Nisan 2022: Film, dizi, belgesel önerileri

Bant Mag. ekibinin nisan içinde tüketip gündeminden düşüremediği dizi, film ve belgesellerden oluşan bir izleme önerileri listesi. Ne zaman yayımlandığından ziyade ne zaman izlendiği kıstas alındığından, geçtiğimiz hafta prömiyer yapan bir yapımı da 70’lerden bir keşfi de bulmak mümkün. Erişimin kolay olması adına vizyon takvimi devre dışı bırakıldı. Sıralama ise alfabetik.


Babfilm / Scenes with Beans (MUBI)

Metal bir kuş biçimindeki bir uzay cismi, sakinleri fasulyelerden oluşan bir gezegendeki yaşantıyı gözlemlemeye koyulur. Macar yönetmen Ottó Foky’nin 1976 yapımı bu stop motion kısası izleyeni kaşık, ilaç kutusu, tarak gibi gündelik objelerle kurduğu birbirinden yaratıcı atmosferlere davet ederek toplumsal hayatın dinamiklerini sorgulatan mizahi bir taşlama. Üzerinden geçen 46 yıla rağmen bugünün ruhuna da çok yakın hissettirecek türlü anlarla dolu filmde ceviz kabuğundan sandallara atlayıp gün batımında göl turuna çıkan, jiletle biçilen tarlalarda samanlığı seyran eden, kent meydanındaki protesto esnasında bir sprey şişesinin gazabına uğrayan, kitaptan bir katedralde vaaz dinleyen ya da üflemeli enstrümanların bacalık yaptığı bir fabrikada mesaisi başlayan fasulyelerle tanışacaksınız. Meraklılarına not: 70’lerde altın çağını yaşayan Pannónia Film Stüdyosu etiketi taşıyan üç yapım daha MUBI’nin “Masallar, Folklor, Fütürizm: İlham Verici Macar Animasyonları” bölümünde izlemeye açık. İlayda Güler

Heartstopper (Netflix)

Lise çağlarındaki iki erkek karakterin aşkını anlattığı gerekçesiyle Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu tarafından skandal bir kararla müstehcen bulunan ve jet hızında devreye giren sansür mekanizmaları sonucu internet satışı durdurulup yalnızca kitap mağazalarından erişilebilen (o da raflarda teşhir edilmeyip zarflarda teslim edilerek) Heartstopper serisini anımsadınız mı? Alice Oseman’ın Türkçeye Yabancı Yayınları tarafından Kalp Çarpıntısı ismiyle çevrilen grafik romanlarının uyarlaması; bizzat kendisinin senarist ve yapımcılığında hayat bulan, en taş kalplinin bile içini sımsıcak edip gözlerini buğulama potansiyeline sahip sekiz bölümüyle Netflix kataloğunda. Niteliğinden öte -ki hiç fena bir seyir tecrübesi sunmuyor- neden daha fazla kuir ilk gençlik öyküsüne ihtiyacımız olduğuna dair kapı gibi bir örnek olarak kollarını açmış, her yaştan seyircisini bekliyor Heartstopper. Tüm sansürlere inat nefes aldırtan, LGBTİ+ temsiliyeti adına ihtiyaç duyulan cinsten bir adım şüphesiz ki. Merdan Çaba Geçer

Pachinko (Apple TV+)

1920’lerde Kore’de küçük, fakir bir kız olan Sun-Ja’yı merkezine alarak onun ve ailesinin yıllar içerisinde yaşadığı zorlukları, farklı dönemlerin satır başı olaylarına göz kırparak anlatıyor Pachinko. Altı çizilen ana konulardan biri zenofobi. Kore’nin Japon işgali altında yaşadığı zulüm ile o süreçte Japonya’ya göç etmek zorunda kalmış Korelilerin maruz kaldığı ayrımcılık, kötü muamele ve şiddet dizi boyunca işleniyor. Bir New York Times çoksatanından uyarlanan Pachinko, hiçbir şey için acele etmiyor. İzleyiciyi tatmin edeceğini bilmenin verdiği güvenle olup biteni tane tane anlatıyor. Sabırsızları elerken, sabredenleri mükâfatlandırıyor. Dizinin Japonya’da “sessizlik”le karşılandığını da notlarımıza ekleyelim. Japon toplumunun büyük çoğunluğu ülkede ırkçılık diye bir şeyin var olmadığına inanıyormuş. Tanıdık geldi mi? J. Hakan Dedeoğlu

Severance (Apple TV+)

Ne haltlar yediği tam olarak bilinmeyen Lumon isimli dev bir firma, kelimenin tam anlamıyla çalışanlarının hayatını ikiye bölüyor. İş yerine girdiğiniz anda dışardaki kendinizi unutuyorsunuz, ofisteki kendiniz ise Lumon firmasının tapulu malı. Ama peki, ya bu diğer kendiniz de dışarıdaki dünyada var olmak isterse? Seyir zevki aşırı yüksek Severance’da kadro ve konu sizi yakalamakta zerre zorlanmıyor. Son zamanlarda televizyon dünyasında ortaya atılan en yaratıcı ve sürükleyici fikirlerden biri üzerine kurulu çünkü. Lumon Laboratuvarları’ndaki zamanda kaybolmuş psikedelik ortam, iki dünya arasında yaratılan atmosfer farkı, dizinin sırtını büyük ölçüde yasladığı 80’ler ve 90’lar Hollywood’unun elementleri alarak yepyeni ve daha sofistike bir noktaya taşıması müthiş. Ayrıca buram buram Charlie Kaufman ve Michel Gondry koksa da günümüz dertlerine nefis uyarlanmış. Ha bir de jeneriği çok iyi! J. Hakan Dedeoğlu

Shatranj-e Baad / Rüzgarın Satrancı (MUBI)

1976 yapımı Shatranj-e Baad, Tahran’da bir malikaneyi mesken tutarak konutun gerçek varisi olan bir kadının çevresinde dönen, miras ve güç savaşıyla harmanlanmış bir cinayet öyküsü. Film 1920’lere tarihlense de İran Şahı Pehlevi iktidarının sona erip İran’ın 1979’da resmen İslam Cumhuriyeti’ne dönüştüğü gerilimli sürecin yankılarını içinde taşıyor. Böylesi zorlu dönemde üretimlerde bulunan yönetmen Mohammad Reza Aslani’nin filmografisine şöyle bir bakmak onun ne derece cesur olduğunu anlamaya yeter. Özellikle cinsiyet sorunu ve cinselliğin büyük tabu olduğu coğrafyada tekerlekli sandalyeye mahkûm bir kadın üzerinden anlattığı bu hikâyede mahrem olan, yasaklanan, gizlenenleri bir bir gün yüzüne çıkarıyor. Hâliyle bu cesaret cezasız kalmıyor ve Shatranj-e Baad Tahran Uluslararası Film Festivali’ndeki ilk ve tek gösteriminin ardından yasaklanıyor. Uzun süredir kayıp kabul edilen film, Martin Scorsese’nin kurucusu ve başkanı olduğu The Film Foundation ortaklı World Cinema Project ve Fondazione Cineteca di Bologna güç birliğiyle restore edilmiş. Eşsiz sinematografisi yer yer Parajanov’u, gerilimli üslubu ise Dario Argento’yu andırıyor ancak Aslani, Shatranj-e Baad’da türleri ve üslupları öyle harmanlıyor ki son derece özgün bir yapıt üretmeyi başarıyor. Biçem Kaya

They Call Me Magic (Apple TV+)

Basketbol tarihinin ikonik figürlerinden birini odağına alan dört bölümlük belgesel serisinde, Earvin “Magic” Johnson’ın yalnızca parkede yaptıkları değil; çocukluk yılları, ailesi, özel hayatı, iş insanı olarak faaliyetleri, HIV ile mücadelesi de dâhil edilerek kapsamlı bir portre çiziliyor. Kendisinin yanı sıra aile fertleri, yakın dostları, iş arkadaşları, aynı dönem oynamış Larry Bird, Michael Jordan, Kurt Rambis, Kareem Abdul-Jabbar gibi NBA yıldızları, Pat Riley, Snoop Dogg, Jimmy Kimmel gibi figürlerle yapılmış bir dolu röportaj var. Yığınla arşiv görüntüsüyle birlikte tabii. Özellikle 80’ler ve 90’lar NBA nostaljisi yapmayı seven herkesin They Call Me Magic ile iyi vakit geçireceğine şüphe yok. Yıldırıcı engellerin üstesinden gelip toplumsal hareketlere, bilinçlenmelere, zihin açılmalarına öncü olan ilham verici portrelere ilgi duyanlar da kaçırmasın. Müzikleri de Flying Lotus imzalı üstelik! Cem Kayıran

Tina (beIN CONNECT)

“Proud Mary”, “What’s Love Got to Do with It”, “The Best”, “I Can’t Stand The Rain”… İkon denince akla gelen ilk isimlerden Tina Turner’ın 50’lerde başlayıp günümüze uzanan müzik kariyeri, kişisel hayatından çeşitli anekdotlarla mercek altında. O öyküsünü İsviçre’deki evinde, birinci ağızdan anlatırken; görülmemiş arşiv görüntüleri, fotoğraf albümünden çıkanlar ve ses kayıtları da eşlikçi. Kalp kırıklıklarıyla, Ike Turner’ın kendisine uyguladığı fiziksel ve psikolojik şiddetle, travmalarıyla mücadelesini de izliyoruz. Bir yandan ABD medyasının ona bu travmaları unutturmamak konusundaki düşüncesizliğine sinirlenerek… Azim ve yetenek abidesi bir müzisyenin hayatındaki dönemeçlere eksiksiz bakış sunuyor, yaşayan en büyük süperstarlardan birini yeniden tanımlıyor, bıraktığı mirasa taze bir bakış açısı ve sonsuz bir saygıyla bakmanıza vesile oluyor Tina. İki saatinizi ayırmaya fazlasıyla değer, dokunaklı bir veda. Üstelik En İyi Belgesel dâhil, üç dalda Emmy adayı. Elif Yılmaz

BONUS: Annette (beIN CONNECT)

Geçen senenin üzerine en konuştuğumuz filmlerinden biri de nisandan bu yana beIN CONNECT kataloğunda… Leos Carax’a 74. Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülü getiren Annette, dünyaca ünlü stand up sanatçısı Henry ile yine dünyaca ünlü opera sanatçısı Ann’in tutku dolu aşklarını merkeze alıyor. Hem meslekleriyle ilişkileri hem de karakter özellikleriyle iki ayrı ucu temsil eden çiftin ilişkileri, kızları Annette’in doğumu ile birlikte müphem ve tekinsiz bir yöne doğru sürüklenmeye başlıyor. Yönetmen sineması olduğunu her ânında hissettiren yapım, Sparks ellerinden çıkan müzikleriyle unutması zor bir tecrübe. Trajik bir aşk hikâyesini anlatmaktan öte anlatı mecrasının kendisiyle de dertleri olan Annette; stand up ile operanın, yaşatmakla öldürmenin, tutkuyla yıkımın kol kola yürüdüğü bir yola davet ediyor. Bu yolda, sanatın farklı görsel formlarına dirsek temasından geri durmuyor, hakikatle kurmaca arasındaki ayrımı biçimsel tercihleriyle de işaret ediyor. Yağmur Ruken Kahraman