Yaratıcıları ve oyuncuları ile IT: Welcome To Derry üzerine

Hazırlayan: Zeynep Naz Günsal

Edebiyat, film ve meme’lerin, ayrıca Stephen King’in en ünlü ve ürkütücü boyutlararası soytarısı “O”, It, veya sahne adıyla Pennywise ve milyonlarca yıldır evi, ini, oyun alanı olan Derry’nin tarihine dalıp, karakterin ve kasabanın ortak geçmişine keşfe çıkan IT: Welcome to Derry, HBO Max kataloğundaki yerini aldı. 

It (2017) ve It: Chapter 2’nun (2019) sırasıyla yönetmen ve yapımcısı Andy ve Barbara Muschietti’nin ardında olduğu Welcome To Derry, 1986 tarihli romanda karakterlerden Mike Hanlon’ın Derry ve Pennywise hakkındaki araştırmasının aktarıldığı  -genellikle Interludes denen- ara bölümlerden esinleniyor. Evrenin bir kitap, bir dizi, bunun filmleşmiş hâli ve reboot sonrası gelen iki filmin dahi tüm kapsamıyla işlemeye yetmez uzunluktaki kanlı ve tekinsiz özgeçmişi adım adım aktarmak hedefinde.

Dizinin devamı için onay gelirse -gelmemesi imkânsız gibi ama neyse, nazarım değmesin- ikinci sezon 1935’te, üçüncüsü ise 1908’de geçecek. Sadece birkaç gün ötemizdeki Cadılar Bayramı’nın da rüzgârını arkasına alarak aylardır yarattığı merakın hakkını yeni ve her zamankinden daha sert imgeli kâbuslar, leziz zamanlamalara sahip korku zıplatmaları ve sırtlandığı devasa mitolojiden şu âna dek aktardıklarıyla fazla fazla vermekte.

Külliyatta yeniden yepyeni bir dönem başlatan Muschietti Kardeşler ile oyunculardan Jovan Adepo, Taylour Paige, Chris Chalk ve Stephen Rider eşliğinde gerçekleşmiş panelde kasaba ve uzun soluklu laneti, Pennywise ile arasındaki tekinsiz ilişki, kasabanın sakinleri ve öykünün yer aldığı zaman dilimine mahsus krizler silsilesi gibi birçok detay deşildi. O yüzden lafı daha uzatmadan sadece şunu deyip geçeyim: Derry’ye hoş geldik.

Chapter 2’dan altı yıl sonra Penny’nin ekranlara ve kâbuslara geri dönecek olması, proje üç yıl önce duyurulduğundan beri serinin hayranlarına tırnak ısırttırmaktaydı. Araya SAG-AFTRA grevleri girip prodüksiyon uzayınca bekleyiş daha da uzadı. Muschiettilerin tarihte Macroverse’ü orjinal katkıyla genişletecek ilk yaratıcı ekip olarak üstadın her alanda tam onayına sahip olması ise Welcome To Derry’nin hâlâ en merak uyandıran ve tartışma yaratan taraflarından biri. Nitekim panelde vakit kaybedilmeden sorulan sorulardan biri, Muschietti ikilisi ve yazarla aralarındaki ilişki ve bunun nasıl evrildiğine dairdi. İkili şöyle yanıtladı:

Andy Muschietti: Stephen bize hep destek çıktı ve bu onunla olan ilişkimizi hepten derinleştirdi: Daha yakın ve daha sevgi dolu biri hâline geldi. Onu hayranları ve okuyucuları olarak baştan beri seviyorduk ama ilk filmi yaptığımızdan beri ilişkimiz gittikçe daha da yakınlaştı ve o bizim için artık Steve Amca oldu. Film versiyonlarına olan sevgisi de gittikçe arttı bence. Son dönemde Welcome to Derry’nin yapımında bize sonuna kadar destek oldu. Senaryolarımız yazılırken ve onunla süreçten her şeyi paylaşırken ne kadar hevesli olduğunu fark edip, heyecanının gittikçe arttığını gördük. Bence kendi kitabında sorulan ama cevaplanmayan birçok soru konusunda çok heyecanlı. Kitaptaki üstü kapalı tüm olaylara ışık tutup etrafında hikâyeler oluşturduk ve bence o da bu konuda çok heyecanlıydı.

Barbara Muschietti: O çok cömert biri, çünkü bir bakıma bize kitabını ve yazdığı hikâyeyi genişletme imkânını ödünç veriyor. Bu genişletmeye daima şevk ve sevgiyle karşılık veriyor ve korkutucu anlarına heyecanlanıyor. Onu çok seviyoruz ve onunla çalışabildiğimiz için çok, çok şanslıyız.

Muschiettilerin bu sefer kendi özel Losers’ Club’ını inşa etmiş olmasıyla, öykünün bir büyüme çağı hikâyesi olarak da işliyor. Ortaokul ortamı, bunun getirdiği şeker dert veya komiklikler sayesinde dizinin ince ama en usturuplu yerlerde devreye giren tatlı bir mizahı da var. Fakat ne zaman “İş çok mu PG-13’leşti?” desen kendini tekrar her şeyin ortasında, sadece ödün kopabilirken buluyorsun; ortam hemen tekrar ciddileşiyor. 

Dizi ve final sezonu bir ay sonra başlayacak Stranger Things karşılaştırmalarını da ister istemez tetikledi. En başta Duffer Kardeşler’in King’den esinlenerek yaratıp, başlık tasarımını dahi onun estetiğinde kurguladığı, bu bakımdan neredeyse yazara ithafen yaratılmış bir dizi olduğu düşünüldüğünde bu kıyas biraz ironik oluyor tabii. Bununla ilgili sorgulandıklarında Andy Muschietti Stranger Things’i hiç izlememiş olduğunu söyleyip, diziyi yaratırken niyetlerinin IT dünyasını önceden imkânları olduğundan daha geniş bir skalada işlemek olduğunu vurguladı. Barbara ise diziyi çok sevdiğini ama bu tip karşılaştırmaların genelde kimsenin işine yaramayacağını beyan ederken, böyle durumlarda insanın kendi yolunu izlemesi gerektiğini; onlarınkininse kitap ve ardından kendi yaptıkları filmlerle önceden zaten belirlenmiş olduğunu hatırlattı. “Bizim bağlamımız bu.” dedi ve ekledi: “Yaşadığımız yer burası.” 

Derry tüm kurgusallığına rağmen hep olduğundan daha yakın histe bir yer. IT’in yanı sıra Misery, Gerald’s Game, Pet Cemetery, Under The Dome gibi kitaplar, ayrıca Dark Tower serisi ve Macroverse bağlamında bahsi geçirilip Bag of Bones, Insomnia ve Dreamcatcher gibi işlerine mesken olduğu kasaba, Castle Rock ve Salem’s Lot ile birlikte yazarın ürünü bu Maine kasabaları üçlüsünden en bilindik olanı. Aslen Durham, Maine doğumlu King’in eyaletin Bangor şehrine dayandırdığı Derry, parlak ve samimi yüzeyleri altında elbet türlü karanlıklar gizli tüm banliyö kasabalarının bir nevi vekili. 

1962’de, Pennywise’ın Derry’de son belirişinden 27 yıl öncesinde olmamız sayesinde dizideki psikolojik korku sosyal atmosfere dâhil oluyor. On yılın başlarında olduğumuzdan dolayı 50’ler estetiği hâlâ baki fakat ortam feci tabii; ırkçılık ve ayrımcılık, bölgedeki yerli nüfusun zaten sittin senedir yaşadıkları, kurumsal güç, soğuk savaş ve Vietnam Savaşı, nükleer panik… Dönemin dramatik işe koşmaya müsait sosyopolitik şartlarıyla, temel besin kaynağı korkunun ta kendisi olan Pennywise için Derry enfes bir sofra. Bu kolektif paranoya ortamının ve canavarın günümüze nasıl konuştuğuna dair gelen soruya cevabı esnasında müthiş bir tabir kullanıldı. Sözü Andy Muschietti’ye bırakayım:

Andy Muschietti: Pennywise bir korku tellalı. Korku tellalığının zirve üretkenlikte olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Bu yüzden karakterin bir metafor olarak günümüzle alakalı olduğunu inanıyorum ki Stephen King de karakteri bu şekilde yarattı. İnsanların karakteri izlerken ya da okurken bu metaforu kolayca yakalayacakları bir şey olduğunu düşünüyorum. 

Her 27 yılda bir tekrar ortaya çıkıp alt edilen, kasabanın ise her 27 yıllık döngüde örtbas ederek ya da ettirilerek unutup, hatırlayıp sonra yine tekrar unuttuğu, tarihin çok daha kısa bir süre zarfında tekerrür ettiği bu yer, ABD’nin inkârının bir simgesi gibi hissettiriyor. Gömülen şeyler sürekli yeniden su yüzüne çıkıyor. Dizi sadece kasabanın tarihini yeniden ziyaret etmiyor, burayı aynı zamanda bastırılmış hafızanın, kuşaklar arası korkunun ve kalıtılmış travmanın bir aynasına da dönüştürüyor. O’nun türettiği psişik terör ve akabinde kolektif amnezi, Pennywise’ı edebiyat ve sinema tarihinde dönemdaşı tipik kesti-biçti korku figürlerinden ayıran başka bir etmen. Derry’nin Pennywise gibi bir güç etrafında gelişmiş bir medeniyet mi, yoksa Penny’nin milyonlar yıl evvel neredeyse kasten seçerek mi düştüğü ya da uğursuzluğuna çekilip de mi bulduğu bir yer olduğu, kötülüğün insana çöken mi yoksa insana özel bir şey mi olduğu; karakteri metafiziksel bir boyutta vâr ediyor. 

Bu soruları, Derry’nin katliam ve trajedilerle dolu geçmişi ve ayrıca O’nun ne zaman Bob Gray’i ve palyaço kişiliğini seçtiğini irdeleyecek dizinin çıkış noktası, ikilinin aktardığına göre esasında Andy Muschietti ve Bill Skarsgård’ın ikinci film sırasında karakter hakkındaki sohbetleri. IT serisiyle kendini zamanımızın en önde gelen efekt aktörlerinden biri olarak kanıtlamış, seri duyurulduğundan bu yana geçen üç yıl içinde kataloğuna The Crow‘un Eric’ini ve tabii ki Nosferatu’yu eklemiş Skarsgård, bu sefer aynı zamanda projenin yürütücü yapımcılarından biri. Muschiettiler, “çok iyi ve çok yakın dost” olduklarını andıkları Bill ile Bob Gray kişiliği ve Pennywise’ın kökleri hakkında çekimler sırasında sürekli fanteziler kurmuşlar. King’in yaratısı ve Tim Curry’nin ikonik icrasına saygıda kusur etmeden kendine has yepyeni bir miras inşa etmiş aktör ve yapımın hem bu hem de Derry’yi dolduran başka önemli birçok karakterin hakkının tam olarak verilebilmesi için ekibin de yinelediği gibi film formatı yeterli olmuyor hâliyle.

Derry kenti ve dünya yiyicimiz arasındaki uğursuz simbiyozun keşfine, Charlotte ve Leroy ile Mike’ın babası Will’in oluşturduğu, bu kente yeni aile aracılığıyla girişiyoruz. Biri Derry’ye gizemli bir proje için tayin edilmiş, Hava Kuvvetleri’nden bir binbaşı; diğeri ise yurttaş hakları hareketinin önemli aktivistlerinden. İkisi de korkusuz karakterler; biri kendiliğinden, diğeri ise resmen Kore’de savaşırken amigdalasına gelen hasar yüzünden. Hızlı adanılan, özellikle oyuncuları sayesinde yaşanmışlığı karşıya hızlı geçen bir ilişki. IT evreninin sevilesi mizaçta ender anne – babaları ve öyküde çocuklarını doğrulayan, yaşadıklarına inanabilen nadir ebeveynlerden. Kasabanın Penny dışında barındırdığı gündelik kötülük ve yozlaşmışlığa, halkının daha ırkçı olmadıkları için  “Burası Güney değil” diye diye kendi kendini tebrik edip durduğu bir ortamda biri kendi imkânlarıyla şahit olduklarına meydan okumakta ısrar ederken; diğeri ordudaki pozisyonu ve kente yeni olmaları gereği gerekmedikçe müdahale etmemeyi tercih eden, geldikleri yerler ve etik dürtüleri birbirine bu bakımdan zıt bir çift. Dinamikleri hikâyenin çekirdeğinde ne yönden uyuyor? 

Jovan Adepo: Aslında uyup uymadığını bilmiyorum. Bence sorun bu. Çoğu zaman zıtlar birbirini çeker ve bence ikisinin de birbiri hakkında hoşuna giden ve sevdiği şeyler var ve zaten…

Taylour Paige: Bu yüzden birlikteler.

Jovan Adepo: Aynen. “Seni bu yüzden seviyorum ve sen de beni…” falan. Bunu beraber ilişkiyi inşa ederken de konuşmuştuk, Derry’ye taşınmamız aramızdaki sürtüşmeyi belirginleştiriyor, burada…

Taylour Paige: …artık kim olduğunu bilmiyorsun. 

Jovan Adepo: Evet. Bu tür bir enerji resmen. Bilemiyorum. Bence diziyi ilginç kılan şey, Derry’ye taşındığımızdan beri hayatımızda neler olup bittiğini anlamaya çalışıyor olmamız ama bunu tamamen farklı iki şekilde, aile birliği olarak uyum içinde olarak yapamamamız. 

Taylour Paige: Bence senaryonun etkileyici yanı, aslında ikisinin de niyetlerinin saf olması. Doğru yerdeler. 1962 yılında hayatta kalmaya çalışan Siyah bir adamsınız. Aileniz için en iyisinin bu olduğunu düşünüyorsunuz. O zamanlar seçenekler sınırlıydı. Amerika’da ya bunu yaparsın ya şunu yaparsın. Ve bence Siyah kadınlar, eşler, anneler bu rolleri çok ciddiye alıyorlar ama aynı zamanda hayalleri, arzuları, düşünceleri ve duyguları var. Bunlar dağınık, ki bu da kadın olmanın ta kendisi. Yeteneğin kaos yani. Yeteneğin hissetmek, bir şeylerin yolunda olmadığını bilmek. Charlotte’un oldukça yalnız olduğunu hissettim. Kocası çok büyük, çok “tavuk mu yumurta mı” türü bir şeyle uğraşıyor. Bu ülke için bir şey yaparken kaybedilen bir savaş var neredeyse. Bunu karakter olarak hissedebiliyordum, bence bir kadın olarak bunu hissediyorsun ama bu çok karmaşık -ki bu da insanlık hâli. Bence yaptığımız şeyin güzelliği; gerçek hayatta anlayamadığımız şeyleri, iyiliği, dehşeti, dünya gezegeninde ve bu durumda Amerika’da olmanın karmakarışık doğasını yansıtabilmemiz.

Çocukların hızla büyümesi gerektiği gibi yetişkinlerin de korkularının eskisi gibi böylesine yoğun ve yakından yaşandığı yaşlara döndüğü bir mecra var bu sefer önümüzde. Bunu en  yoğun şekilde hissettiren karakterler kasabanın kayıp çocuklarının suçu kendisine atılan sinema salonu sahibi ve çeteden Ronnie’nin babası Hank Grogan ile öyküye The Shining’den girdimiz; orduya özel güçleri için alınan, Overlook Oteli’nin “parlayan” mutfak şefi Dick Halloran. İkisi kitaptan da bilindik bir mekân olan The Black Spot’u (Ordu üssünden daha çok Siyah askerlerin takıldığı gece kulübü – kurucusu da Halloran) ve Shawshank Eyalet Hapishanesi’ni öyküye getiriyorlar. Biri konuya en geç hâkim olabilenlerden, diğeriyse yetisi gereği bu ayrıcalığa sahip olmayan bir karakter: 

Chris Chalk: Bu benim karakterim Dick Hallorann açısından ilginç çünkü onun “shine” gücü var, yani hatırlanmayan hiçbir anısı yok. Her şeyi duyabiliyor ve hatırlıyor. Ama böyle bir kasabaya gelmek, insanların beyinlerinin yarısı kapalı gibiyken onun beyninin üç kat açık olması demek. İnsanların korkularını, bastırmalarını görmek… Sanki kendi içlerine bir tıpa takmışlar gibi. Böyle bir kasabada yaşamak Dick’in “kriptonit”i. Yani hükümet tarafından kapana kısılmak, bu kasabada hapsolmak ve sonra Pennywise’ın dünyasında sıkışmak onun için tam bir kâbus. Bu yüzden onun tüm korkusu, bir an önce kaçma isteğinden geliyor, ki bu…

Stephen Rider: …Hank için çok farklı çünkü Dick neyin ne olduğunu biliyor ama Hank hiçbir şeyin farkında değil. Sadece yaşadığı kasabada garip şeyler olmaya başlıyor. Welcome to Derry’nin farkı şu: Hank bu sefer kızına bağlı, aralarındaki ilişki üzerinden bir şeyler öğreniyor. Çocuklar aracılığıyla bazı şeyler açığa çıkıyor. Filmlerde bunu pek görmemiştik. Hank bir şeylerin ters gittiğini hissediyor ama ne olduğunu bilmiyor. Gerçeği anlaması zaman alıyor.

Chris Chalk: Bence bu Dick için de geçerli. Kendisini korkutan şeyin ne olduğunu yavaş yavaş keşfediyor. Gücü olsa da korkusunun zirvesine bu dizide ulaşıyor. Onu aklının sınırına geldiği birçok an göreceksiniz.

Sadece insana mahsus psişik sancıyla oyunlar oynayan, insanların zihinlerini mundar eden canavarın musallat oldukları artık sadece ne kadar korkarsa o kadar lezzetli gelen çocuklar değiller artık. Welcome To Derry ergenlik, yetişkinlik, masumiyetin yitirilişi, ebeveyn olmanın da doğmanın da travma ve anksiyetesini masaya yatırarak karakterlerin kâbusları aracılığıyla bu kavramları derinden inceliyor. Tanıdığınız en renkli ve adaptif psiko-terörist sayesinde hatıra ve korkularla tanımlanan bir kimlik fikri öyküde pekişirken, filmlerin girişemediği detayları ve dünya inşasını fazla fazla yapıyor; kasabanın uzun tarihindeki başka bir sürü gizemi, sonrasındaysa -muhtemelen- katliam ve trajediyi irdeleyecek. Yüklü janr kodlarına, dolu kadrosuna ve bol karakterlerine rağmen temalarını vurgulu, betimlediği terörleri etkileyici tutabilen dizi; Derry ve bununla gelen derin geçmişin zevkli ve daha fazlasını isteten bir iş. 

İzleme imkânı bahşedilen ilk beş bölümden sonuncusu, olayı yokuşun tepesinde, Pennywise’ı ise onu hiç görmediğimiz kadar tırsınç ama bir o kadar da kırılgan bir yerde bıraktı. İzledikten hemen sonra katıldığım, HBO Max Türkiye ve PPR İletişim’in 22 Ekim Dünya Kırmızı Balon Günü kapsamında Kapadokya’da düzenlediği iki günlük basın daveti ise konseptin tümüyle coştuğu, inanılmaz kelimesini tam anlamıyla karşılayan bir yolculuktu. Uçhisar, Paşabağları ve başka dingin olduğu kadar gizemli bir sürü yere gittik. “Güzel Atlar Ülkesi” olduğu gibi tabii ki sıcak hava balonlar diyarı da olan şehirde günü resmen uçarak doğurmak, sonrasındaysa altında ipi, devasa bir kırmızı balonda Pennywise’ın ta kendisini manyak gülümsemesiyle bize el sallarken görmek abartısız hayatımın zirve deneyimlerindendi.