Değişen zaman, bitmeyen savaşlar: Peaky Blinders - The Immortal Man

Yazı: Hande Ortaç

Peaky Blinders: The Immortal Man, Thomas Shelby ve şürekasının altı sezonluk efsane macerasına tutkun izleyici için saygı duruşu niteliğinde bir devir teslim hikâyesi.


20. yüzyılın başlarında Birmingham’ı kasıp kavuran Roman gangster aile Sherbylerin hikâyesine odaklanan Peaky Blinders, altı sezonluk televizyon maratonunu 20 Mart’ta Netflix’te yayımlanacak bir filmle taçlandırdı. Arka planına İkinci Dünya Savaşı’nda Birleşik Krallık’ın ekonomisini çökertmek için tasarlanan büyük komployu alan film, aslen Thomas Shelby ve oğlu Duke’un kuşak çatışmasına odaklanıyor. The Immortal Man (Ölümsüz Adam), Peaky Blinders’a aşina olmayan izleyici için duygu ve aksiyon yüklü bağımsız bir seyir imkânı sunarken Thomas Shelby ve şürekasının altı sezonluk efsane macerasına tutkun izleyici içinse saygı duruşu niteliğinde bir devir teslim hikâyesi. Bu yeni kuşağın maceralarının dizi formunda ekrana tekrar dönüp dönmeyeceği ise bir muamma. 

Birleşik Krallık’ın ikinci büyük kenti olması dışında bilinen pek bir özelliği olmayan Birmingham, Peaky Blinder kelimelerinin tılsımıyla bugün kültür turizminin önemli uğrak noktalarından birine dönüşmüş durumda. Hatta İngiliz topraklarında anlaşılması zor aksanıyla küçümsenen, kimsenin gitmeyi aklından geçirmediği, genellikle dönüş yolunun övüldüğü kendi hâlindeki bu endüstri devi şehir, Peaky Blinders: The Immortal Man filminin prömiyeri vesilesiyle başta Oscar ödüllü oyuncu Cillian Murphy olmak üzere Tim Roth, Rebecca Ferguson, Barry Keoghan gibi popüler sinemanın önemli şahsiyetlerini arnavut kaldırımlı sokaklarında ağırlıyor. Her ne kadar film tek başı mamur bir anlatı sunsa da Peaky Blinders dizisinin zengin mirasına değinmeden başlamak haksızlık olur.

Peaky Blinders, 2013-2022 tarihleri arasında önce BBC2’da yayımlanmaya başlayan mütevazı bir televizyon dizisi. Ardında büyük bir pazarlama bütçesi olmadan, tamamen izleyicilerin organik ilgisiyle kısa zamanda fenomen hâline gelen dizi BBC1’a transfer oluyor ve 2014 yılında Netflix’in radarına girerek seyirci kitlesini genişletip dünyaca izlenir hâle geliyor. Üst düzey yazarlığıyla Peaky Blinders’ın başarısında aslan payına sahip olan dizinin yaratıcısı ve senaristi Steven Knight, Birmingham’da doğup büyüyen bir roman yazarı ve senarist. Knight, çocukluğunda anlatılan hikâyelerden öğrendiği; kapkaç, yasa dışı bahis gibi adi suçlarla tanınan Peaky Blinders isimli çeteyi parlatıp yüzyıl başındaki sosyal çalkantılara, rejim değişiklikleriyle yeni baştan şekillenen Avrupa tarihine entegre ediyor. Bu sayede de politik dozu yüksek aksiyonu bol bir western-drama yaratmayı başarıyor. 

Tabii dizinin kült bir yapıma dönüşmesinde başrol Thomas Shelby’yi canlandıran Cillian Murphy’nin katkısı tartışılmaz. Murphy’nin rolü kabul etmesi, diğer oyuncuların tereddütsüz dizi kadrosuna katılmasını sağlamış. İlerleyen sezonlarda yapımcı olarak da prodüksiyonu sırtlanan Murphy, bugün bir sinema filminden bahsediyorsak en önemli yapıtaşlarından biri. Hatta dizi kadrosunda olmayıp film kadrosuna dâhil olan Rebecca Ferguson, Cillian Murphy’yle bir filmde oynamanın en büyük hayali olduğunu, teklif Murphy’den gelir gelmez de hemen kabul ettiğini itiraf ediyor.

Cillian Murphy

Dizinin hikâyesi, Birinci Dünya Savaşı’nda Birleşik Krallık adına cephede tünel kazıcı olarak savaşan Tommy (Cillian Murphy) ve abisi Arthur’un (Paul Anderson) savaşın ardından memleketleri Birmingham’a travmayla dolu, kırık dökük bir vaziyette gelmeleriyle başlıyor. Bir yandan akıl sağlığıyla baş etmeye çalışan savaş kahramanları, diğer yandan içlerindeki öfkeyi yeni bir hayat kurmak için araçsallaştırarak her türlü yasa dışı işe yöneliyorlar. Sınırsız şiddet kapasiteleri sayesinde başta polis teşkilatı olmak üzere tüm şehri eline geçiren çetenin etki alanı her yeni sezonla genişliyor, şehrin dışına taşıp Londra’ya, Amerika’ya ve hatta en sonunda Nazilerin İngiltere’deki örgütlenme çalışmalarına kadar uzanıyor. 

Hikâyenin yükü oyunculuğuyla da göz dolduran Cillian Murphy’de olsa da başarılı yan karakterlerle dizi tadından yenmez bir hâl alıyor. Rüyalara inanan, ölülerle konuşabilen, tılsımlardan medet uman, lanetlerden ödleri kopan bu ailenin önünde hiçbir güç ceketini iliklemeden duramıyor. Hele sayıları görece az olsa da kendi başınalıkları, karmaşıklıkları, dürüstlükleri ve aileye meydan okuma cesaretleriyle kadın karakterler hafızalarda yer ediniyor.  Dizinin beşinci sezonunda yakalandığı kanser nedeniyle hayata gözlerini yuman Helen McCrory’nin canlandırdığı büyük teyze Polly Gray’i unutmak mümkün değil. Kız kardeş Ada, Tommy’nin en büyük aşkı Grace ve fahişelikten milletvekili eşi mertebesine geçiş yapan karısı Lizzie, çatışmalarıyla ve sağlam duruşlarıyla hem kaderlerini ellerinde tutan hem aileye başkaldırabilen renkli kadın karakterler. Bu kadar popüler bir işte kadın sayısının azlığını başarıyla çizilmiş bu karakterler ve onları canlandıran oyuncular bir nebze de olsa kapatmayı başarıyor. 

Peaky Blinders’tan bahsedip de müziklerine değinmemek olmaz. Dizi ve dolayısıyla film, hikâyenin karanlık, şiddet yüklü ama diğer taraftan da bu şiddeti sorgulayan tavrını zahmetsiz ortaya koyan bir müzik listesine sahip. Nick Cave & The Bad Seeds imzalı tema müziği “Red Right Hand”den başlayıp PJ Harvey coverlarıyla, The White Stripes, Arctic Monkeys, Radiohead ve IDLES gibi birçok müzisyen ve grup, dizinin ritmini yükselterek hikâyeyi destekliyor. Yer yer klip estetiğine varan görselliğiyle ve sert de olsalar akıl hastalıklarıyla mücadele etmek zorunda kalan karmaşık karakterleriyle seyir zevki yüksek bir dizi Peaky Blinders

Film, dizide yaratılan western estetiğinin devamı niteliğinde. Bu bir eksiklik yaratmıyor asla, çünkü yaratıcı ekibin en baştan beri oluşturdukları vizyon tam olarak bir büyük perde zenginliğinde. Yönetmen Tom Harper ilk sezonda yer alan üç bölümün yönetmeni olarak bu büyük estetiğin yaratıcı ekibinden. Sinema salonuna yaraşır, yerleri titreten efektler dışında 19. yüzyıl endüstri kentlerinin arnavut kaldırımlı sokakları, sis, yağmur, yakın çekimler, kıvrak kamera hareketleri, koyu renkler, kısaca diziden alıştığımız görsellik filmde de devam ediyor. 

Hikâyenin merkezinde yine Tommy Shelby karakteri yer alıyor. Bu sefer zamanda bir atlama var. 1940 yılındayız. İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında artık orta yaşlarına ulaşmış, ailesinin çoğunu kaybedip inzivaya çekilmiş bir Tommy çıkıyor karşımıza. Grace’ten olan oğlunun cephede, kız kardeşi Ada’nın parlamentoda, ölülerin Tommy’nin zihninde mesken tuttuğu filmde, son sezonda tanıştığımız gayri meşru oğul Duke da ailenin mirası olan çetenin başında. Tommy, yazmakta olduğu The Immortal Man romanıyla geçmişin muhasebesini  yapmaya çalışırken, Barry Keoghan’ın canlandırdığı Duke, Peaky Blinders’ın yeni jenerasyonuyla Birmingham’a kök söktürmekle meşgul. 

Barry Keoghan

Çetenin ilk yıllarında olduğu gibi acemi, yıkıcı ve fütursuzlar. Keoghan tarafından Murphy’nin karizmasını dengelemeyi başaran iç aksiyonu güçlü bir oyunculukla canlandırılan Duke, dışı sert ama içi sevilmeye muhtaç bir delikanlı. Oysa hem bombalanan ve Peaky Blinders tarafından hırpalanan Birmingham kentinin hem de Bernhard Operasyonu olarak bilinen ve İngiliz ekonomisini çökertmeyi hedefleyen komplonun durdurulması için ülkenin Tommy’ye ihtiyacı var. İkinci Dünya Savaşı sırasında basılan yüklü miktarda sahte banknotun ülke sınırlarından geçirilmesi için yürütülen operasyonun başında filmin kötü karakteri olarak kült filmlerin vazgeçilmez oyuncusu Tim Roth karşımıza çıkıyor. Tommy’yi inzivasından çıkaran fakat diğer yandan da kendi ajandası sebebiyle oğluyla çatışmasını körükleyen Palmer Cadıları’nın Kraliçesi rolüyle  Rebecca Ferguson kadroya dâhil oluyor. Yine Netflix yapımı Adolescence dizisiyle yıldızı haklı olarak iyice parlayan Stephen Graham da son sezonda canlandırdığı sendikacı rolüyle filmde boy gösteriyor. 

Rebecca Ferguson
Stephen Graham

Sırtını baba-oğul çatışmasına dayayan film aile vurgusunu hiç yitirmiyor. Kuşaklar arasındaki farkları ele alışıyla; değişen zamana rağmen bitmeyen savaşlara, yoksulluğun doğurduğu şiddete yaptığı vurgu ve her şeye rağmen bize miras kalan kaderi yaşadığımızı göstermesiyle filmin bugünle sağlam bağlar kurduğuna inanıyorum.

Diziden farklı olarak filmde zaman kısıtlı olduğu için yan karakter sayısı doğal olarak oldukça azalmış. Bu durum en çok da filmdeki kadın varlığını etkilemiş. Rebecca Ferguson anlatıdaki boşluğu varlığıyla dolduruyor doldurmasına ama Knight’ın bu konuda daha hassas olmasını beklerdim açıkçası. 

Son olarak Cillian Murphy’nin şu sözleri bence Peaky Blinders evreniyle ilgili birçok şeyi çok güzel özetliyor.

“Ve Peaky’lerle ilgili olarak beni her zaman ilgilendiren şuydu: İyi bir sebeple kötü şeyler yapan iyi insanlar.”

The Immortal Man filminin, olay örgüsü olarak daha karmaşık, kadro olarak daha kalabalık ve sofistike karakterlere alışık olan dizi hayranlarına yetmeyeceğini düşünsem de hakkıyla yapılmış bir film olduğunu belirtmem gerek. Senaryo olarak saat gibi işleyen bir blockbuster’ın zamanımızın ruhunu ustalıkla yakalayarak politik bir tavır alınabileceğini kanıtlayan, türünün sağlam bir örneği. 

*Gerçek Peaky Blinders, 1880’lerden 1920’lere kadar Birmingham’da faaliyet göstermiş gerçek bir adi suç çetesi. Adlarını, şapkalarını bir gözlerinin üzerine indirerek eğik olarak takmalarından alıyorlar.

Barry Keoghan, Cillian Murphy