Suni bir geçmiş yaratma peşindekiler: Albüm

Evlat edindiklerini herkesten saklamak için ellerinden geleni yapan bir çift üzerinden memleket hâline kara mizah penceresinden bakan Albüm, Cannes, Sarajevo, Kudüs ve Adana gibi festivallerden ödülle döndü. Filmin ilk uzun metrajına imza atan yönetmeni Mehmet Can Mertoğlu ile söyleştik.

Advertisement

Röp: Yiğit Atılgan – İllüstrasyon: Berkay Dağlar

Lise yıllarınızdan beri bir sinefil olduğunuzu biliyoruz. Bir yandan Türk Dili ve Edebiyatı okurken yönetmenliğe geçişiniz nasıl gerçekleşti?

Doğrusu lise yıllarımdan beri yönetmenlik yapmak yegâne niyetimdi. Sinema öğrenimi görmek de istemediğimden edebiyat okumanın da bana yeni bir pencere aralayabileceğini düşünmüştüm. Tabii bir de Boğaziçi Üniversitesi’nde Mithat Alam Film Merkezi’nin varlığından haberdardım ve buranın arşivinden faydalanarak kendimi geliştirebilmeyi umuyordum. Benim üniversiteye geçiş dönemimde bugüne kıyasla çoğu filme erişim hayli kısıtlı olduğundan MAFM arşivi benim için oldukça kıymetliydi. Bir süre burada Sinefil dergisinde editörlük yapmamın ardından Yokuş isimli ilk kısa filmimi çektim. Yokuş için sete girdiğimde, ortaokul yıllarımda İstanbul’a gerçekleştirdiğimiz bir okul gezisi sırasında uzaktan görebildiğim Evdeki Yabancı dizi seti haricinde, hayatımda herhangi bir set dahi görmemiştim. Biraz da deneme yanılma yoluyla bu işin nasıl yapılabileceğini keşfetmeye çalıştım ilk kısa filmim vasıtasıyla.

Albüm ilk uzun metrajlı filminiz, senaryo beyazperdeye yansıyana kadar dört senelik bir zaman geçmiş. Bu dört senelik süreçte dört ülkenin finansal desteğini nasıl aldığınızdan kısaca bahsedebilir misiniz?

Sahiden de uzunca bir zaman aldı; ancak ülkemiz şartları düşünüldüğünde normal olarak kabul edilebilen bir süreç bu maalesef. Eğer ticari potansiyeli yüksek, ana akım bir ilk film çekmiyorsanız Türkiye’de buna finansal destek verebilen yegâne kurum Kültür Bakanlığı olduğundan ve bu destek meblağının muadil ülkelere kıyasla neredeyse sembolik kalmasından ötürü bu zaman zarfı hâliyle uzuyor. Biz de durum böyle olunca filmi hayalimizdeki gibi gerçekleştirebilmek adına yapımcımız Yoel Meranda ile birlikte ortak yapım arayışına girdik. Bunun için katıldığımız ortak yapım marketleri ve senaryo platformlarının her biri projeye farklı farklı tuğlalar koyarak filmin çekimine elverişli finansal koşulları hazırladı. Gerek senaryonun değişik ülkelerden yapımcılara erişilebilir ve vaatkâr gelmesi, gerekse de Yoel’in sunum başarısıyla bir ilk filme göre oldukça nadir bir şekilde dört ülkeli bir ortak yapım ortaya çıktı.

“TARİH YAZIMI, BİR TARİH İNŞASI MESELESİ HER DAİM İLGİMİ ÇEKEN BİR KONUYDU. BİZE SUNULAN TARİHİN GERÇEKLİĞİNİN MUĞLAKLIĞI ÜZERİNE BİR FİLM YAPMA NİYETİNDEYDİM…”

Neden bir evlat edinen ve bu durumu çevrelerinden saklamaya çalışan bir çiftin üzerine eğilmeye karar verdiniz?

Tarih yazımı, bir tarih inşası meselesi her daim ilgimi çeken bir konuydu. Bize sunulan tarihin gerçekliğinin muğlaklığı üzerine bir film yapma niyetindeydim. Salt bizim ülkemize münhasır da değildir bu, devletler tarih boyunca çeşitli toplumsal olayları, savaşları, trajedileri kimi zaman minör olayları dahi kendilerince yontup farklı mitler oluşturmaya teşebbüs edebiliyorlar. Ben de bunun bir tür izdüşümü olarak evlat edinmeye çalışan alelade bir aileyi seçtim. Onlar da kişisel tarihlerini kendilerince yontup suni bir geçmiş yaratma peşindeler.

Filmde yer yer gördüğümüz tartışma programları, bazı karakterlerin kullandığı eril dil ve filmdeki çiftin başvurduğu ayrımcı ve ırkçı söylemler üzerinden toplumsal bir eleştiri de mevcut. Bu konuyu biraz detaylandırabilir misiniz?

Filmdeki çift bu yönüyle biraz da toplumun hiç azımsanamayacak bir kısmına ayna hüviyeti taşıyor. Bu üsluptaki insanların onlarcasına herhangi bir devlet dairesinde yarım saat geçirdiğinizde, yahut kısa bir metrobüs yolculuğunda dahi kolayca rastlamanız pekâlâ mümkün. Bence çoğu, kullanılan bu üsluptaki sorunun farkında dahi değil, televizyonda yahut da etraflarındaki bu yer yer saldırgan, eril, ırkçı üslup gayet normal kabul edilebildiğinden bunu art niyetsizce bir alışkanlıkla yapmayı sürdürüyorlar. Televizyon sahneleri ise gündemin bambaşkalığı ve yoğunluğuyla bu tip en temel dile yansıyan meselelerin konuşulmasına sıranın hiç gelemediği, belki de gelemeyeceğinin bir göstergesi sanırım.

Film bir hayvan çiftliğinde çekilen uzunca bir prolog sahnesi ile başlıyor. Bu tercihin sebebi ne?

Prologları okur olarak da izleyici olarak da hayli severim. Filmin başında Bahtiyaroğlu ailesinin evlat edinme sürecinin sona yakın safhasını görüyoruz, bunun evveliyatıyla ilgili neredeyse herhangi bir şey pek berrak değil. Ben de bu geçmişi diyaloglarla karakterlere anlattırmak yerine günümüz üreme politikalarının oldukça modern teçhizatlarla donatılmış bir çiftlikteki metotları üzerinden gevşek bir tezahürüyle aktarmaya çalıştım.

Kısa filmleriniz sanırız sessiz filmlerdi. Albüm’de de diyaloglar az ve öz. Diyalog yazımı sinemanızın içinde nasıl bir yer tutuyor?

Altı çizilmiş, özellikle vurgulanan diyaloglarla seyircisine düşüncesini yahut olay örgüsünü üzerine basa basa aktarmaya çalışan filmleri izleyici olarak da çoğunlukla pek sevemiyorum. Kısa filmlerimde kasten diyalog kullanmadım, örneğin Yokuş‘ta pantomimi anımsatan mimikler vasıtasıyla bir dil oluşturmaya çalıştım. İki diyalogsuz filmden sonra Albüm‘ü kendi adıma az diyalogludan ziyade neredeyse geveze buluyorum doğrusu. Burada da film dünyasının beklendik diyaloglarından ziyade uzayıp giden her yerde karşımıza sıklıkla çıkan günlük konuşmalarla bir hikâye bağı kurmaya gayret ettim.

Röportajın tamamını okumak için buraya tıklayarak Bant Mag. No:53’e ulaşabilirsiniz.