Paul McCartney - Man on the Run: Büyüme sancıları

Yazı: utkan çınar

Nisan 1970’de The Beatles’ın dağıldığı resmen duyurulduğunda yarattığı kültürel sarsıntı da grubun kendisi kadar kuvvetli olmuştu. Yas tutan hayranlardan çevrelerini kuşatan eleştirmenlere, merhametten nasibini almamış yorumlar ve spot ışıkları altında kendilerini yeniden tanımlamak zorunda kalmıştı Smart, Cute, Quiet ve Funny Beatle. En çok suçlanan kişi ise Sir Paul McCartney idi şüphesiz. Alışılageldik bir rock müzik belgeselinden çok “düşünsel bir yolculuk” olarak tanımlanabilecek Man on the Run’da yönetmen Morgan Neville, Wings grubunu hayata geçirmesinin ötesinde hayat ve yol arkadaşı Linda McCartney eşliğinde hikâyesini baştan yazmak zorunda kalan bir sanatçının portresini çiziyor.


Ne hakkında?

The Beatles üyesi Paul McCartney’nin grubun dağılmasının ardından başladığı solo kariyerinin ilk on yılı, ağırlıkla Wings projesi üstüne.

Zaman dilimi ve mekân

McCartney’nin yaşamının 1970-1981 arası dönemine bakıyoruz. Kısaca The Beatles’ın dağılmasından Lennon’ın suikastına kadarki bölüm. İskoçya’da bir çiftlikte başlayan hikâye, ABD’yi geziyor, Japonya’da bir hapishaneye de uğruyor. 

İlk intiba?

Açıkçası The Beatles üyelerinden en az ilgimi çeken isim oldu McCartney hep. Küçük yaşlarda evde Harrison (Best of Dark Horse 1976–1989) ve Lennon’ın (Imagine: John Lennon) solo işlerinin kasetlerini dinlerken çok keyif alırken McCartney’den –Flowers in the Dirt’ü elimin altındaydı bir ara- pek bir şey anlamamıştım. Zaten genel konsensus da solo kariyer olarak grup arkadaşlarının seviyelerine çıkamadığı yönünde oldu hep. 

İzlemeden önce bilmemiz gerekenler

Yönetmen Morgan Neville son 10 yılın en çalışkan isimlerinden. Özellikle 2013’teki 20 Feet form Stardom ile başlayan furyasında Anthony Bourdain, Steve Martin, Mickey Mouse, Orson Welles gibileri üzerine yaptığı belgeseller hem işçilikleri hem de farklı bakış açılarıyla kalitesi yüksek işler oldu. 

Belgesel nasıl yöntemler/malzemeler kullanıyor? 

Yapım ağırlıklı olarak arşiv görüntülere yaslanıyor. Konu bir The Beatles üyesi olunca bu konuda da sıkıntı çekilmemiş tabi. Röportajlar dış ses olarak verilmiş ki bence bu doğru bir seçim olmuş. Ayrıca Sean Ono Lennon, Mick Jagger gibi tanıdık isimler de az da olsa fikir beyan etmişler. McCartney çok arkadaş bir isim değil gibi. Görüş belirten popüler akranlar oldukça az.  

En çok neyi sevdin?

Dürüstlüğünü. McCartney’nin The Beatles sonrası bocalaması, zamanın ruhu tarafından dışlanması net bir şekilde anlatılmış. McCartney’nin kendisinin de o döneme bakışı komplekssiz. Wings üyelerinin de bugünden anlattıkları tecrübeleri filtresiz yansıyor. Genel olarak editing de ilgiyi sürekli taze tutabilecek şekilde ve Neville’ın önceki işlerinden de bildiğimiz gibi oldukça ustalıklı. Geçmişe pembe gözlüklerle değil de gerçekçi bakması en olumlu yanı. McCartney ayarındaki başka bir ismin böyle bir belgesele cesaret edebileceğini pek sanmıyorum. Bu sayede o da statüsünü yükseltiyor. Ayrıca oldukça fotojenik bir isim olması da yardımcı oluyor. 

Son olarak; Lennon’ın ölümüne basın önünde verdiği ilk tepkideki umursamaz hâli hep tartışma konusu olmuştu; buna biraz açıklık getirilmiş olması müspet.

En az neyi sevdin?

Hepsini sığdırmak kolay değildi belki ama kariyerinin devamı da bir özet hâlinde eklenebilirdi sanki. Todd Haynes’ın The Velvet Underground belgeselinde Lou Reed için yaptığı gibi. 2005’teki gayet güzel Chaos and Creation in the Backyard albümü, 2012 Londra Olimpiyatları’ndaki performansı, belgeselde de büyük bir yer kaplayan Linda McCartney’nin zamansız kaybı gibi konulara da değinilebilirmiş sanki. Belirleyici McCartney belgeseli olma şansını kendi eliyle bir kenara itiyor böylece. Zamanında vaktimi harcadığım “Paul is Dead” komplo teorisine de daha çok yer ayrılabilirmiş belki, oldukça eğlenceli bir konu bugünden bakınca. Genel bir depresif havası var. Ve yine, Lennon’ın hayaleti belgeselin üzerinde hep.  

Modunu nasıl etkiledi?

Açıkçası belgeseldeki solo McCartney ve Wings şarkılarını duyunca içimden gidip farklı bir kafayla dinleme isteği gelmedi. Genelde bu tarz işler bazen gizli kalmış cevherleri keşfetmenize yarar, bende öyle bir etkisi olmadı. Yine de Sean Ono Lennon’ın önerisiyle 1971 tarihli ikinci solosu Ram’i tekrar dinledim ve 2000’lerin indie pop furyasında yayımlansa ne kadar tezahürat alacağını hayal ettim. Zaten albüm Led Zeppelin’lerin geçer akçe olduğu zamanda aldığı eleştirilerden ziyade çok daha tezahüratı bugünden bakınca almakta. Pitchfork’ta 9.2 diyeyim, siz anlayın. 

Bunu seven şunları da sever

John Lennon’ın The Beatles sonrası statüsünün McCartney’e göre ne kadar yüksek olduğunu aynı dönem için yapılan Lennon belgeseli sayısından da anlayabiliriz. John & Yoko: Above Us Only Sky, The Lost Weekend: A Love Story, LennoNYC bunlardan ilk akla gelenler. Enteresan bir şekilde belgeselde bahsi çok az geçen George Harrison üzerine de hâlâ izlemediyseniz, Martin Scorsese imzalı Living in the Material Worldü ekleyelim.

Soru işaretleri / varsa açtığı tartışmalar… 

Bir tartışma olmasa da rock’n’roll veya popüler müzik dünyasında müzikal yetenek kadar “tavrın” ve halkla ilişkilerin de ne kadar önemli olduğunu gösteriyor belgesel. Lennon ve McCartney’nin birbirlerinden ayrıldıktan sonra geçtiği yollar ve bugünden algılarındaki fark bunu net bir şekilde gösteriyor. McCartney belki çok daha yetenekli bir müzisyen ama o ve onun gibiler kitleleri coşturmak için her zaman bir Lennon’a ihtiyaç duyacaktır.