden geliyor.
Ha! Ben “I don’t give…” falan sanmıştım
Berk: Hayır, şiirden geliyor. Hoş bir cümle çünkü aktif dinleme ve kente bütünleşme anlamı taşıyor. Gerçekten kenti tanımak istemek. Bu bizi yönlendiren şey. Kurucu ortağımız Ercan Bektaş Ülger’i üniversiteden tanıyordum. Film bölümünde okuyordum; senaryo ve teorik kısmına yoğunlaşmıştım. Ama sonraları dışarı çıkıp bir şeyler çekmek, kayıt almak istedim. Ercan’la tekrar karşılaştım, kendisi ses mühendisi. Bana, “Konser kayıtlarını alıyorum” dedi. Ertesi gün Nilipek.’in bir konseri vardı ve Ercan da onun sesçisiydi. “Gelip çekim yapmak ister misiniz?” dedi. “Evet” dedik. O bizim IDGK olarak ilk konser kaydımızdı. Tüm iş akışımız o ilk geceden itibaren hazırdı: Alena ve ben prodüksiyon kısmını yapıyoruz; Ercan kayıt ‑ miks / mastering kısmını, Kirill (Kolosov) grafik kısmını yapıyor. Hepsi doğal olarak bir araya geldi. Tabii bunlar ana ekip ama pek çok harika kişiyle çalışıyoruz.
Alena: Bu arada ben Rusya’dan geldim. 2022’de savaş başlayınca üniversiteden mezun oluyordum ve “Ülkemiz nereye gidiyor, bilmiyorum.” diyordum. “Yurt dışına çıkmalıyım ama hiçbir zaman yurt dışı görmedim.” diye düşündüm. Ağustosta Türkiye’ye taşınma kararı aldım. Rus biri için soru: Sırbistan mı? Gürcistan mı? Yoksa Türkiye mi? Ben İstanbul’a denk geldim. Birkaç arkadaşım vardı burada. Rus arkadaşlarım Berk’in evinde kalıyordu. O sayede tanıştık. Birlikte müzik videoları çektik ve fark ettim ki burada çok büyük bir yeraltı müzik sahnesi var… Ve bunu tam anlamıyla gösterecek kimse yok. Türkiye’de punk ve deneysel müzik gerçekten yükseliyor. Şu anda, tam da bu anda. Bu temelde birleştik. An itibarıyla ben de İstanbul Teknik Üniversitesi MIAM’da yüksek lisansımı yapıyorum.
Ozan: 2023 sonlarında YouTube’a ilk videonuzu yayımladınız: Cemiyette Pişiyorum konseri. Sonra Nilipek., Pitohui, Wipeç (Ahmet Gökçeer), Jakuzi… Ayrıca bir de Yuva adlı bir video seriniz var. Bana tanıdık geliyordu ama İstanbul’daki sahneden sekiz yıla yakın zamandır uzaktım. Özellikle punk gruplarının yükselişinden habersizdim… Çok fazla punk grubu çekmişsiniz! Ben oradayken her şey çoğunlukla Peyote’de olurdu. Uzaktan bakınca sahnenin düşündüğümden daha büyük olduğunu görüyorum.
Berk: Türkiye’de 2000’lerin başlarında güçlü bir yeraltı sahne vardı. Cemiyette Pişiyorum, Kilink, Rashit, Düz Mantık… Şu anki gruplar bence bu büyük mitolojinin bir parçası. Gelenek gibi hissediliyor bence. Daha yakın zamanlarda da yeni nesil müzisyenler var.
Alena: Ben tabii IDGK içinde bir gözlemciyim. Gördüğüm şey şu: Türkiye’de geçmişten gelen büyük bir punk kültürü var. Bu müziği dinleyip büyüyen gençler var. Hatta bazı pop şarkılarında bile punk‑rock öğeleri, riffler var. Bu müzikle büyüyen bir nesil var ve şimdi kendisi müzik yapmak istiyor: “Ben ne tür müzik yapabilirim?” diye düşünüyor. Ve birçok kişi punk’a eğiliyor. Biz bir okula çok yakın yaşadığımız için her gün çocukları koştururken görüyorum, bağırıp çağırıyorlar. “Bir daha, bir daha” diye şarkı çalıyorlar durmadan. Daha önce yaşamamıştım böyle bir şey.
Ozan: Punk konserlerine gittiğinizde dinleyici demografisi nasıl?
Berk: Gerçekten müzikle ve karşı‑kültürle ilgilenen çok kişi var. Kadıköy’de, Beyoğlu’nda, Bakırköy’de kolektifler var ama hepimiz birbirimizi tanıyoruz, birbirimizden haberdarız. Önceden duyduğumuz hikâyeler var: “2000’lerin başında Kadıköy’e gidemiyorduk çünkü metalciler bizi döverdi” gibi. O, o müzik kültürünün kimliği gibiydi. Çok fanatikçe ama gerçekten yaşanıyormuş bunlar. Metal ‑ punk ayrı fraksiyonlardı. Şimdilerde öyle değil. Şu an, yeraltı açısından tek büyük bir topluluk gibi hissediliyor. Bu tabii çeşitlilik üzerine de düşünmemize sebep oluyor.
Alena: Sanırım Taksim / Beyoğlu bölgesi eskiden ikon mekânlarla bir müzik kültürü merkeziydi; Peyote, Kemancı gibi. Ama şimdi Kadıköy birçok venü ile yükseldi, yavaşça güncel bir müzik merkezi hâline geldi.

Ozan: YouTube’dan başladınız ve ayda neredeyse bir video yayımlıyorsunuz. Ben film müziği işiyle uğraşıyorum, ciddi bir emek ve kararlılık görüyorum. Böyle bir sahneyi kayıt altına alırken arşiv oluşturma misyonunuz nedir?
Berk: İnsanlardan çok güzel tepkiler alıyoruz: “Ne güzel şey yapıyorsunuz” gibi. Ama bu sahne zaten organik; zaten her şey orada. İnsanlar sürekli deniyor. Bir izleyici var, bir altyapı var. Günümüzde müzik üretim teknikleri ve video üretimi çok erişilebilir hâle geldi. Full‑frame 4K / 6K kameralar, biraz ışık ekipmanı ve iyi mikrofonlar… On yıl önce bu tür prodüksiyon masraflı ve lojistik açısından kâbus gibiydi. Şimdi her şey daha kompakt. Bu erişilebilirlik gerçekten yeni bir demokrasi sağlıyor. Sadece hayal gücünüzle sınırlısınız ki bu da özünde çok punk‑rock bir ruh. Tüm anlamıyla asi ve direnişçi. Biz sadece bunun temsil edilmesini istiyoruz. Duyulması gereken hikâyeler var .
Ozan: 2005-2017 aralığında ben de birçok grup ve proje ile İstanbul sahnesinin bir parçasıydım. Grubum Yora ile Fransa’dan La Blogotheque ekibi ile çekim yapmıştık. Onlar müzisyenleri akustik olarak kayıt altına alıyordu. Bunun 15 yıl olduğunu düşünmek çılgınca! Ayrıca Pürtelaş isimli video kanalını hatırlıyorum; onlar da akustik videolar çekiyordu ama her zaman aynı yerde oluyordu. Sen de 10-15 yıl önce ekipmana erişimin ya da ulaşımın tamamen farklı bir durum olduğundan bahsettin. Sizin bu hedefinizde bir rol modeliniz var mı?
Alena: Sanırım benim için en temel ilham kaynağı Audiotree’dir. Ayrıca Rusya’dan çok iyi canlı kayıtlar paylaşan çok fazla YouTube kanalı var. Bundan etkilenip 2019’da Rusya’da en sevdiğim grup olan Uvula’nın konserine kamerayla gittim. Daha önce çektiğim hiçbir şeye benzemiyordu. Öncesinde aftermovie’ler de yapıyordum, belgesellere ilgi duyuyordum… ama o gece “işte bu!” dedim. Gerçekten bir ânı kaydetmek çok önemli. Bunu hissetmemin bir sebebi de o gece kaydettiğim grubun son kez sahne almış olması. Sonra savaş başladı ve grup üyeleri şu anda farklı ülkelerde yaşıyor. Bu yüzden yaptığımız işin önemli olduğunu düşünüyorum. Her şey o kadar hızlı gelişiyor ki… Türkiye’de mesela, önce İmamoğlu tutuklandı, sonra deprem oldu. Sırada ne var? Müzik sahnesi ne olacak? İçinde bulunduğumuz ânı nasıl hatırlayacağız?
Plak şirketlerinin ve müzik endüstrisinin şu anki işleyişine bakınca veriye odaklandıklarını görüyoruz. Ama biz bunu eski usulle yapmaya çalışıyoruz. Bir konsere gidiyoruz. Müziğin keyfini çıkarıyoruz. En değerli şey bu. Ayrıca müzisyenlerle nasıl müzik yaptıkları, hangi ekipmanları kullandıkları gibi konular hakkında konuşmanın da önemli olduğunu düşünüyoruz. Yeraltı sahnesi için çok fazla şey yapan müzisyenler, genellikle bu tür şeyleri anlatma fırsatı bulamıyor. Elbette röportajlarımızı İngilizceye çevirmeye de çalışıyoruz, bu sanatçılar Türkiye dışında da görünürlük kazanabilsin diye.
Ozan: İstanbul’da yaşarken, Peyote, Dogzstar ve Karga gibi mekânlar küçük ve orta ölçekli bağımsız projelere alan tanıyarak sahneyi şekillendiriyordu. Karga hâlâ açık ama diğerleri kapandı. Yeraltı ya da bağımsız müzik deneyimlenebilecek yeni mekânlar var mı?
Berk: Son zamanlarda Blind (eski Babylon), gerçekten güzel isimleri bir araya getiriyor. Ayrıca bu işi yapmaya çalışan birçok küçük mekân da var. Her şey hâlâ oluşum aşamasında gibi hissettiriyor. Beyoğlu için, tutuklamalardan önce Taksim sahnesinin yavaş yavaş yeniden canlandığını görmeye başlamıştık. Örneğin Leman Kültür geri dönüyor; Goblin Daycare orada çaldı.
Alena: Burası aslında Türkiye’nin en ikonik mizah dergilerinden Leman’ın bir uzantısı olarak ortaya çıkmış bir yerdi; yeraltı stand-up gösterileri, canlı performanslar ve politik hicivlerin yapıldığı bir merkezdi. Sanırım Karga’nın yaptığı şeye benzer bir atmosfer yaratmaya çalışıyorlar. Performanslara ve yeraltı müzisyenlerine alan tanımaya başladılar. Ayrıca Roxy son zamanlarda iyi programlar yapıyor, bu da harika çünkü hepimiz Cihangir’de yaşıyoruz ve oraya gitmek sadece beş dakika sürüyor.
Ozan: Roxy zaten eski bir yer aslında.
Alena: Evet ve yeniden görmek çok güzeldi. Sanki Kadife Sokak komple Cihangir’e taşınmış gibiydi.
Berk: Kadıköy tayfası yavaş yavaş tekrar Beyoğlu’na müzik dinlemeye geliyordu. Ama son birkaç haftadır, bilirsin işte, sanki bir tür unutulmuşluk hissi var. Her şeyin nasıl şekilleneceğinden emin değiliz. Gidişata bakacağız, sahne nasıl etkilenecek göreceğiz. Mekânların ve sanatçıların tekrar görüşlerini oluşturmaya ve sahne almaya başlamalarını izlemek ilginç.
Alena: Belki birkaç yer ve inisiyatif daha sayabilirim. Örneğin Bant Mag., Bina’da konserler düzenliyor, genellikle akustik oluyor ama çok güzeller. arkaoda’da yakınlarda Türkçe söyleyen Kazak müzisyen MAY’in konseri vardı. Goblin Daycare ve naberkötüdür de orada sahne aldı. Bu çok ilginçti çünkü sonuçta arkaoda küçük bir yer.
Ozan: Güzel bir mekân! Şu an aradan geçen zamanın ne denli büyük olduğunu fark ediyorum. Belki biraz hüzünlü olacak ama ben oradayken bu bütün politik, sosyal, ekonomik çöküş zaten başlamıştı. Artık hızlanmıştı ve ben de onun içindeydim. Yıllarca orada bir müzisyen olarak var olabilir miyim diye düşündüm. Sonunda “yapamam” kararını verdim. Şu an Almanya’da olmamın sebebi bu. O dönemin belirsizlikleri farklı hissettiriyordu ama şimdi siz kendi sürecinizden geçiyorsunuz, maalesef. Hepsi aynı çarkın parçası gibi ama etkisi ve yoğunluğu şimdi daha da ağır. Üstelik katlanarak. Eskiden kriz derdik, şimdi bu daha çok bir çöküş gibi geliyor gerçekten. Peki, tüm bu ekonomik, politik, sosyal baskıyı nasıl deneyimliyorsunuz? Türkiye’deki bağımsız müzik sahnesini nasıl etkiliyor?
Berk: Nasıl anlatsam… Bir punk arkadaşımı gördüm, yüzü mosmor, her yeri çürük içindeydi. “Ne oldu?” dedim. “Kanka, dövdüler beni,” dedi. Kadıköy’de Havuz’da takılıyormuş, arabadan inen bir grup adam sadece punk görünümlü olduğu için saldırmış. “Çember daralıyor” dedi. Kadıköy’de güvendeyiz sanıyoruz ama yani kapımıza dayandı resmen. Gerçeklik hissi bu. Bir balonun içinde yaşıyoruz, etrafımızda sadece güzel şeyler görüyor, bize iyi davranan insanlarla etkileşim kuruyoruz. Elbette büyük dezavantajlar var, ama buradayken artılara odaklanmamız gerekiyor. Başka ne yapabiliriz? Bu topluluk birbirini gerçekten tanıyor. Bir dinleyici kitlesi var, bir altyapı var. Şu anda devam eden boykotlar, bu dayanışma hâli… İnsanların gerçekten bir şeyleri değiştirme gücüne sahip olduğunu hissediyoruz. Bu bir balon, evet, ama çemberin dışına taşan bir etkisi de var. Ama senin de dediğin gibi, bir çöküş var ve her gün kötü haber alıyoruz.
İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla ve protestoların başlamasıyla birlikte “Sanatçılar nasıl tepki verecek?” büyük bir soruydu. Müzik yapmak, sahneye çıkmak onların geçim kaynağı, meslekleri. Ama pek çok meslekten farklı olarak, bu aynı zamanda bir duruş. Ses çıkarmak önemli ama bu herkes için yeni bir durum. Konserler yavaş yavaş geri dönüyor. Yaklaşık iki hafta önce Pickpocket konserini çektik. Nasıl geçeceğinden emin değillerdi ama atmosfer gerçekten yüksekti. İnsanlar kapıda sıraya girmişti, sloganlar atıyorlardı. Gerçek bir topluluk hissi vardı orada, şimdiye kadarki en enerjik konserlerden biriydi…
Ozan: Yaşadığım şehir olan Köln’de bir Adamlar konserine gittim. Onlar arkadaşlarım, Türkiye’deki konserlerine de zamanında gitmiştim. Ne kadar büyüdüklerini bilmiyordum. Konserdeki kitlenin tahminimden çok daha fazlası Z kuşağıydı. Ayrıca epey erkek ağırlıklıydı. Genel olarak, şu sıralar İstanbul’daki konserlerde, sizlerin gittiği veya çektiği etkinliklerde izleyici kitlesi nasıl bir atmosferde?
Alena: Pickpocket uzun zaman önce popülerdi ama konserde çok genç insan vardı. Grup aktifken bu çocuklar belki beş yaşındaydı. Bu oldukça şaşırtıcıydı. Pickpocket uzun süredir müzik yapmıyordu, değil mi?
Berk: On yıldan fazladır. Gezi Parkı protestolarından önce durmuşlardı..
Alena: Ama sahnede şarkıların sözlerini bağıra çağıra söyleyen bir sürü genç vardı.
Ozan: Bunu duymak çok güzel. Gerçekten çok hoş.
Berk: Instagram’da genç takipçilerimizin yoğun olduğu bir kanalımız var ve profillerinde kendilerini 90’lar punk gruplarının hayranı olarak tanımlıyorlar. 2006 doğumlu olanlar bile var ama biyografilerine Radical Noise, Cemiyette Pişiyorum, Kilink ve Palmiyeler gibi grup isimlerini yazıyorlar. Kilink yıllardır aktif değil ama yine de her konserde “Torba var mı beyler?” diye bağırıyor.
Alena: Pek çok üniversite öğrencisi görüyorsunuz, yaş grubu olarak da öyle. Bu gerçekten güzel bir his. Deprem olduğunda HOOD Base dayanışma konserleri düzenledi. İTÜ öğrencileri ve Boykot Kolektifi, Maçka Parkı’nda küçük bir konser organize etti. Yer sarsıldıktan hemen sonra oraya gitmiştik. Tüm park genç insanlarla doluydu. Protesto afişleri, boykot pankartları çiziyorlardı; müzik vardı, gruplar kendi yaptıkları sahnede çalıyordu. Benzer düşünen insanlarla bir arada olmak çok güzeldi. Bir topluluğun parçası gibisin ve müzik ve sanat temelinde yeniden bir araya geliyorsun.
Berk: 100’ü aşkın insan dev bir halay kurdu.

Ozan: Bunu duymak çok güzel. Şunu merak ettim, bugüne kadar çektiğiniz videolardan sizin için en zorlu ya da en önemli olanlar hangileriydi?
Berk: Cemiyette Pişiyorum bizim için çok önemliydi çünkü seyirci gerçekten konserin içindeydi, tüm şarkı sözlerini haykırıyordu. Ama zorlayıcı olan…?
Alena: Hepsi!
Berk: Evet ya, çünkü genelde sahnenin önünde, moshpit’in tam ortasında buluyoruz kendimizi!
Alena: Hatırlıyorum, Frozen Clouds konserindeydik, insanlar ciddi ciddi mosh yapıyordu. Kafamı çevirdim, “Aman tanrım, neler oluyor? Hayatta kalacak mıyız?” dedim.
Berk: Ve neredeyse üç saat sürdü. O kadar enerjileri vardı ki… saatlerce pogo yaptılar. Çılgıncaydı.
Alena: Sahne 74 adlı gizli saklı kalmış bir mekândan da bahsetmek isterim. Gerçekten farklı bir deneyimdi. Bu mekân için nadir bir alternatif konser gibiydi. Holistic Tsunami sahnedeydi. Etrafta Frida Kahlo posterleri vardı, dudak şeklinde bir koltuk falan…
Berk: O mekân eskiden bir televizyon stüdyosuydu galiba. Sanırım Olacak O Kadar çekiliyordu orada. Emin değilim ama öyle hatırlıyorum.
Ozan: Çok iyiymiş! Peki İstanbul dışı için ne düşünüyorsunuz? Türkiye’nin diğer bölgelerinde bağımsız müzik sahnesi nasıl evriliyor sizce?
Berk: İzmir’in çok iyi bir sahnesi var. Ankara’da da işler iyi gidiyor, özellikle rap ve hip hop alanında. Güzel kolektifler var. Antalya’dan da kulağımıza ilginç projeler geliyor. İleride biri bizimle iletişime geçerse kesinlikle iş birliğine açığız. Ama bildiğin gibi, İstanbul zaten başlı başına dev bir yük.
Ozan: Peki gelecekte neler var? Sürpriz projeler?
Berk: Kesinlikle bazı sürprizlerimiz var. Örneğin, Karga kulis alanını kapatmak zorunda kaldı. Mülk sahibine geri verdiler, artık yan binaya ait. Ama Karga’nın kulisi gerçekten önemliydi; duvarlardaki sticker’lar, insanların yazdıkları… Kendi başına önemli bir belgeydi. O alan artık kapalı ve tüm duvarlar beyaza boyandı. Ama neyse ki biz o boyama sürecinde bir canlı performans kaydedebildik.
Alena: Bu röportaj yayımlandığında, muhtemelen o videoyu çoktan paylaşmış olacağız.
Berk: Evet, ayrıca insanlardan bu kulis alanına dair fotoğraf ve anılarını istedik. Yani filmde, duvarlar boyanırken ve müzisyenler performanslarını sergilerken, aynı zamanda izleyicilerin o mekâna dair anılarını ve fotoğraflarını da göreceğiz.
Ozan: Bu beni üzdü. Ben de orada çok zaman geçirdim. Ama en azından Karga hâlâ var. Peyote gitti, Dogzstar gitti. Eski Babylon da yok. Yani, mutenalştırma her yerde.
Berk: Belki sende de o mekâna ait fotoğraflar vardır, bizimle paylaşırsan çok seviniriz!
Ozan: Vardır mutlaka! Aslında “Mornings for Sale” adında, şehrin şafağını belgeleyip doğaçlama müzik yaptığım bir proje vardı. Tek planlı, doğaçlama müzikli bir videoydu. İlkini 2016’da Karga’da yapmıştım. Fotoğraflara bakacağım, bir şeyler bulursam size gönderirim. Çok teşekkür ederim bu sohbet için.

