Şeker, haz, özgürlük: Kadınlar Koğuşu Tatlıcılar Kulübü
Röportaj: İlayda Güler
Kurulduğu 1979’dan bu yana İran İslam Cumhuriyeti’nin adaletsiz uygulamalarına, meşrulaştırdığı şiddete itiraz eden toplumsal muhalefetin başını, rejimden en çok zarar gören kadınlar çekiyor. 1994 doğumlu İranlı gazeteci ve insan hakları savunucusu Sepideh Gholian da onlardan biri. Sepideh ilk kez 2018’de, henüz 24 yaşındayken Haft Tappeh Şeker Kamışı Tarım-Sanayi Kompleksi işçilerinin başlattığı grevin örgütlenmesinde rol aldığı gerekçesiyle tutuklandı; gözaltında ağır işkenceye maruz bırakıldı. Bir içeride bir dışarıda geçirdiği yılların ardından 2023’te tahliye edilir edilmez, başörtüsüz bir biçimde, İran’ın o dönemki dini lideri ve ülkedeki en güçlü siyasi otorite olan Ali Hamaney’in devrilmesi gerektiğini söylediği bir video paylaştı; birkaç saat içinde yeniden girdiği Evin Cezaevi’nden 11 Haziran 2025’te çıktı.
Sepideh Gholian’ın cezaevindeki kadın arkadaşları ve onlarla birlikte yaptığı tatlı pişirme mesaisine dair yazdıkları, geçtiğimiz sene bir kitapta toplandı. Orijinal metnin Türkçedeki ilk baskısı, çiçeği burnunda yayınevi Nâra’nın da ilk kitabı olan Kadınlar Koğuşu Tatlıcılar Kulübü’nü Nâra’nın kurucusu Zeynep Keçelioğlu Murray, çevirmen – editör Defne Demirer ve editör Eflatun Derin Çetin ile konuştuk. Sepideh’ye uzun süredir ulaşılamadığını biliyoruz. Güvende olduğunu umarak canlılığı ve neşeyi korumak için verdiği direnişi saygıyla selamlıyoruz.

Peçeteye işlenmiş hatıralar ve gizli yollar
Sepideh Gholian’ın sesini okura ulaştıran kişi, Londra merkezli İranlı – Kanadalı gazeteci Maziar Bahari. Kendisinin, İran haberlerini İngilizce sunan IranWire adlı bir dijital yayın platformu var; elbette ülkedeki aktivist hareketlerle de yakından ilgili. Hikâye, Sepideh’nin cezaevinde tuttuğu günlüklerden parçaların gizlice dışarı çıkarılıp yayımlanmasıyla başlıyor. Metinler büyük ses getiriyor çünkü İran’da hapishanede yaşananlara ve mahkûmların karakterlerine gerçek zamanlı biçimde ilk defa ışık tutuluyor. Böylece Çupra Balığı Hür al-Azim’in Kanını Emiyor (Tilapia Sucks the Blood of Hur al-Azim) başlıklı antoloji ortaya çıkıyor. Kadınlar Koğuşu Tatlıcılar Kulübü, orijinal adıyla Evin Prison Baker’s Club’ın kitaplaşması ise Sepideh’den gelen yazılar üzerinde ikinci kez yapılan editöryel çalışmanın çıktısı. Nâra’nın kurucusu Zeynep Keçelioğlu Murray, süreci şöyle anlatıyor:
“Cezaevi deneyiminin devamında yemek pişirmek bir başkaldırı yöntemi hâline geliyor; aynı zamanda beraberlik hissi yaratmak için de bir fırsat veriyor kadınlara. Öyle olunca Sepideh, yaptıkları tarifleri yazmaya başlıyor; çoğunu Buşehr ve Evin cezaevleri arasında, dışarıda geçirdiği iki aylık sürede hızlıca yazıyor hatta. Orada tanıştığı kadınlara dair notlar da eklediği metinler bunlar; yine parça parça ve gizlice dışarı çıkarılıp IranWire’da aralıklarla yayımlanıyor. Oneworld isimli, genellikle İran odaklı Londra merkezli bir yayınevinin ilgisini çekince de kitaplaştırma işine geçiliyor. Aslında kitap olmayan bir şey, anadilinin dışında kitap hâline getiriliyor; editörler bunu yayına İngilizcede hazırlıyor. Biz de kitap üzerinden yani İngilizceden çeviri yaptık.”
Türkçe baskıya gelene kadar oluşabilecek kayıpların önüne nasıl geçildiği bir soru oluyor bu noktada. Çevirmen Defne Demirer, İran’la kültürel benzerliğimizin onu “Şurada şunu demek istemiştir.”lere nispeten kolay ulaştırdığını düşünüyor. Yayına hazırlık aşamasında, kitabın haklarını aldıkları ajans aracılığıyla Oneworld ile sürekli iletişimde kalmış, kimi anlamların üzerinden defalarca geçip iyice kontrol etmişler. En çok yönelttikleri sorular, İngilizce kitapta Farsça italik yazılan birtakım atasözleri ve deyimlerin tam olarak ne ifade ettiği, nasıl bağlamlarda kullanıldığı hakkında olmuş.
Defne’ye göre Kadınlar Koğuşu Tatlıcılar Kulübü’nü Türkçeye kazandırmak, metni daha derli toplu hâle getirmiş zira kitapta bambaşka anlatım biçimleri ve metaforlar kullanıyor Sepideh Gholian. Dolayısıyla ilk karşılaşmada biraz dağınık hissettirme ihtimali var. Birbirinden bağımsız yazılmış parçalardan birleştirildiği için sayfaları bu kabulle takip ettiğimi söylediğimde bana cevaben “Bahsettiğin hâli İngilizcede daha çok hissettiğimizi düşünüyorum. Bu, metnin yapısından kaynaklanıyor ama Türkiye’de, kadın hakları mücadelesi gibi politik mücadelelere çok aşina olduğumuz ve deneyim olarak ortak noktalar bulabildiğimiz için kopukluk gibi gelebilecek o şeyin içinde de bütünlüğü sağlayan bağlama ulaşabiliyoruz ya da duyguları alabiliyoruz bence.” diyor Defne.
Editör Eflatun Derin Çetin, İran’dan İngiltere’ye giden iletişim ağının zarar görmemesi için metinlerin kimler aracılığıyla ve hangi araçlarla taşındığının açıklanmadığını ancak Sepideh’nin peçetelere, kağıt parçalarına yazdığının bilindiğini ekleyerek yayınevinin ilk kitabı olduğu için Kadınlar Koğuşu Tatlıcılar Kulübü’nü yaptıkları süre boyunca editöryel açıdan nasıl hassasiyetleri olduğuna, yaklaşımlarına dair birtakım kurallar belirlediklerine dikkat çekiyor: “Hem tarihsel hem de politik açıdan Türkçenin inceliklerine dair gözettiğimiz pek çok şey vardı. Çok üstüne titredik metnin; doğru şekilde aktarabilmek için çok uğraştık hepimiz.” Zeynep, Sepideh’nin bir röportajından öğrendikleri üzere, karakterler ve mekânların iç içe geçmesinin bilinçli bir tercih olduğuna, hayal ve gerçeğin sınırlarını kaldıran bir üslubun yansıması olarak kullanıldığına işaret ediyor. Eflatun ve Defne’nin buna dair aldığı iki önemli editöryel karar olmuş:
“Birincisi İngilizcede olmayan, Türkçe baskıda en arkada olan, mahkûmlar ve aktivistlerin listesi. Karakterler akışkan bir şekilde sunulduğu ve kimi isimler benzer olduğu için yer yer karışabiliyor. Bunu yönetmek, okuru rahatlatmak için koyduk listeyi. Bir de fazlaca dipnot var. Bu beni biraz düşündüren bir konuydu; bu kadar dipnot okunacak mı, boğucu mu olur diye. Ama Defne ve Eflatun ‘Bu, yok etme ve silme çabasına karşı yazılmış bir metin. Dipnotlar ise bunun karşısında duran yapısal parçalar. Aksine daha çok dipnot olması lazım bu kitapta.’ deyince ikna oldum.” diye anlatıyor Zeynep.
Defne devam ediyor: “Kimi bilgiler dipnot ve arkadaki listede tekrar mı ediyor? Etsin çünkü böyle bir şiddet ve kimliksizleştirme söz konusuyken hatırlanacak ne kadar çok hikâye var.” Eflatun ise Sepideh Gholian’ın metinde izlediği üslubun da bununla alakalı olduğunu vurguluyor: “Hem kendini arka planda tutması hem de tatlı tariflerinin, anlatının ortasında durması… Orada gerçekten bir şeyleri hatırlamaya, aktarmaya dair güçlü bir niyet var. Bu bana çok değerli gelmişti. ‘Sadece kendimle, kendi acımla ilgili bir şey anlatmıyorum. Herkesle ilgili, dünyayla ilgili bir şey anlatıyorum.’ demesi yani.”

Buradayım, gitmiyorum, zevkimden vazgeçmiyorum
Kadınlar Koğuşu Tatlıcılar Kulübü’nde her bölümün sonunda cezaevindeki kadınlardan birine adanmış bir tatlı tarifi var. Peki tarifler bu kitapta neyi tarif ediyor? Neden bu anlatının tutkalı olarak seçilmişler? Defne, metni çevirir ve her kelimesiyle haşır neşir olurken karşılaştığı ağır gerçeklerin ardından bir durup nefes alma ihtiyacı hissettiğini söylüyor: “Sepideh her tatlı tarifini bir arkadaşına atfediyor ve o tatlının özellikleriyle o kadının özelliklerini bağdaştırıyor. Bu, benim form içinde devam etmemi sağlayan bir şeydi. Yoğun şeyleri geçeceğim, karşıma bir tatlı tarifi çıkacak ve hafifleyeceğim diye motive olarak metinde ilerledim.”
Eflatun bambaşka bir pencere açarak Frankeştayn Kitabevi’ndeki lansman günü, sağolsun ekibin kitaptaki tariflerden safranlı kurabiye, elmalı turta ve çöreği yaptığını hatırlatıyor. Kadınlar Koğuşu Tatlıcılar Kulübü’nü, yemek yapmayı çok seven abisine verdikten sonrasını da şöyle anlatıyor: “Ona ‘Safranlı kurabiye çok iyiydi, lütfen deneyelim.’ dedim. Yani kitaba geri dönmek için de bir tohum ekiyor tarifler. Tekrar tekrar etkileşime geçebilecek bir araç sağlıyor.” Zeynep ise “Ben kategoriler üstüne çok düşünen biriyimdir. Öyle bir kitap ki kendi minik kütüphanemin önünde beni düşündürdü ‘Bunu şimdi yemek kitaplarının yanına mı koymam lazım?’ diye. Yemek kitabı desen az kalıyor, biyografi desen az kalıyor. Çok arada, kendine has bir şey katıyor yemek tarifleri kitabın olduğu şeye.” diye yanıtlıyor.
Tatlılar ve tariflerinin biçimsel işlevinden anlatıda ne ifade ettiklerine gelecek olursak; İran cezaevlerindeki kadınların baskı, şiddet, kayıp ve yasla dolu yaşamında tatlının bir inat, bir yaşamsallık temsiline dönüştüğü ve bir kız kardeşlik hafızası yaratılmasına vesile olduğu açık. Zeynep ise yemek paylaşmanın doğurduğu birliktelik üzerinden okuyor bunu: “Sevdiğiniz ve yardım etmek istediğiniz birini karşınızda üzgün bir hâlde bulduğunuzda sorduğunuz ilk sorulardan biridir ‘Yemek yedin mi, aç mısın?’ ‘En azından sana bunu verebilirim.’ demiş olursunuz böylece. İnsan deneyimine dair çok temel bir mesele sevdiğin birine yemek yapmak. Bunun ötesinde, coğrafyamıza özel bir tarafı da var. Biz bu tatlı tariflerini biliyoruz. Biz yas tutarken tatlı yemenin ne demek olduğunu da biliyoruz. Benim için parmak helvasıyla karşılaşmak çok özeldi mesela çünkü helva yasla doğrudan ilişkili bir tatlı ama parmak helvası biraz eğlenceli bir hâli bunun. Orada ilginç bir çatışma var bence.” (İran helvasında, un ve yağı kavurduktan sonra eklenen şerbet safran ve gülsuyuyla tatlandırılır. Parmak helvası, parmağa sarılıp ağza atılabilen kıvamdadır.)
Defne, aşkla ilişkilendiriyor tatlı yapma eylemini: “Aşkı bir özlem gibi ifade edecek olursak; bir öteki ya da bir mesafe var bir şeyle senin aranda ve ulaşmaya çalıştığın bir yer orası. Bu en temelinde, hayatta kalma içgüdüsüyle de bağlantılı bir yerden senin dünyaya tutunmanı sağlayacak bir itme gücü gibi. Bedensel ihtiyaçlarını karşılarken zevk alırsın. Mesela yemek yerken zevk duyman gerekir çünkü yemek yemezsen öleceksin ve ölüm kalım meselelerinin olduğu yerde çok yüksek bir haz da olur. Özgürlük de öyle bir noktaya geliyor sanki Sepideh için; ulaşmak istediği yere bir özlem duyuyor, aşk duyuyor. Tanıştığı insanlara da öyle bir aşk duyuyor, onların özgür olmasını istiyor. Onlarla cezaevi dışında da bir ilişki kurabilmek istiyor ve bütün bu duygular tatlı pişirip bunları paylaşma üzerinden açığa çıkmaya başlıyor.”
Haz, kitabın kilit kavramlarından biri kuşkusuz. Eflatun bunu detaylandırıyor: “Tatlı şekerlidir, bizi bizden alan bir şeydir ya… Yemek değil de tatlı yapmalarının, kadınların ellerinden her şeyi alan sisteme karşı inatla haz duyabilmeleriyle, bunu seçmeleriyle ilgisi var.” Tam kitabın çıkacağı zamana yakın Direnen Akademi’nin YouTube kanalında Güler Okman Fişek’in Kadın hazdan ne anlar? başlıklı sunumunu izlemiş Eflatun. Videoda anlatılana göre Türkiye’de farklı ekonomik sınıflardan 78 kadınla yapılan görüşmelerde, kadınların anlatılarında keyfe, zevke, hazza dair deneyimlerin geçmediği fark edilmiş. Sadece bir kadın (orta yüksek gelirli) “Yürüyüş yapmayı seviyorum; hangi yol bana zevk veriyorsa onu seçiyorum.” demiş. Eflatun İran cezaevlerindeki kadın mahkûmların direnişine şöyle bağlıyor bunu:
“Ataerkinin yaptığı şeylerden bir tanesi mutlak bir kısıtlama; kadın+’ların hayatta bir kimlik edinebileceği, bireysellik, bağımsızlık kazanabileceği her şeyin önünü kesmek, kendilerini ifade etme yöntemlerini yok etmek ve insanları belli kalıplara sokmak. Kitapta bahsedilen her kadının bir tatlı tercihi var. Hepsi farklı bir tatlıyı bir sebepten ötürü seviyor ya da sadece o gün canı onu çekiyor. Herkesin özel zaafları var belli tatlara. Bunlar bir yandan karakteri öne çıkaran şeyler, bir yandan da bunu inat ederek sürdürmeye devam etmek, ‘Ben buradayım. Bir yere gitmiyorum. Ne olursa olsun kendi zevklerimden vazgeçmiyorum.’ demek.” Tam da burada, parmak helvasının yenme biçiminin hazzı artırmak üzere ayarlandığını düşündünüz mü siz de? Kitapta sıkça başvurulan müzikler de aynı görevi üstleniyor. Eflatun, Shahram Nazeri’nin tınılarıyla büyülenmiş örneğin. “Şarkılar da tatlılar gibi bir araya getiren unsurlardan.” diyor.
Buşehr ve Evin cezaevlerindeki kadın mahkûmlar ortak bir deneyimin içinde, bambaşka hikâyelerin ağırlığıyla aynı duyguları paylaşıyor. Özgürlüğünün akıl almaz gerekçelerle gasp edilmesi karşısında birinin direniş yöntemi saçlarını sallayarak dans etmekken öteki susup atkı örmeyi tercih ediyor. Kısa sürede yakınlaşan, dayanışmayla derinleşen, art arda verilen kayıplarla güçlenen bağlar kuruyorlar böylece. Öte yandan neredeyse her an göz hapsindeler ve zaman zaman kurdukları arkadaşlıklar üstünden bedel ödetmek de bir işkence yöntemi olarak kullanılıyor üzerlerinde. Defne, Eflatun’un kendi hazzına sağır ve kör kalmamakla ilgili sözlerini kendi acına sağır ve kör kalmamak etrafında sürdürüyor: “Hem birbirlerini neyin mutlu ettiğini biliyor bu arkadaşlar hem de karşılarında acı çeken biri olduğunda onun acısının sebeplerini ve görmezden gelinmemesi gerektiğini birbirlerine çok hatırlatıyorlar. Bunun, bu kadınların kurduğu bağ hakkında çok önemli bir şey olduğunu düşünüyorum ben. Çünkü acına kör kaldığında hazzına da kör kalırsın.”
Kadınlar Koğuşu Tatlıcılar Kulübü her ne kadar beraberlik hakkında bir kitap olsa da cezaevindeki yalnızlık potansiyelini de unutmamak gerektiğini düşünüyor Zeynep. Kitapta biri daha fazla şiddete maruz bırakılmasın diye diğerinin bitirmek zorunda kaldığı bir arkadaşlık da var zira. Eflatun buna benzer bir yalnızlığı, Sepideh’nin, tanımadığı bir koğuştayken yaptığı zihin mesaisinde buluyor: “Bu ilk defa Clarissa Pinkola Estés’in Kurtlarla Koşan Kadınlar’ında karşıma çıkmıştı. Sonra Jung’un Dört Arketip’inde de görüp hoşuma giden bir nosyon oldu. Arkeolojik kazı gibi belki; elinde bir şey var, tam olarak ne olduğunu bilmiyorsun ama oradaki sınırlı bilgi içinden bağlamı keşfedip temelde yatan gerçeğe ulaşmaya çalışıyorsun. Sepideh de sanki duvarlardaki resimlerden, şiirlerden o koğuştaki kadınların nasıl bir çevre içinde barındığını, nasıl yakınlıklar kurduğunu hayal edip kendine ulaşamadığı bir evren yaratıyor. Yalnızlığın üstesinden, o sırada yanında olmayan ama hayal yoluyla ulaştığı bir arkadaşlıkla geliyor.”
Defne’ye göre birtakım kadınlar ve çocukların koğuştaki duvara vuran izlerinden biçimlenen “Ve Şimdi Alkışlarınızla, Gölge Oyunu” bölümü de aynı tavrın uzantısı: Platon’un Gölge Alegorisi’ne gönderme yapıyor orada kurulan ilişki. Gölge oyununda, yaşadıkları acı olayların bir yandan bir illüzyon, bir şeyin temsili olduğunu aktarmaya çalışma hâli de var. Kayıplar da yaşıyor bu kadınlar; arkadaş oluyorlar, bağ kuruyorlar, ertesi gün o arkadaşlıkları bir anda kesiliyor. Bütün bunlar bu gerçeklikle başa çıkmanın başka bir yolu.”

Bir kadın adına küçük bir feminist eylemde bulunun
İslam Devrimi’nden bu yana İranlı kadınların başını belaya sokan, kelimenin tam anlamıyla hayatını çalan en büyük takıntının adı namus. Kadınlar Koğuşu Tatlıcılar Kulübü’nün çevirisinde dikkatimi en çok çeken ve her defasında tüylerimi diken diken eden şey de “namusu kirlenmek” ifadesinin çok sık tekrarlanması, kadınların kirlenmeyi / kirletilmeyi kendileri hakkında kullanması olmuştu. Bunun, kültürün kadın bedenine dair algıyı nasıl manipüle ettiğini göze sokmak için tercih edildiğini tahmin etmekle birlikte çevirmen olarak Defne’nin yaklaşımını duymadan geçmek istemedim. Şöyle açıklık getirdi Defne:
“Bunun üzerine düşündük baya. İngilizce metinde “disgraced” olarak çevirmişler. Yine belli bir amaç uğruna metinde sürekli tekrarlayan bir şeydi. Bu konuda çok büyük bir öfke var. Bu terime karşı çok fazla duygu birikimi var. Hep dışarıdan bir gözün getirdiği bir terminoloji olarak kullanıyor. Sepideh’nin bunu hiçbir zaman benimsemediğini biliyoruz ama bunun hayat deneyiminde ne kadar kalıcı bir baskı yaratan bir gerçeklik olduğunu hatırlatmaya hizmet ettiğini hissediyorduk okuduğumuzda, o yüzden böyle bir karar verdik. Başta utanç dedik; utanç o hissi vermedi. İffet olur mu? Olmadı. Türkçe konuşulan dünyada bu hissiyata en yakın ifade bu gibi geldi.”
Hayatı, kadın cinselliğinin yarattığı uydurulmuş tehdit üzerinden okuyan bir kültürün sonucu Kadınlar Koğuşu Tatlıcılar Kulübü. Bu yüzden İranlı (ve başka pek çok yerli) kadınlar bedenleri hakkında hiçbir şey öğrenmeden büyütülüyor, üstüne üstlük namuslarının kirletileceğine dair bitimsiz bir korkuyla yaşamaya zorlanıyorlar. İran’da evlilik dışı hamile kalan bir kadının ailesindeki diğer kadınlarla birlikte ölüm cezasına çarptırıldığını biliyor muydunuz? Kitapta beni en çok sarsan yer yarım sayfalık “Doğmamış Çocuğa Mektup” bölümü oldu. Genç kadın karakterinin özneliğini en çok hissettirdiği, acı da olsa bir seçim yaptığı, anneliğin yaratmayla eş yok etme potansiyelini kullanmaya karar verdiği yerdi orası. Büyük bir risk alarak cezaevinin tehlikeli koşullarında kararını uyguladı da. Dayatılan zihniyetin benzerliğinden ötürü bu coğrafyada yaşayan kadınlar olarak bu mücadeleleri tanıdık buluyoruz; bir taraftan da Türkiye’deki feminist hareketin canlılığı ve sürekliliğine minnettar oluyoruz metni okurken.
Zeynep düşünce akışıma az önce konuştuğumuz çeviri tercihi üzerinden dâhil oluyor: “Olan şeyi o kadar kadının üstüne yıkan bir ifade ki… Bu ‘namusum kirletildi’lerde ne olduğuna dair gerçek bir bilgimiz yok. Orada yaşatılan şiddet neydi, bunu bilmiyoruz çünkü ‘Kadının namusu kirlendi.’ye indirgeniyor. Bu açıdan namus kavramının şiddete opaklık getirdiğini düşünüyorum. Bu da aslında metinde temel bir mesele. Daval-pa denen parazit bir canlıdan bahsediliyor ve onu açıklarken Sepideh, ‘utancın Daval-pa’sı’ diyor. Yani sürekli namus üzerine düşünmenin hissettirdiği yüke getiriyor lafı. Bunun bu kadar farkında olup dışına çıkamamak çok klostrofobik bir his olsa gerek. Bunu bu coğrafyada da belli bir süre bile olsa hissetmeyen bir kadın yoktur. Feminist hareket bu yüzden çok değerli.” Defne noktayı koyuyor: “ Hayat, namus konusunu geçtikten sonra başlıyor aslında, birçoğumuz oraya gelene kadar uzun yıllar geçiriyoruz. Türkiye’deki okurun hayalini kurup ulaşamadığı ütopyalara ve onların yasını tutmaya dair çok şey bulabileceğini düşünüyorum bu kitapta.”
Bir röportaj kapsamında, 132 sayfalık bu incecik kitap aracılığıyla çabucak sevgi ve saygı duyduğumuz onlarca kız kardeşimizin her birini anmak mümkün olmasa da “Biriyle Kadınlar Koğuşu Tatlıcılar Kulübü evrenini tanıştıracak olsanız ona hangi kadını ve / veya tatlı tarifini anlatmak isterdiniz?” diye soruyorum Nâra ekibine; en azından birkaçından bahsedelim. Defne ve Eflatun, Marzieh Amiri’ye (Reformist Shargh gazetesinin muhabiri. Eylül ve Aralık 2022 arasında, İran’daki demokrasi yanlısı protestolar sırasında tutuklanan 50’den fazla muhabirden biri.) ithaf edilen madlen kalıbında pişirilen mekik kekleri çok seviyor.
Defne “O tarifin sunuluşu ve tatlıyı Marzieh Amiri’ye benzetme şekilleri çok hoşuma gidiyor. Özellikle de ‘Bu tatlıyı yapması kolay, aynı zamanda tatlı uzun süre bayatlamadan durabiliyor. Pişirmesi de risksiz; aynı Marzieh’yle kuracağınız arkadaşlık gibi.’ dediği kısım; orası sanırım benim kitabın en sevdiğim kısmı. Marzieh Amiri rap yapan, müzikle ilgilenen bir kadın. Öyle bir ortamda güçlü bir sese sahip olmak için sert ve dediğim dedik olması gerekiyor ama mekik kek çok narin olmasıyla bilinen bir tatlı; bütün bunların bir arada olması bana neşe vermişti.” diye anlatıyor yüzünde bir gülümsemeyle. Eflatun, o pasajın devamının da güzel olduğunu söylüyor, şöyle: “Mekik kekler cebinize bile sığabilir (Marzieh sığmaz ama). Tatlıyı bir gece önceden pişirin; cebinize koyun ve dışarı çıkın. Kaldırımlardan geçip gidin, başörtünüzün bir tarafını serbest bırakın ki saçlarınızda rüzgârı hissedebilin. Rap müziği dinlerken mekik kekten bir ısırık alın. Marzieh Amiri adına küçük bir feminist eylemde bulunun.”
Zeynep ise Mahin Boland Karami (Buşehr Cezaevi’nde tam zamanlı çalışmış, geçmişte kolbarlık yaptığı için tutuklanmış bir mahkûm. Sepideh Gholian’ın Cezaevleri Örgütü Başkanı Haj Mohammadi’nin tacizini ifşa etmesinden sonra sürüldüğü Buşehr Cezaevi’nde çıkan kavgalarda Mahin, Sepideh’yi savundu. Cezaevi yetkilileri, Mahin COVID-19 sebebiyle hasta yatarken onu sağlık ihtiyaçlarından ve oksijen desteğinden bu sebeple mahrum bıraktı. Bu karar Mahin’in ölümüne neden oldu.) için Trileçe’yi seçiyor: “Kitap Mahin ile başlıyor; kolbarlık (Yüksek işsizlik oranı nedeniyle İran-Irak sınırında yapılan mal kaçakçılığı. Mahin, oğlunun okul masraflarını karşılayabilmek için bu işi yapmak zorunda kalmış.) meselesini de onun aracılığıyla öğreniyoruz. Bundan bir çeşit hamilelik diye bahsetmesi, kolbarların uyuşturucuları içlerinde taşıması çok etkileyiciydi. Bu kitabın Sepideh’nin, Mahin’in yasını tutmasıyla ilgili olduğunu da düşünüyorum.”

Ben kim, sen kim, biz kim?
Nâra Kitap, Kadınlar Koğuşu Tatlıcılar Kulübü’nün ardından yeni yayın dizileriyle yoluna devam edecek. Ondan önce, Nâra’nın oluşumu ve yüksek frekanslı isim tercihinin ardındakileri şu sözlerle anlatıyor Zeynep: “Ben zorlanırım bir şeyleri isimlendirirken. Bence kendine has bir yetenek gerektiriyor bu iş. Böyle titreşimli bir evren istediğimi biliyordum yayınevine dair. Aslında bir gece gerçekten arabada giderken nâra duydum İstanbul’da, “Allaaah” diye girdi birisi yandan, bir silkindim. O koyvermiş bi haykırış ya, bir iç döküş var. Kuvvetli bir şey ama bende hep bir gülümseme de yaratıyor. Bununla karşılaşınca Nâra doğru bir isim gibi geldi bana çünkü haykırmak önemli, bir ihtiyaç ve bence doğru bir temaydı hayalini kurduğumuz yayınevi için.”
Zeynep’in kategoriler üstüne çokça düşünen biri olduğunu öğrenmiştik. Nâra’nın ilk yayın dizisi “Komşu”nun fikri de oradan gelmiş. “Okur acaba bir kitabı alıp okumak bir yana, bir tema üzerine beraber düşünme davetine ne der?” sorusu çıkış noktası olmuş: “Burada tabii yayıncıya büyük bir iş düşüyor bütünlüklü bir seçki sunabilmek için ama temelinde etkileşim ve birliktelik var Nâra’nın. Komşu’yu her türlü okuyabiliriz. ‘Senin komşun nasıl biri?’ devamında ‘Sen nasıl birisin?’ sorusunu getiriyor. Senin mahallene, yaşadığın yere dair de bir sürü şey söylüyor. İkinci kitap Bulgar şair Nadya Radulova’dan. Gholian’ınkinden daha hafif bir kitap. Burada Yoji Yaşıyor ismi, haziranda çıkacak. Komşu dizisi bu şekilde devam edecek.”
Yayınevinin yoldaki projelerini anlatmak üzere söz tekrar Zeynep’te: “İkinci dizi yazın çıkıyor; çocuk kitapları dizisi, ismi “Büyü”. Birkaç şaire ‘Çocuk kitabı yazar mısınız?’ diye sorduk. Türkiye’de bu sıralar herkes çok bunalmış hâlde; biz bir oyun alanı yaratmak istedik bu vesileyle. Beş kitaplık bir dizi bu. Beş şair illüstratörlerle çalıştı. Dizinin hazırlığı da çıkan işler de çok eğlenceli oldu. Biz de ekip olarak bambaşka bir üretim biçimine geçmiş olduk. Seneyi “Yaratık” dizisiyle kapatacağız. Burada da ‘Yaratık nedir? Öteki nedir? Şimdinin yaratık hikâyelerinde öteki nasıl konumlanıyor?’ bunlara bakacağız. Yaratık çok “diğer”e bağlı bir şey ya, biraz da bunu irdelemek istiyoruz.