Oyuncu Günlükleri: Pelin Ermiş
Pelin Ermiş bir senaryoyu ilk kez okurken nelere dikkat eder? Canlandırdığı bir karakterle nasıl bağlar kurar? Onunla çatışmalar yaşar mı? Sete girmeden önce kendini nasıl hazırlar?
Oyuncuların pratiklerini ve duygu dünyalarını kurcaladığımız soru-cevap serimizin konuğu; Aşk-ı Memnu ve Kızıl Goncalar gibi diziler, Bir İhtimal Daha Var ve Tuzak gibi oyunlarla tanınan Pelin Ermiş.

Hayatta yapmak istediğinin oyunculuk olduğunu ne zaman ve nasıl anladın?
Beni bırakmayan oyun oynama dürtüsünü, merakını, tutkusunu hissettiğimden bu yana diyebilirim. Hepimizin içinde çocukluğumuzdan beri oyun oynama dürtüsü baki… Okuma yazmayı daha öğrenmeden oyun oynayarak başladık biz bu yaşama. En masum, en yalın, en özgür görüntülerimizin oralarda olduğunu düşünüyorum. Ben de oraları, oyun oynama sevdamı bırakmak istemedim. Şüphesiz 20 yaşında evcilik, öğretmencilik oynayamam. 🙂 Bu oyun oynama sevgisinin, adının oyunculuk olabileceğini spesifik anladığım zaman ortaokuldaydı. Öğretmenlerimin taklitlerini yaparak keşfetmeye başlamışım. Kendi metnimi yazdığım ve doğaçlamada yapıyormuşum da haberim yokmuş. Ortaokul bana çok heyecanlı gelmişti, tek öğretmenin yok. Her ders için başka öğretmen, başka gözlem, başka sesler, başka mimikler, başka ders anlatışları… O günün son dersinde ben çıkardım; bir nevi tek kişilik gösterimi yapıyormuşum yine bundan da pek haberim yokmuş tabii. 8-10 öğretmen var, bir sürü taklit, geçişler, ve seyirci sınıf arkadaşlarım bu öğretmenleri çok iyi tanıyorlar; onları da oyunun içine alırdım, her gün yanımda aksesuarlarımı taşırdım, her öğretmen için ufak ve yaratıcı aksesuarlar. O kadar eğlenirdik ki hepimiz.. Şimdi düşününce performans kaygısı, onay duygusu olmadan sadece eğlenmek, bırakmak, arkadaşlarımla, öğretmenlerimle bütün bir dil yaşamak, lunapark gibiydi hislerim. Öğretmenlerimin taklitlerini yaparak keşfetmeye başlamışım, tetiklemiştim artık…
Yıllar sonra Aristoteles – Poetika okuyunca insanın reflekslerinin, bilmeden bırakma halinin ne olduğunu daha iyi anlamıştım. Poetika’da Aristo, sanatın kaynağının taklit etme olduğunu, bunun da temelinde taklit edilen varlığın bilgisine ulaşma arzusu yattığını belirtiyor. Yani sanatın en temelinde bilgiye ulaşma hazzı var. Burada taklit yoluyla, duyguların süzgecinden geçerek gelen bir bilgiye ulaşma hazzından bahsediyor. Yani Aristo, entelektüel haz ile duygusal hazzın biraradalığına vurgu yapıyor. Bunun ardından insanın doğasında harmoni ve ritim duygusu olduğunu, insanın yaratılarında da bu unsurların olmasının kaçınılmaz olduğunu vurguluyor.
Bugüne kadar canlandırdığın karakterler arasında sana en çok benzeyen hangisi? Neden?
Bugüne kadar tiyatroda ve dizilerde bir sürü güzel, içime sinen karakterlerde oynadım. Ne mutlu! 🙂 En sözü hep beni bi sıkıştırır. Tabi ki “en”ler vardır, oluyor yaşamımızda. Buna tek bir karakteri şudur diyemem açıkçası. Aşk-ı Memnu dizisinde oynadığım Cemile’nin kafasını koyduğunu yapması, ihtirasını, duygularını belli etmesini benzetirim kendime. Ya da Hangimiz Sevmedik dizisinde oynadığım Emel’in romantizmini, yumuşaklığını benzetirim kendime. Bir İhtimal Daha Var oyununda oynadığım Ada’nın iç sesini tutamamasını, asiliğini, konulardan konulara geçiş hızını oldukça yakın hissederim kendime. Tek tek tüm dizi ve oyunlarda oynadığım karakterleri yazarmışım… 🙂
Canlandırdığın karakterlerle çatışma yaşadığın oluyor mu? Bu durumda nasıl metotlara başvuruyorsun?
Tabii ki oluyor, olmaz mı. İnsan kendisiyle çatışma yaşıyor, canlandırdığı karakterle nasıl yaşamasın. Konu, insansa zaten çatışma tam ortamızda.
Daha çok deneyerek, çalışarak, yaşadığı çatışmayı anlamaya çalışarak, karakteri dinlemeye devam etmek, karakterden öğrenmeye devam etmek; hemen sahip çıkıyoruz gelen duyguya, dinleyip devam etmeye çalışıyorum. Bu budur, kesin böyledir, böyle düşünür, bunu hisseder, bunu sevmez gibi karakteri keskin bir kalıba sokmamaya çalışıyorum. Daha esnek bakmayı seviyorum çünkü o zaman daha boyutlu, daha oyuncaklı, daha insani bir şey hissettiriyor bana.
Bir rolü senin için çekici kılan unsurlar, senaryoyu okurken mutlaka dikkat ettiğin detaylar neler?
Aslında çok şey var. Öncelikle senaryonun başlı başına kendisi, ne anlattığı, neyi nasıl anlattığı, neden bu hikâyeyi anlatmak istediği. Derdi ne? Çok mu doğrudan mesaj vermeye çalışıyo ya da bunu yaşamın içine nasıl nüfuz ettiriyor? Bunlar çekici gelen şeyler bana. Bunun paralelinde rol de, bu senaryonun önemli bir parçası zaten. Önce bütünün önemli olduğunu düşünüyorum. Harika, ilgimi çeken bir rol ama senaryo iyi değil; içime sinmedi kısmının gerçekliğine pek inanmıyorum. Her şey birbirinin çok içinde.
Oyunculuğa dair algı kapılarını açan, yaklaşımını değiştiren bir söz? Nerede ve ne zaman duymuştun?
O kadar çok var ki… Bir de dönem dönemde değişebiliyor, artıyor bu sözler. Oyunculuğun en keyifli yanı olabilir hakikaten. Stanislavski her zaman benim için hocaların hocası. Bir sürü metot onun üzerine, ondan esinlenerek çıkmış. Tabii ki bir sürü yararlandığım, öğrendiğim metotlar da oldu. Bu kısım da oyuncu için pek keşifli, eğlenceli. Öyle geniş açılı bir şey ki bu; bir romandan, psikoloji kitabından, edebiyattan, bilim dergisinden, felsefeden, algılarını açan, seni ateşleyen sözü, yaklaşımı görebilirsin. Dedektiflik gibi bir şey. Arayan bulur, görmek isteyen görür.
“Duygular kaprislidir onları dinleyemeyiz” diyor Stanislavski. Bu sözü ilk okuduğumda gerçeklik, hissediş, nasıl olur diye yabancılaşmıştım. Ama sonra demek istediğinin “oynadığımız karakteri dinleyelim, yaşayalım, dinlediğimiz anda orda biriken enerji akar ve aksın” olduğunu anladım. Pelin’in o günkü ruh hâli belki de kendiyle uğraşmaktır, huysuzdur. Kendimizle uğraşırken oynadığımız karakterimize haksızlık etmeyelim. Oyuncunun hiç yapmaması gereken şey kendiyle uğraşmamak.
Sence uzun soluklu bir kariyerin sırrı ne?
Bana her şeyin sırrı inanç gibi geliyor. Her şey oradan başlıyor. İnançla başlayan eylemler çok değerli. Sadece inanarak bırakamayız tabii, zaten onun adı inanç olmaz. Bu inancın paralelidir senin eylemlerin, ne kadar okuduğun, çalıştığın, denediğin, emek verdiğin, esnek baktığın, merak ettiklerin, potansiyelini gerçekleştirme sorumluluğunu almandır.
Evet yaşamımızdaki birçok kırıklıklara, eksikliklere rağmen… İnsanız ve eksiğiz. Erkan Oğur’un şarkısı geldi aklıma “Eksiklik Kendi Özümde”.
Ve oradan da Çehov’un Martı oyununda dediği sözler geldi aklıma: “Yazmışız, ya da sahnede oynamışız fark etmez, anlıyorum ki bizim bu işlerde başta gelen şey, parıltı, şöhret filan gibi benim hayal ettiğim o şeyler değil, sabredebilme yeteneğidir… Kaderine katlanmasını bil ve inançlı ol…”

Sete girmeden önce kendini nasıl hazırlarsın? Ritüelin, çalışan yöntemlerin var mıdır?
Özellikle dizi çekerken bu hafta ne olacak acaba, karakterim ne yapacak diye senaryoyu okumak bana dinamik geliyor açıkçası. Yürüyüş yaparken, müzikte, rüyada, renkte, fotoğrafta, hayal gücümde, ararım, duymaya çalışırım karakterimi.
Oyunculuk iz sürmektir bence. Esnek olmaya özen gösteririm. Bedenimin, yürüyüşümün, sesimin, bakışlarımın, el hareketlerimin, bu yeni gelen karakteri hissetmesine izin veririm tüm konsantrasyonumla.
Ritüel olarak da, sete yeni başladıysam, evde adaçayı yakıp giderim sete. Bir süre tabii, o karaktere alışana kadar. 🙂
Karaktere girmek kadar ondan çıkmak da bazen zorlayıcı olabilir. Sende böyle bir etki bırakan bir rol oldu mu?
İnsan, oyuncu; sandığımızdan daha fazla geçirgen canlılarız. Bir sürü hissediş, bir sürü dert, bir sürü yaşam… Oyun oynama algısıyla bakıyorsun oynarken, çocuk gibi bırakıyorsun, insan bazen bu bilgiyi profesyonel bilse de deneyimlese de yakalanabiliyorsun.
Talimhane Tiyatrosu’nda, Mehmet Ergen’in yönettiği Göl Kıyısı oyunumuzu oynarken birkaç defa olmuştu. Bir ailenin dramıydı, final fazlaca güçlü ve acılıydı. Oyun bittikten sonra kuliste hâlâ o acıyı kalbimde, nefesimde yoğun hissetmiştim; gerçeklik ve oyun algımı etkilemişti. Neyse ki bu durum bir kaç kere olmuştu çünkü oyunu iki yıl oynadık. Hayatımın en özel, en güzel oyunlarındandır. Ne mutlu! Nicelerine olsun…
Az önce aradılar, biyografin çekiliyormuş. Seni kim oynasın?
O zor soru. Yaşım bunu için genç gerçi. Kız kardeşim Gülin Ermiş ilk aklıma gelen oldu. Çok merak ederdim onun nasıl oynayacağını. İzlemesi benim için çok güzel olurdu. Sanırım duygusal bir cevap verdim. 🙂
Oyuncu olmasan mesleğin ne olurdu?
Yaratıcılık, insan, sanatla ilgili bir meslek olurdu diye sezinliyorum. Müzisyen, yönetmen ya da psikolog olurdum. Müziksiz bir hayat hatadır, Nietzsche’ye son derece katılıyorum. Müzik hep benimle dolanıyor yaşamımda, kendi yazdığım şarkılarımı söylemek isterdim.
Yönetmen o dünyaları yaratmak, o atmosferi kurmak, çok merak edilesi geliyor bana her zaman, sanki sihirbaz gibi… Psikolog da insanı, geçmişini, getirdiklerini, bilinç dışını, eksik hissedişini ya da fazlalıklarından yorulduğunu, kendimi bildim bileli dinlemeyi, anlamayı hep merak etmemden dolayı..
“Keşke bende de olsaydı” dediğin (ama olmayan) yetenek?
A, bunu daha önce hiç düşünmemiştim. Resimler yapmak isterdim, duyguların çıkışını da ne güzel beslerdi. Baya güzel resimler, alt metinli bir sürü resim, sürreal resimler yapmak; sonra da sevdiklerime hediye etmek isterdim.
Yakın gelecekteki projelerine dair verebileceğin ipuçları var mı?
Akıştayız, seviyoruz, sürpriz olsun… 🙂
Metot oyunculuğu hakkında düşüncelerin neler?
İşin içinde yine Stanislavski’nin temelini attığı ve öğrencilerinin de geliştirdiği metot oyunculuğunu son derece gerçekçi ve inandırıcı buluyorum. Bir oyuncunun oynayacağı karakteri derinlemesine analizi, karakterin geçmişini, motivasyonlarını, hayallerini, ilişkilerini, korkularını, engellerini, risklerini anlamaya çalışmak çok kıymetli ve oyuncunun gelişimi ve karakteri boyutlu, gerçek, yaşayan hâline getirmek muazzam.
“Rol kişisine güveneceksin, oyunculuğuna güvenme. Onun, yani rolün, derdini bulman lazım.” demişti bir hocamız. Tam da bu aslında. Oynadığın karakterin kaybını çalışmak, engel ve risklerini çalışmak, üstün isteği ne? Eylem çizgisi ne? Bunlar bir karakter yaratmak da çok kıymetli sorular bence.
“Karakter diye bir şey yoktur. Koşullar vardır. Oyuncu koşulları doğru anladığında ve oynadığında zaten karakter çıkar.” Meisner’in bu sözünü de çok beğeniyorum.
Oyunculuğuyla sana ilham veren üç isim?
Haluk Bilginer
Meryl Streep
Marlon Brando

“Neyi oynasa iyi oynar.” diyebileceğin üç oyuncu?
Leonardo DiCaprio
Natalie Portman
Özgü Namal
“Ne zaman izlesem beni şaşırtır.” diyebileceğin üç oyuncu?
Christoph Waltz
Jim Carrey
Isabelle Huppert
Sinema, televizyon veya tiyatro farketmez; aklından çıkmayan üç oyunculuk performansı?
Yıldız Kenter (Oscar ve Pembeli Meleği)
Lars Eidinger (Schaubühne Berlin, Hamlet)
James Gandolfini (The Sopranos)
Haluk Bilginer (Kış Uykusu)