Rooster: Yalnızlık komedisi ve Corn Nuts
Yazı: Zelal Buldan
Bir süredir merakla beklediğim, Steve Carell’ı yeni bir komedi dizisinde izleyecek olmanın verdiği heyecanla açtım Rooster’ı. Yine aynı heyecanla katıldığım online basın toplantısında aklımda diziye dair çokça soru var. Sorularımın çoğunun yanıtlanmasını umarak, gözüm çoğunlukla Steve Carell’da.
Şimdilik diziyle ilgili çok fazla spoiler vermekten kaçınarak bu yazıda hislerime odaklanacağımın altını çiziyorum. Diziye başlamadan önceki hislerimin, izlerken ve bitirirken nereden nereye dönüştüğünü yazmakla başlayabilirim. Diziye başlamadan önce meraklıyım. Çok sevdiği bir oyuncunun / yönetmenin işini izlemeden önce onun yerine gerginleşenlerdenim. Bir yandan beklentiyi çok yüksek tutmamakta fayda var. Yüksek beklentilerin hızlı düşüşleri olur bunun farkındayım.
Artık play tuşuna basıyorum. Konu en kısa hâliyle şöyle: Orta yaşlı bir yazar, kızının da öğretmenlik yaptığı üniversitede işe başlar. Kızına destek olmak amacıyla geldiği bu yerde kendi sorunlarıyla da yüzleşir. Bu yüzleşmeler kocaman konular değildir. Hayatın içinden, her gün başa gelebilecek olaylar sıradanlığındandır. Aslında daha da kısa hâliyle şöyle özetlenebilir; bir baba, kızının hayatının tam ortasına yerleşir.

9 Mart’ta HBO Max’te yayına başlayan Rooster’a dair ilk gözlemim, ekibin birbiriyle uyumu ve sanki herhangi bir yeni diziyi izliyormuş gibi değil de oturmuş bir işin ikinci, üçüncü sezonunu izliyor gibi oluşum. Sonradan katılacağım basın toplantısında ekibin birbiri ile uyumu hakkında epey söz edileceğini henüz bilmiyorum. Steve Carell şöyle ifade ediyor:
“Buradaki insanların karakteri, çekimdeki neşe ve eğlence… Evde izleyenler ‘Oyuncular eğlendi mi?’ diye pek umursamaz açıkçası ama sette bir neşe vardı ve benim için önemli olan oydu. Dizi çok iyi çıkarsa bu da işin bonusu olur diye düşündüm. Kişisel olarak harikaydı. Yaratıcı olarak ise çok doyurucuydu. Oyunculuk, yazım, setler, tasarım… Her şey çok özenliydi. Oradayken herkesin işi gerçekten önemsediğini görüyordun.”
Diziyi izlediğim güne dönüyorum. İlk bölüm ilerledikçe dikkatimi çeken şey, Rooster’ın kendini aceleyle anlatmaya çalışan bir dizi olmaması. Karakterlerin birbirine alışmışlığı, diyalogların doğal ritmi ve sahnelerin içinde bırakılan küçük boşluklar bu hissi güçlendiriyor. Bir süredir devam eden bir hikâyeye sonradan katılmış gibi hissediyorum. Hislerimi açıklaması adına tekrardan Steve Carell’a bağlıyorum sizleri:
“Hayatta da nereye gittiğimizi bilmiyoruz, o yüzden her bölümün açılmasını görmek çok eğlenceli. Yazım çok spesifik ve çok iyiydi; pilot bölümde sevdiğim şeylerden biri ‘yaşanmış’ hissettirmesiydi. Pilot bölüm yazmak çok zor; her şey açıklamak, yeni bir dünya ve karakter kurmak… Bu insanlar hem bunu yapıp hem komik olmayı başardı ve sizi bu dünyaya davet ediyorlar. Bazen pilot bölümler karakterler hakkında fazla şey söyler, nereye gideceklerine alan bırakmaz; çünkü biz de bilmiyoruz. Onlar da bilmiyor. Charly (Clive) ile ilk tanışmamız masa başı okumaydı; ilk kez yüz yüze gördük. Zoom’da bile onun kızımı oynayacak kişi olduğunu anlamıştım. Çok sıcakkanlı ve çok iyi bir oyuncu; dinleyen, keşfetmek isteyen, her şeye açık biri. Ama bütün oyuncular böyle çıktı; gerçekten bir topluluk hissi vardı. En başta enerjinin ve insanların nasıl olacağını bilmiyorsun… Ama ortada yaygın bir nezaket ve cömertlik vardı. Dürüstçe söyleyeyim, The Office deneyimimi hatırlatıyor, orada da hiç kimse diğerinden daha önemli değildi.”

Steve Carell’ın ve kızını canlandıran Charly Clive’ın uyumu kesinlikle dizinin güçlü yanlarından biri. Charly Clive, kendi sürecinin başlangıcı şöyle ifade ediyor:
“Rol, gelen kutuma ‘Untitled Steve Carell Project’ diye düştü. Ajansım ‘Buna audition göndermek ister misin? Asla alamazsın, büyük bir Amerikan işi.’ dedi. Bu yüzden çok rahattım; kimse izlemiyor gibi hissettiriyordu.”
Charly Clive’ın bu rahatlığı ekranda da hissediliyor. Kimse izlemiyor gibi çekilmiş bir audition’ın rahatlığının dizi boyunca devam ettiğini söylemek mümkün. İzlemesi ilginç ve ne yapacağı kestirilemez bir karakter olan Katie kendi adıma en erken inandığım karakterlerden biri olmayı başarıyor. Bu da Charly’nin karakteri ile Carell’ın karakterinin kurduğu baba – kız ilişkisini daha ilginç hâle getiriyor. Rooster’da karakterler tek bir duyguya sabitlenmek yerine çelişkileriyle birlikte kuruluyor.
Dizinin yaratıcı tarafında ise Bill Lawrence ve Matt Tarses’in yaklaşımı bu tonun oluşmasında önemli bir rol oynuyor. Lawrence dizinin çıkış noktasını anlatıyor:
“Babalar ve kızları hakkında bir komedi. Kızların hayatlarına girmeye çalışmanın aslında onlar için değil; sizin için olduğunu fark etmenin ne demek olduğu üzerine.”
Bu tanım dizinin arkasını yasladığı mizahı da açıklıyor. Çünkü Rooster çoğu zaman karakterlerin aptallıklarından değil, kontrol edemedikleri ilişkilerden doğan bir komedi alanı yaratıyor. Rooster büyük şakalar kurmak yerine çoğu zaman küçük, neredeyse önemsiz görünen küçücük anların içinde kendi komedisini buluyor. Bill Lawrence bunu basit bir örnekle anlatıyor:
“Absürt komediden duygusal derinliğe o keskin dönüşü yapabilmek için bunu taşıyacak oyuncular bulmalısın yoksa dizi batar. Aksiyon satırında sadece ‘Steve Carell corn nuts çiğner.’ yazar ama Steve’in corn nuts çiğnemesini bir saat izlerim.”
Oyunculardan Danielle Deadwyler, Bill Lawrence’ı şu cümleler ile tamamlıyor:
“Hüzün bir uğultu gibidir. Hemen görünür ya da söze dökülebilir bir şey değildir; sadece oradadır. Buradaki herkesin o hüzünlü, zor şeyi katmanlayabilme kapasitesi var.”

Deadwyler’ın sözleri, Rooster’ın komedisinin neden zaman zaman beklenmedik bir melankoliye değdiğini de açıklıyor. Dizideki karakterler yalnızca komik durumların içinde değil; aynı zamanda içlerinde taşıdıkları o uğultuyla da yaşıyorlar.
Hüzünlü sahnelerin ağırlığı çökmüşken dizide bize nefes aldıran bir mekân var. Biraz tezat bir biçimde, bir sauna. Dizide sık sık karşımıza çıkan sauna ve buz banyosu sahnelerinin çıkış noktası da aslında oyuncu John C. McGinley’nin kendi hayatıymış. Söz şimdi de Lawrence ve McGinley’de:
Bill Lawrence:
“John seni oturtur; dünyayla ilgili kaygılarını, duygusal durumunu, çocuklarını, eşini anlatır. Tam ‘bitti’ dersin, bu kez seni soğuk su havuzuna sokar; tepene dikilir, çıkmana izin vermez ve ‘Vücudun olumlu tepki veriyor çünkü ölüyor gibi hissediyor.’ der. Biz de onun hayatını çalıp diziye koyduk.”
John C. McGinley:
“Bill aradı. ‘Gelip seninle konuşabilir miyim?’ dedi. Birinin ‘Seninle bir şey konuşmak istiyorum.’ demesi dünyadaki en sinir bozucu şeydir, müdür odasına çağrılmak gibi. ‘Tamam gel.’ dedim. Geldi ve bir seansın içinde dedi ki: ‘Johnny, hayatını çalmak istiyorum.’”

Rooster’daki bu tuhaf ama insanî dünya yalnızca yetişkin karakterlerle sınırlı değil. Dizinin genç karakterleri de benzer bir gerçeklik duygusuyla yazılmış. Günümüz dizilerinde sıkça gördüğümüz gibi genç kuşak karakterleri karikatürize birer Gen Z temsiline dönüştürmek yerine, onları daha bireysel ve tuhaf taraflarıyla kurmayı tercih ediyor. Sunny karakterini canlandıran Lauren Tsai de bu yaklaşımı şöyle anlatıyor:
“Yazar ekibi farklı yaşlardan oluşuyor; Sunny’nin yaşında olan insanlar da var. Bu yüzden insanların nasıl konuştuğu ve dünyayla nasıl baş etmeye çalıştığı senaryoda oldukça doğal. Sunny biraz aykırı bir karakter. Garip bir sakarlığı var ve duygularını saklamak için her şeyi fazla düşünmeye eğilimli.”
Sunny karakterinin bu dışarıdan bakan hâli, dizinin diğer karakterleriyle kurduğu ilişkileri de ilginç kılıyor. Çünkü Rooster’da hiçbir karakter tamamen iyi ya da tamamen kötü olarak yazılmıyor. Karakterlerin yaptığı hatalar, onları hikâyenin dışına itmek yerine daha anlaşılır kılıyor. Hepimiz insanız, hepimiz hata yaparız ve ardından yolumuza devam ederiz.
Dizide Archie karakterini canlandıran Phil Dunster da bu dengeye dikkat çekiyor. Archie’nin yaptığı hataların seyirciyi tamamen ondan uzaklaştırmaması gerektiğini söylüyor:
“Eğer karakter sadece nefret edeceğiniz biri olsaydı çok sıkıcı olurdu. O zaman hikâye de bir yere gidemezdi. Ama bazen kendinizi ona üzülürken buluyorsunuz. Bence bu, karakteri daha ilginç hâle getiriyor.”

Matt Tarses de bu karakter yaklaşımının özellikle oyuncu seçiminde önemli olduğu görüşünde. Onun için mesele yalnızca iyi oyuncular bulmak değil; onları daha önce oynadıkları rollerin gölgesinden çıkarabilmek:
“Onlar Jamie Tartt değiller, Dr. Cox değiller; herkesin performansı bu diziye özgü ve daha nüanslı.”
Rooster, Steve Carell’ı yalnızca geçmişteki komedi rollerinin devamı gibi kullanmak yerine, onun oyunculuğundaki daha sakin ve kırılgan tarafları da görünür kılıyor. “Zaten olması gereken bu değil mi?” diye düşünebilirsiniz ama konfor alanlarının dışına çıkmayı tercih etmeyen yaratıcıların sayısı hâlâ oldukça fazla.
Altı bölümün ardından koltuğumdan kalkarken gülmeyi beklediğim bir dizinin beni yalnızlıkla baş başa bırakması önce garip geliyor. Ama üzerine biraz düşününce bu durum hoşuma gidiyor.
Rooster belki yeni favori dizim değil ama kesinlikle finalinde üzerimde bırakacağı hisleri merak ettiğim bir dizi oldu. Bill Lawrence’ın cümlesiyle bitirelim:
“Bu dizinin altında bir yalnızlık var. Şu an dünya kaotik ve bütün oyuncuların bu yalnızlığı farklı derecelerde oynamasını izlemek harika.”