Silent Friend: Köklerin izinden

Yazı: Ezgi Oğraş

Ildikó Enyedi’nin 45. İstanbul Film Festivali programında yer alan yeni filmi Stille Freundin / Silent Friend, Almanya’daki bir üniversitenin botanik bahçesinde duran bir ginkgo ağacının etrafında kesişen üç farklı zamanı ve üç karakteri takip ediyor. Bu paralel hikâyeler; bir fotoğraf öğrencisi, bitkilerin duyarlılığıyla ilgilenen bir genç ve bebeklerin algısı üzerine çalışan bir nörobilimci üzerinden doğayla kurulan ilişkinin biçimlerini araştırıyor. Oyuncu kadrosunda Tony Leung Chiu-wai, Luna Wedler, Enzo Brumm ve Léa Seydoux var.

Bu yazı henüz Silent Friend filmini izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir.


Zaman dilimi ve mekân

1908, 1972 ve 2020 yılları arasında, Marburg Üniversitesi’nin bahçesinde bulunan ginkgo ağacının etrafındaki hikâyeler arasında dolanıyoruz.

Konu nedir?

1832 yılında kampüs bahçesine dikilen ginkgo ağacıyla yolu kesişen insanların hikâyelerini izliyoruz film boyunca. 2020’de Marburg Üniversitesi’nde çalışmaya başlayan nöroloji profesörü Tony, 1908’de üniversitenin botanik programına katılan ilk kadın olan Grete, 1972’de bitkilerin hisleri üzerine deneyler yapan öğrenci Gundula ve onunla arkadaşlıkla aşk arasında gidip gelen Hannes. Üç ayrı hikâye iç içe geçerek; doğayla kurduğumuz ilişki aracılığıyla bağ kurma, anlam arayışı ve köklenme hissi gibi derin temalara uzanan bir anlatıya dönüşüyor.

İlk intiba

Nöroloji profesörü Tony’nin çalışmaları hakkında bilgilendirerek başlıyor film. Bebekler ve yetişkin insanların algıları nasıl değişiyor sorusunun peşine düşen, deneylerini bu eksende kuran Tony’nin bilimsel dünyasına dair fikir edinmek heyecan verici bir kapı aralıyor. Deneylerinin çıktılarını öğrencileriyle paylaştığı ders sahnesiyle, ağırlaşmadan bilimsel bir çerçevenin içine çekiyor bizi.

Yetişkinlerin odağının tek merkezde toplandığını; bebeklerin ise neredeyse bir meditasyon hâlindeymişçesine dikkatlerini birden fazla noktaya yayabildiğini, sınıf içinde gezdirdiği ışıklı bir topla anlatıyor profesör. Topun öğrenciler arasında dolanışını hipnotize olmuş gibi gözümüzü ayıramadan takip ediyoruz.

Bu sahneyle birlikte, filmin çerçevesini ve seyircisini konumlandırdığı yeri de yavaş yavaş belirliyor Ildikó Enyedi. Zaman sıçramalarıyla odağımızı sürekli başka bir yere çeken bir anlatı olsa da bunu zihnimizi bulandırmadan; aksine bir meditasyon etkisine bürünerek yapıyor. Topun elden ele dolaşırken sürekli yön değiştirmesi gibi film de hikâyeler arasında atlıyor; doğrusal bir hatta ilerlemiyor ama hareketin nerede başlayıp nerede bittiğini hissettirmeden, ritmin akışı içinde tutuyor bizi.

Merkezde duran ginkgo ağacıyla yeniden toparlanıyor; dağılacak gibi olan algımızı, elimizden tutarcasına geri çağırıyor. Bebeklerin algısına dair anlatılan, dağınık gibi görünen ama kesintisiz bir varoluşun içinde olma hâli, bu kez seyirci olarak bizim deneyimimize dönüşüyor.

Derinlerde ne var?

Karakterleri derinlikli bir şekilde incelemekten çok hepsinin içindeki ortak duyguların ve hikâyelerinin kesiştiği arayışların etrafında dolanıyor film. Her birinin hayattaki tutkusuna çarpan engeller ve bunlarla baş etme hâlleri, ginkgo ağacının altında kesişiyor. Tony, üniversitede çalışmaya başladığı sırada patlak veren Covid’le birlikte araştırmalarını sürdüremez hâle geliyor; yabancısı olduğu kampüs giderek bir eve dönüşüyor. Dinlediği bir TED konuşmasıyla, o eve ait hissetmenin ve tutkularının peşinden gitmenin başka bir yolunu buluyor. Kampüste ona uzaktan eşlik eden, çalışmalarını tedirginlik içinde sessizce izleyen bir görevli de var. Bu bakış, yalnızca pandeminin getirdiği izolasyonu değil; insanın iç dünyasına ait merakların da kişiyi yargılanmaya ve yalnızlaşmaya açık hâle getirdiğini hissettiriyor.

1908’de botanik programına katılmak için gelen Grete ise erkek hegemonyasının baskısını daha okulun kapısından girer girmez hissetmeye başlıyor. Ama o baskının sürüklediği yer, aynı zamanda başka bir tutkunun kapısını aralıyor; bedenini ve ruhunu özgürleştirmeye başladığı bir alana doğru yöneliyor. 1972’de izlediğimiz Gundula ise penceresinin önündeki sardunyaya bakarak bitkilerin hisleri üzerine bir deney kuruyor, üniversiteden arkadaşı Hannes da bu sürece eşlik ediyor. Akranları tarafından dışlanan, hiçbir yere tam olarak ait olamayan Hannes için Gundula’nın kurduğu o dünya daha önce hiç temas etmediği bir yerin kapısını açıyor ve duygularını anlamlandırabildiği bir alan yaratıyor.

Üçü de kendilerine ket vuran alanların içinden, onları gerçekten gören ve anlayan birine doğru uzatıyor elini. Aynı zamanda doğanın o sessiz, neredeyse fark edilmeden işleyen iletişiminden güç alıyor. Özgürleşmenin yollarını aramak, kendine ait bir yer bulmak film boyunca izlediğimiz ortak meseleye dönüşüyor. Her birinin, farkında olarak ya da olmayarak diğerinin yolunu açması, hayatına küçük ama belirleyici bir temas bırakması, insan ilişkilerine kutsal bir anlam yüklüyor. Grete’nin o baskıya rağmen kampüste var olmanın bir yolunu bulması, yıllar sonra benzer bir tutkuyu daha özgürce sürdüren Gundula için cesaret tohumunu atıyor.

Bu hikâyeleri takip ederken karakterlerin içine tamamen girmiyoruz; onların hayatındaki belli anların etrafında dolanıyoruz. Ama o anların ne kadar derinleşebileceğini, ginkgo ağacının gözünden izliyoruz. Dışarıdan bakıldığında görkemli ve sabit duran ağacın, yağmur damlaları yapraklarına değdiğinde, köklerine ulaştığında içinde nasıl bir hareket başlattığını fark etmiyoruz. Yönetmen Enyedi, o görünmeyen etkiyi ağacın hücrelerinde dolaşan renkli dalgalarla, neredeyse hissedilebilir bir şeye dönüştürüyor. Gündelik, küçücük anların nasıl kırılmalara yol açabileceğini; hayatın en durağan ritmine kulak vermenin ne kadar büyüleyici olabileceğini hatırlatıyor.

Zaman zaman ağacın gözünden izliyoruz karakterleri, zaman zaman onun gövdesine, yapraklarına, detaylarına yaklaşıyoruz. Bu bakışma ve sessiz tanıklık birbirine karıştıkça, her şeyin aslında birbirine değerek var olduğunu ve görünmeyen bağlarla örüldüğünü sezdiren bir anlatı kuruluyor.

En çok neyi sevdin?

Silent Friend, anlatılan her zaman dilimi döneminin görsel diliyle kuruluyor. 1908 siyah – beyaz, 1972 canlı renkler ve grenli bir görüntü, 2020 ise dijital görüntünün sterilliğinde sunuluyor. Bu farklı görsel tasarıma rağmen, incelikli bir kurgu ve görüntü yönetmenliğiyle hikâyenin kesintisiz akışı sağlanıyor ve böylece ortak bir dil oluşuyor.

Bu hâliyle sinemanın kendisine dair de bir bağ kuruluyor. Sinemaya özgü olanakları tutkuyla açığa çıkaran Enyedi, seyirciyi de bu tutkunun içine çekiyor. 

Modunu nasıl etkiledi?

Sinema salonundan çıktığımda, biraz önce izlediğim filmin içine çektiği dünyadan hemen kopamayıp bir süre havada süzülür gibi dolanmayı ne kadar seviyorsam bunun tam tersine, içinde olduğum hayatın detaylarını fark ettirerek ayaklarımı yere daha sağlam bastıran filmleri de ne kadar sevdiğimi hatırlattı bana. Hep gözümün önünde olan şeylere bir de yakın mercekle bakabileceğimi anımsattı.

Tüm bu koşturmalı düzenin içinde bunun ne kadar mümkün olduğu ve ne kadar sürdürülebileceği ayrı bir soru ama film sanki tam da bunu fısıldıyor. Değindiği temalar ve doğayla kurulan bağ, yer yer romantize ediliyormuş gibi duyulabilir ancak peşinden gittiğimiz her karakter de kendi çıkmazının içinde, aynı ağacın etrafında nefes almaya çalışıyor. Bu hâliyle, yalnız olmadığımızı ve yalnız hissetmemenin nefes alabilmenin en güçlü yolu olduğunu hissettirerek, o duygunun içinde bir süre kalmaya zorluyor.