İtalya’da hobbit yaşamı sürmeye başlayan kişi ve diğer haberler #dünyadönüyor

Dünyanın farklı noktalarından, büyük gündem yaratmayan haberler.



Kendi Orta Dünya’sını İtalya’da yaratan bir kişi hobbit yaşamı sürmeye başladı

37 yaşındaki İtalyan pasta şefi Nicolas Gentile, Yüzüklerin Efendisi cosplayerlarını tamamen geride bırakarak hobbit gibi yaşamaya karar verdi. Bu planını gerçekleştirmek için önce İtalya’nın güneyindeki Abruzzo bölgesindeki Chieti kasabasında, Bucchianico’da bir arazi satın aldı. Burada eşiyle birlikte The Shire’ın replikasını inşa etmeye koyuldu.

The Shire’ı tamamlayarak hobbitlerin yaşam alanını dünyamıza taşıdıktan sonra Gentile, 27 Ağustos’ta Yüzüklerin Efendisi hayranı bir grup arkadaşıyla Chieti’den Napoli’ye, 200 kilometrelik bir yolculuğa çıktı. Grubun yürüyerek dağları ve nehirleri aştığı bu yolculukta amaçları, hobbitlerin köyünü yeniden yaratmanın ardından hikâyelerini de fiziksel dünyaya taşımak istemeleriydi. (Bildiğimiz gibi) Kitapta hobbitlerin yüzüğü bir yanardağa atması gerekiyordu. Bunun için de Gentile ve arkadaşları, 200 kilometrelik yolculuklarının sonunda sembolik bir yüzüğü Vezüv Yanardağı’na attılar.

Satın almış olduğu 2 hektarlık arazide inşa ettiği ilk evde ailesiyle birlikte her gün hobbit kıyafetleri giyerek yaşayan Gentile, evini ziyarete açık tutuyor. Abruzzo’nun bu bölgesini tamamen bir hobbit köyüne çevirmeyi amaçlayan pastacı, Bilbo Baggins’in evinin de bir kopyasını inşa etmek niyetinde. Ayrıca yine kendi evinin yanına kuracağı çiftlik evinde konaklayacak turistlerle  bir hobbit turizmi başlatmayı da amaçlıyor. Gentile, hobbitlerin yaşam tarzının zaten Bucchianico sakinlerinin günlük hayatından pek de farklı olmadığını söylüyor. Bucchianico sakinleri de hobbitler gibi doğayla yakın bir ilişki kurarak her gün çalışıyorlarmış. Kutlamaları, dansları hatta giysileri bile hobbitlerinkilere benziyormuş.

Bucchianico’da 500 yıldır düzenlenen ve herkesin Ortaçağ kıyafetleri giyerek dans ettiği, şarkı söylediği Banderesi festivali, Gentile için bu farkındalığı kazanma konusunda bir dönüm noktası olmuş. Katıldığı Banderesi festivali sonrasında bunca yıldır resmen The Shire’da yaşadığını fark etmiş. 

Tolkien’in hobbitleri gibi Gentile de doğayı seviyor ve çevreyi korumak istiyor. Vesuvius’a yaptıkları yolculuğun Yüzüklerin Efendisi fanları tarafından düzenlenen basit bir gezi olmadığını; bu yolculuk vasıtasıyla aslında bir mesaj göndermek istediğini söylüyor: “Dünya bugün acilen müdahale edilmesi gereken bir iklim krizi ve çevre kirliliğiyle karşı karşıya. Ve bu düşmanlar Sauron’dan bile tehlikeli. Bizim dünyamız da tıpkı Orta Dünya gibi güzel ve korunmaya değer. Vezüv Dağı’na ulaştığımızda doğaya bir demir parçası bırakarak kirliliğe sebep olmamak adına, yalnızca katılaşmış bir lav parçası attık, sembolik olarak. Yüzüğü de yolda tanıştığımız bir çocuğa verdik. ” Gentile, The Shire’daki yaşamının bazen alay konusu olabildiğini söylüyor ama bu pek de umrunda değil.

9 bin yıl önce Çin’de düzenlenen bir cenazede bira içildiği ortaya çıkarıldı

Çin’de Qiaotou adlı 9 bin yıllık bir mezarlıkta yapılan kazıda arkeologlar bir grup çömleği yeryüzüne çıkardı. Bu çömlek kapların bazıları uzun boyunlu ve geniş gövdeli formları bakımından, aslında çömleklerin kullanıldığına inanılan dönemden bin yıl sonrasına ait gibi göründü. Darthmouth Üniversitesi arkeoloğu Jiajing Wang ve çalışma arkadaşları, bu keşifle birlikte çömleklerin bira içmekte kullanılıp kullanılmadığını merak ettiler.

13 kaptan 8’inin dibinde bulunan fosilleşmiş bitki kalıntıları analiz edildi ve bu kalıntıların pirinç, yumru kök ve gözyaşı otuna ait olduğu belirlendi. Ayrıca bitki fosillerindeki nişasta molekülleri de bu bitkilerin ısıtılıp fermete edildiğini gösterdi. Wang ve ekibinin bu fosillerin yanı sıra çömlek kaplarda rastladığı maya ve küf de kapların fermantasyonda kullanılmış olabileceğini doğrular nitelikte.

Wang, bira taşımada kullanıldığını tahmin ettikleri kaplardaki bu içkinin bugün içtiğimiz biralardan biraz farklı olduğunu söylüyor; bir miktar daha tatlı ve renginin de daha bulanık olduğu tahmin ediliyor.  Bu tatlı pirinç birasının yapımı da günümüzdeki süreçten daha meşakkatli elbet. Zira 9 bin yıl önce Çin’de pirinç tarımı yeni yeni başlamıştı ve ender bulunuyordu. Nüfusun çoğunluğunun da avcılık ve toplayıcılıkla hayatta kaldığı düşünülürse, bu kıymetli pirinç birası yalnızca özel günlere saklanıyor olmalıydı.

Ortaya çıkarılan çömlek kapların cenazelerde kullanıldığının düşünülmesi ise arkeologların bunları 80 metre uzunluğunda, 50 metre genişliğinde ve 3 metre derinliğinde bir platformu çevreleyen, 2 metre derinliğindeki özel çömlek çukurlarında keşfetmiş olmalarıyla alakalı. Platform, en az 2 kişinin kemiklerini içinde barındırıyor. Bütün bunlar Qiaotou’daki bu bulguların bir cenazeye veya onurlandırmaya yönelik bir tür ritüele işaret ettiğini gösteriyor. 

Çömleklerde bulunan bitki kalıntılarının analizinde tespit edilen küfün, bugün bilinen sake içkisinin fermantasyonunda kullanılan küfle aynı olduğu da tahmin edilmekte. 

İngiltere’de insanların eko-anksiyetelerini paylaştığı iklim cafeler 

Denver, Colorado’dan Kathy Kilmer, gittiği partilerde ve toplantılarda iklim kriziyle ilgili dertleşmek istediğinde karşılaştığı tepkilerden rahatsız. Konuşmaya çalıştığı kişilerin hemen konuyu değiştirmelerinden yakınıyor. Halbuki Kathy iklim kriziyle ilgili konuşabilmenin, içinde bulunduğumuz durumu anlamlandırma adına önemli olduğunu düşünüyor.

Kilmer, partilerden umudu kesip bu senenin başında online ortamda bir “iklim cafe”ye katılıyor. Bu buluşmada kimse iklim kriziyle ilgili konuşmaktan imtina etmiyor. Aksine bu buluşmaların amacı bu konuda konuşabilmek.

Küresel ısınmanın etkileri dünyanın her yerinde daha da şiddetli biçimde kendini göstermeye başladıkça ve insanların endişe seviyeleri yükseldikçe iklim cafeleri gibi “ihtiyaçlar” da artmaya başladı. Kilmer’ın katıldığı iklim cafe etkinliği, Oxford çıkışlı İklim Psikolojisi Topluluğu tarafından düzenlenmiş. Topluluk danışmanı Rebecca Nestor’un gözlemlerine göre, iklim krizi kendini somut olarak gösterip insanlar günlük hayatlarında bunun farkına varmaya başladıkça, bu durumla ilgili duygularını yönetebilecekleri bir destek sistemine de ihtiyaç duyuyorlar.

İklim cafelerin nerede ve ne zaman başladığı tam olarak bilinmese de bu buluşmaları düzenleyenler, köklerinin İngiltere’deki “ölüm cafelerine” dayandığını söylüyorlar. Bu cafelerde de insanlar çay ve kurabiye eşliğinde ölüm hakkında konuşuyorlardı.

Tespit edilen ilk iklim cafe etkinliğini 2015’te İskoçya’da organize eden Jess Pepper, iklim anksiyetesini paylaşarak hafifletme fikrini ilk olarak küresel ısınmayla ilgili verdiği bir seminerde bulduğunu söylüyor. Seminere katılanların çoğu, etkinlikten sonra yanına gelerek bireysel düzeyde ne yapabileceklerini, nasıl yardım edebileceklerini sormuşlar. Pepper böylece insanların küresel ısınma ve iklim değişikliğiyle ilgili tek seferlik etkinliklerden ziyade birbirleriyle düzenli olarak konuşabilmeye ihtiyaç duyduklarını fark etmiş.

İklim cafe’lerin kendi aralarında birbirinden farklılaştığı noktalar da var. Pepper’ın söylediğine göre Aberdeen Climate Action’ın cafeleri, resmî aktivist grup ve örgütlerden daha “rahat” olacak şekilde tasarlanmış, aktivizm geçmişi bulunmayan daha sıradan insanların toplanarak fikir alışverişi yapabilecekleri bir alan olarak düşünülmüş.

Sussex Green Ideas’ın cafeleri ise daha çok panayırlara, kermeslere benziyor: Katılımcılar belli bir yerde toplanıyor ve kurulan stantları ziyaret ederek biriktirmiş oldukları plastik şişeleri geri dönüştürüyor. Bunun dışında bir de “action-free” iklim cafeler var. Bunlar sadece etkinliğe katılanların iklim değişikliğiyle ilgili duygularından, endişelerinden konuşabilecekleri alanlar olarak tasarlanmış. İklim Psikolojisi Topluluğu Danışmanı Nestor, katılımcılardan kendilerini doğaya bağlayan bir objeden bahsetmelerini isteyerek açıyor her oturumu.

Kilmer, katıldığı ilk iklim cafe etkinliğinden sonra endişelerini paylaşmış olmanın ona çok iyi geldiğini söylüyor: “Konuşurken çok gözyaşı döktüm ama çok da güçlü duygulara temas ettiğimi hissettim. Bu duyguyu birileriyle paylaşabiliyor olmak beni rahatlattı.”

New Orleans’taki bir venü Ida kasırgasından etkilenenlere yemek yapıyor

Ida kasırgasından beri evinde elektriği olmayan New Orleans sakinleri, Howie Kaplan’ın işlettiği The Howlin’ Wolf adlı konser mekânında ücretsiz yemek yiyebiliyor. Kaplan, “Birbirimizle, başkalarının hiç yapmadığı şekilde ilgileniyoruz, destek oluyoruz” diyor.

Elektrik kesintilerinden dolayı ellerindeki yiyecekleri bozulmadan saklamakta zorlanan restoran ve marketler de Kaplan’ın projesine destek vermeye karar vermiş ve her gün kamyonlarla The Howlin’ Wolf’a erzak yolluyorlar.

The Howlin’ Wolf’un önünde kuyruk olanlar sadece o çevrede yaşayanlardan ibaret değil; memurlar, belediye çalışanları da burada pişen yemeklerden faydalanıyor. Kaplan böyle bir zamanda derdinin para olamayacağını; sadece insanların ihtiyaçlarının karşılanmasını hedeflediklerini söylüyor. 

Yazı: Aslı Cangöz