Queen at Sea: Gri alanlarda bir aile krizi
Yazı: Harun Kubat
76. Berlin Uluslararası Film Festivali’nden Gümüş Ayı Jüri Ödülü’nün yanı sıra Tom Courtenay ve Anna Calder-Marshall’a kazandırdığı En İyi Yardımcı Performans ödülleriyle ses getiren ve 45. İstanbul Film Festivali‘nin Genç Ustalar bölümünde yer alan Queen at Sea, yönetmen Lance Hammer’ın ilk filmi Ballast’tan tam 18 yıl sonraki geri dönüşünü temsil ediyor.
Başrolünde Juliette Binoche’u izlediğimiz film, ileri derecede demans hastası annesi ile üvey babası arasında yaşanan cinsel birliktelik sonrası, biri adına “en doğru” kararı verme sürecinin tüm aileyi derin etik ikilemlerle yüz yüze bırakmasını konu alıyor.
*Bu yazı, Queen At Sea filmini henüz izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir.

Konu nedir?
Yakın zamanda boşanmış bir akademisyen olan Amanda (Juliette Binoche), ileri evre demansla yaşayan annesi Leslie (Anna Calder-Marshall) ile üvey babası Martin’in (Tom Courtenay) yanında daha fazla olabilmek için kızı Sara (Florence Hunt) ile birlikte bir süreliğine Londra’ya taşınıyor. Ancak burada Leslie ile Martin arasındaki cinsel birlikteliğe tanık olması, aile içi sınırları ve “rıza” kavramını merkeze alan karmaşık bir etik süreci başlatıyor. Amanda bu ilişkinin istismar olduğunu düşünerek müdahale edilmesini isterken, Martin yaşananları karşılıklı bir sevgi bağı olarak tanımlıyor ve kendini suçlu görmüyor. Tüm bu gerilim içinde film, demansın bireyin karar alma kapasitesini ne ölçüde ortadan kaldırdığı ve bu durumda söz hakkının kime ait olması gerektiği sorusunu merkeze alıyor.
İlk intiba?
Film, ilk sahnesinden itibaren izleyiciye rahat bir izleme deneyimi olmayacağını haber veriyor. Amanda’nın annesi ile üvey babasını birlikte gördüğü an, yalnızca bir olayın başlangıcı değil; aynı zamanda neyin “doğru” sayılacağına dair güçlü bir etik kırılma noktası olarak işliyor. Bu noktadan sonra gelişen polis soruşturması ve bürokratik süreç, basit bir aile meselesini hızla çözülemeyen bir etik tartışmaya dönüştürüyor. Martin’in kendini suçlu görmeyen ve durumu demans hastalarına iyi gelen bir “aşk” eylemi üzerinden açıklayan yaklaşımı, meseleyi daha da bulanık hâle getiriyor. Martin’in Leslie ile görüşmesinin engellenmesi ve Leslie’ye yapılan tecavüz muayenesi ise olayların seyrini daha sert ve ciddi bir boyuta taşıyor.
Hikâye ilerledikçe biz de sürekli olaya dair yeni bir yaklaşımla karşı karşıya kalıyoruz; gri alanların içine bırakılıyor ve anlamlandırmaya çalışıyoruz. Film, demansın yarattığı korunmasızlık üzerinden sınır ihlallerini tartışmaya açarak hikâyenin yönüne dair merakı sürekli diri tutuyor.
Paralel hikâyede ise Amanda’nın kızı Sara’nın, anne ve babasının ayrılığının ardından yaşadığı içsel bunalımlara ve ilk aşkının heyecanına tanıklık ediyoruz. Böylece film, bir yandan kuşaklar arası bir döngüyü görünür kılarken, diğer yandan yaşlılık ve gençliğin aynı anlatı içinde iç içe geçtiği bir karşıtlık kuruyor.
En çok neyi sevdin?
Sinemada sıkça işlenen bir konuyu kendine özgü bir bakışla ele alması ve bunu soğuk, rahatsız edici derecede gerçek bir atmosfer içinde sunması en çok dikkatimi çeken tarafı oldu. İzleyiciyi yaşananlara dışarıdan bakan bir gözlemci konumuna yerleştirirken, aynı anda o dünyanın bir parçasıymış gibi hissettirmeyi başarıyor. Taraf tutturmak yerine gri bir alanda sürekli yön değiştiren yapısının yanı sıra filmin en büyük gücünün oyuncu performanslarında yattığı da tartışmasız bir gerçek. Oyuncuların güçlü performansları, filmi duygusal ve dramatik açıdan daha da etkileyici bir noktaya taşıyarak unutulmaz anlar yaratıyor.

En az neyi sevdin?
Film, parçalı kurguyu bilinçli bir tercih olarak kullanarak karakterlerin zihinsel dağınıklığını izleyiciye hissettirmeyi amaçlıyor. Ancak bu kurgusal yapı, yer yer anlatının takibini zorlaştırıyor. Geçişlerin ve duygusal kırılmaların yeterince net çizilmemesi, izleyicinin bazı anlarda mesafeli kalmasına yol açıyor.
En çok hangi sahneye yükseldin?
Filmin en akılda kalıcı ve benim için en sarsıcı anları, Leslie’nin bakımevine yatırılmasıyla birlikte başlıyor. Burada başka bir hasta ile yaşadığı yakınlaşma, filmin tartışmasını bambaşka bir noktaya taşıyor. Güvenli olması gereken bir alanın ne kadar kırılgan olabileceğine tanıklık ediyoruz. Ancak eve döndüğünde, Leslie’nin hemşireyle kurduğu bakım ilişkisi de benzer bir güvensizlik hissi yaratıyor; hastalığın ne kadar zor ve katmanlı bir gerçek olduğunu yeniden hatırlatıyor.
Finale doğru, Leslie’nin eşi Martin’e bile yabancılaştığı ve kendini korumaya çalıştığı banyo sahnesinde yaşanan kaza, aniden büyük bir trajediye dönüşüyor. Kısa sürmesine rağmen etkisi uzun süre zihinde yankılanan bu an, hem benim için hem de izleyici açısından sarsıcı bir eşik oluşturuyor.
Karakterlere dair neler söyleyebilirsin?
Karakterler arasındaki etkileşimlerde öne çıkan çatışma daha ziyade Amanda ile annesi Leslie ve üvey babası Martin arasında yaşanıyor. Amanda’nın korumacı tavrı bir gereklilik gibi görünürken, sistemin devreye girmesi onu zaman zaman pişmanlık ve ikilem duygusuna sürüklüyor. Karar mekanizmasının gerçekten onun kontrolünde olup olmaması gerektiği sorusu, karakterin içindeki zıtlıklar üzerinden anlam kazanıyor.
Martin karakteri ise hem bir istismarcı hem de yanlış anlaşılmış biri olma ihtimali arasında gidip gelen bir portre sunuyor; bu da filmde karakterlerin kesin çizgilerle “iyi” ya da “kötü” olarak ayrılmadığını gösteriyor. Tüm meselenin öznesi olan Leslie’nin, hastalığın yarattığı ağır yüke rağmen hayata tutunma çabası ve resim yapmaya sığınışı da iç ısıtan bir yön barındırıyor.
Öte yandan Amanda’nın genç kızı Sara ile ilişkisi de belirsiz bir zeminde ilerliyor. Yaşanan karmaşanın aksine Sara’yı hayatın daha başlangıcındaki umut, aşk ve heyecan alanında görmek, hikâyede zaman zaman nefes aldıran bir denge unsuru yaratıyor.

Kimler sever?
Etik ikilemleri merkeze alan, izleyicisini yönlendirmek yerine düşünmeye davet eden aile dramlarına ilgi duyanlar.
Bunu seven şunları da sever
Demansın birey ve aile üzerindeki yıkıcı etkisini odağına alan filmler arasında The Father akla ilk gelen örneklerden. Anthony Hopkins ve Olivia Colman’ın performansları, yaşlılık ve hastalığın ebeveyn-çocuk ilişkisi üzerindeki sarsıcı etkisini hafızaya kazınacak bir şekilde yansıtmıştı. Michael Haneke imzalı Amour da yaşlı bir çiftin sakin hayatının bir hastalıkla sarsılması üzerinden aşkın nasıl ağır bir sınavdan geçtiğini sert bir biçimde ortaya koyuyor.
Soru işaretleri / varsa açtığı tartışmalar…
Filmin kendisi, nihayetinde başlı başına büyük bir tartışma alanına dönüşüyor. Temelde aşkın, evlilik içi rızanın ve istismar ihtimalinin birbirine karıştığı o bulanık zemini sorgulatıyor. Bununla birlikte demans hastalığında kontrolün kimde olması gerektiğini, karar mekanizmalarının aile içinde nasıl işlediğini ve bu süreçte etik sınırların nerede çizildiğini tartışmaya açıyor.