On yıl sonra: Boysan Yakar'a mektup
Yazı: Okan Urun
Sevgili Boysan,
Sen, Zeliş ve Mert’le çıktığın tatilden dönmeyeli bugün tam on yıl oldu.
Elden düşen telefonlar, kesik hıçkırıklar, isyankâr gözyaşları, bir anlık sakinlik ve sonrasındaki iç sızısı, anlar, parçalar, laflar, şarkılar, yokluğunun kesif acısı, bazen tuhaf bir hissizlik, sanki unutacakmışım korkusu, doğum günlerin, ölüm günlerin ile geçen on yıl.
Her şeye gülebilme ve her şeyle dalga geçebilme özgürlüğümüzle bazen cenazelerimizde takılması gereken büyük, siyah, pahalı güneş gözlüklerinden söz ederdik. Gülerdik. Bir anlığına içimizden geçirirdik belki “ya gerçek olursa” diye. Ya da geçirmezdik. Her neyse. Cenazende 2015 yazı başında aldığım ucuz güneş gözlüklerimi takmıştım ve hiç sevmeyeceğin kadar siyah giyinmiştim.
Seni ilk gördüğüm zaman tanışmadık. Gerçekten tanıştığımız zaman, 2010 yazında bir sabah İstanbul’da, otogardaydık. Ayça, Metehan, Tarkan, sen, ben Assos’a gidecektik. Elindeki büyük torbada ortopedik yastığının olduğunu söyledin. Senin, Zeliş’in, Mert’in yok olduğu kazadan geriye kalan eşyalar arasında yine o ortopedik yastık vardı. Üftade Sokağı’na sağ salim ulaşan tek şey. Uzunca bir süre artık adı Boysan’ın Evi olan evinin yatak odasındaki yatakta durdu. Bazen (sonrasında nadiren gidebildim o eve) bir etkinlik için oraya gittiğimde usulca odaya gidip o yastığı okşardım.
Seni ilk sevdiğim zaman o sabah otogarda gördüğüm zamandı. İlk kez birinin bir başkasını bu kadar dikkatli, özenli dinlediğini fark etmiştim. Benim sık sık yaptığım ve senin dalga geçtiğin dinleme numarası yapmaktan söz etmiyorum. Kim olursa olsun ve ne derse desin büyük bir dikkatle dinlemekten söz ediyorum. Sabırla. Yanıtlayarak. Çözüm bularak. Güldürerek. Derdiyle içlenerek.
Birbirimizi bir daha hiç bırakmayacağımızı düşündüğüm zaman da seni ilk gördüğüm zamandı.
Assos’tan döndüğümde benim için artık bir ikinci adresti Üftade Sokak. En çok da o kocaman yatağın. Üzerine uzanıp adaçayı içip, öyküler okuyup, dedikodu yapıp, uyuyakalıp, uyanıp, müziği sonuna kadar açıp, süslenip püslenip, bağırıp çağırıp, dans edip partileyip, bir anda birilerini kaybetmeye başlayıp, ağlayıp, sonra gülüp, yemek yiyip ve sevgililerimizi anlatıp ve yaşlanıp… diye gidecekti hikâye. Öyle olmadı. Çünkü bazen öyle olmaz.
Bir aile olduğumuzu, beraber yaşlanacağımızı, birbirimize bakacağımızı, birbirimizle ve her şeyle sonsuza kadar dalga geçebileceğimizi, birbirimize ve herkese sonsuza kadar acıyabileceğimizi düşünmüştüm. Bir lubunyanın yalnızlık korkusuna mükemmel bir çare gibi. Öyle olmadı.
Gidişinize (sanki bir işe yarayacakmış gibi) çok kızmayı, ortalığın altını üstüne getirmeyi, isyan etmeyi o kadar çok isterdim ki ama senin tuhaf, kapsayan, seven, okşayan (yokluğunla daha da pekişen) varlığın pek izin vermedi buna.
Sen, Zeliş ve Mert böyle ışık hızıyla çıkınca hayattan, birçok kişi gibi ben de elimi kolumu nereye koyacağımı bilememeye başladım. Yasmin’in sesiyle “Ya sonra”yı söyleyerek seni gömdüğümüz andan beri önce büyüyen, sonra küçülür gibi olan ve sonra da bazen büyüyüp bazen küçülen ama bir şekilde varlığına alıştığım iç sızısını ise çok iyi biliyorum. Önceleri günün ortasında ya da gecenin köründe yürüdüğümüz bir yol, söylediğimiz bir söz, oturduğumuz bir masa, baktığımız bir şehir manzarası, kurduğumuz bir hayal aklıma, gözüme, kulağıma geliveriyordu. Bunu o iç sızısından anlıyordum; sanki içeride bir yerden burnumun ucuna vuruyor gibiydi. Öyle burnumun ucunda bir yerdeydin sürekli.
Sonra yaptığım her şeyin içinden geçiyor gibi oldun. Yazılan oyunlar, oynanan karakterler, izlenen filmler, konuşulan konular, içilen sigaralar, hatta bazen takınılan tavırlar. Yaptığım şeyleri sanki senin için de yapmam gerekiyor ve eğer yapmazsam sanki sana haksızlık ederim gibi geliyordu. En zorlandığım şey tabii ki insanları pür dikkat dinlemek oldu!
Yaptığım şeylerin içindeydin, yanı başımdaydın işte. Evet, senin kadar gösterişli salınamasam da yine de salınıyordum İstiklal’de. Senin kadar cesur direnemesem bile yine de direniyordum Onur Yürüyüşlerinde. Ve seni hiç tanımamışlara ısrarla seni anlatıyordum. Hatta bazen yeni tanıdığım birinde senden bir şeyler buluyor, mutlu oluyordum.
Sonra doğum günlerin ve tabii ölüm yıl dönümlerin vardı. Dünyada çok sevdiği birini kaybeden tek kişi olmadığım gerçeğiyle yokluğun ve seni andığım zamanlar arasında mükemmel dengeyi kurduğumu düşünüyordum. Ta ki bu seneki doğum gününe kadar.
Yine Mrs. Dalloway-vari bir özenle her şeyin mükemmel olmasına çalışarak düzenlediğimiz yemeğin başlarında bir yerde masa aydınlatmasıyla ilgili Kaan’la tartışırken birden ağlamaya başladım ve “zaten ölmüş birinin doğum gününü kutlamak kadar saçma bir şey olamaz” deyiverdim. Seni kendimle taşıdığım, bir şekilde yaptığım her şeyin içinde var olduğun fikri bana iyi geliyordu, evet. Ama gerçek, senin on yıldır yok olmandı. On yıldır yapabileceğin hiçbir şeyi yapamadın. Ülkenin ve dünyanın giderek daha korkunç bir yer hâline geldiğini görmedin. İyi şeylerin de olduğunu, beklenmedik yerlerden beklenmedik direnişlerin hâlâ hepimizi ayakta tuttuğunu bilmiyorsun mesela. Sana on yıldır bir şey soramıyorum, seninle yürüyemiyor ve konuşamıyorum. Geride bıraktığımız on yılın bir tanesinde bile yaş almadın sen. Tüm o yaşları alsaydın muhtemelen son doğum gününden sonra yüzüne çok belli olmayan dolgular yaptırmaya koşardın. Son on yıldır değişmeyen tek şeyin siyasi iktidar olduğunu bilmen yeterli sanırım.
Biz seni o gece güzel andık. Pastanın üzerinde mumlar bile vardı ve senin bir videonu izlerken mumları sanki sen söndürmüşsün diye hayal ettik. Ama gerçek şu ki sen on yıldır yoksun. Bu yokluğun yerine kendim dâhil koyabileceğim bir şey yok. Bir temmuz gecesi nihayet kabul ettim bunu.
Bundan on yıl önce, 5 Eylül 2015’ten 46 gün sonra şunları yazmışım:
“bir türlü dönemediğin şu tatilin artık bitmesini isterdim; orada bir yerde, zamanda takılıp kalmış gibisin, bitmeyecek bir dönüş yolunda. ve asla senin kadar kucaklayıcı, seven, sevilen, eğlendirici, eğlenen, duygulanan olamayacak bizler seni beklemeye devam edeceğiz. bunu nasıl yapacağız bilmiyorum. bildiğim, elde kalan, bana kalan tek şey; içinden senin geçtiğin bir zaman dilimi. elimden tuttuğun, elinden tuttuğum, dolu dolu, paha biçilmez bir zaman dilimi. onu mücevher gibi saklayacağım. sızıyla güzelim, sızıyla.”
O tatilden dönmeyeceğini artık biliyorum. Geçirdiğimiz zaman dilimi yaşandı ve bitti. Anılar, kaybının sızısı ise kalıcı. Kesif acı değil; dönüşen ve katlanılabilir bir sızı. Gülümsemeyle karışık.
Güle güle Boysan.
Seni seven Okan.
*Bu mektubumsunun ilk hâlini 21 Ekim 2015’te o dönem hâlâ günlük gibi kullandığımız Facebook’a yazmıştım. Bu hâli Boysan, Zeliş ve Mert’in korkunç bir trafik kazası sonucu aniden aramızdan ayrılışlarının üzerinden geçen on yılda değişen ve değişmeyenlerin kişisel bir dökümü oldu. Sondaki kabullenişle çelişse de olmayan bir “sen”e hitap etmeyi sürdüren bir mektubumsu bu.