The Bride!: Yapıyı hakkıyla bozan bir uyarlama
Yazı: Zeynep Naz Günsal
The Lost Daughter (2021) ile ilk uzun metrajının altından ekseriyetle kalkarak o yılın en çarpıcı filmlerinden birine imza atmış olan Maggie Gyllenhaal’un ikinci filmi The Bride!, James Whale’in kült devam filmi Bride of Frankenstein’ın (1935) ve Elsa Lancaster’ın ayrıksı görünüm ve yorumuyla ikonlaşmış karakterin ters yüz edilmiş, bir nevi “yeniden canlanmış” bir versiyonu. Kadrosunda Hamnet sonrası gazı kesmeyen Jessie Buckley ve kendisini üç yıldır perdelerde görüp işitmediğimiz Christian Bale’in yanı sıra Gyllenhaal’un eşi Peter Sarsgaard, kardeşi Jake Gyllenhaal, Penélope Cruz ve Annette Bening gibilerinin dikkat çektiği yapım IMAX formatında vizyona girmiş bulunmakta.
Bu yazı henüz The Bride! filmini izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir.

Zaman dilimi ve mekân
1936’da; Chicago, Indiana ve New York’un farklı farklı kent ve şehirlerinde olsak bile aslında hikâye için çok önemli bir kişilikle birlikte, mekân ve zamanın ötesinde bir yerlerdeyiz.
Konu nedir?
Frankenstein’ın canavarı, Ingolstad’daki doğa dışı doğumundan yüzyıllar sonra Chicago’ya gelmiş, burada sessiz sakin deneylerini sürdüren Dr. Euphronius’dan kendine bir hayat arkadaşı yaratmasını rica etmiştir. Şehrin mafyasıyla istemsizce içli dışlı Ida Bolinski ve kazara (!) ölümü, ikisinin de dua ve sorularına cevap olacaktır. Fakat ne pahasına?
İzlemeden önce bilinmesi gerekenler
*Maggie Gyllenhaal ve Christian Bale en son The Dark Knight’ta (2008) aynı projede bulunmuşlardı. Erkek kardeşi Jake Gyllenhaal ile ise kült film Donnie Darko’dan (2001) beri aynı yapımda yer almıyorlardı.
*Jessie Buckley, filmin çekimlerini; performansıyla bırakın Oscar’a aday olmayı, Oscar’ı kapacağı neredeyse kesinleşmiş Hamnet’ten önce tamamlamış.
*Christian Bale’in oğlu Joseph’in filmde gazete dağıtan bir çocuk rolünde küçük bir cameo’su var. Babasının tâ 34 yıl önceki Newsies müzikalinin uyarlamasında başı çektiğini bilince, bu daha da tatlı bir trivia.
*Filmin aslında geçtiğimiz yılın sonlarında çıkması bekleniyordu fakat post-prodüksiyon süreci epey uzadı. İki saat dört dakikalık bir film, böyle bir filmden beklenen süreden fazla geliyor ama sanırım yapımın orjinal kurgusu daha da uzundu ki buna işaret eden durumlar mevcut.
*Filmin uyarlandığı Bride of Frankenstein, her ne kadar adını meşhur karakterden alıyor olsa da Maggie Gyllenhaal’un röportajlarında da altını sıklıkla çizdiği üzere sadece iki dakikalığına gözüküyor, hiç de konuşmuyor. Filmin fitilini yakan da bu olmuş yönetmen için. Bir partide kolunda Frankenstein’ın gelininin devasa bir dövmesi olan bir adam görüp filmi izledikten sonra bu tezata şaşırıyor; “Ben bu oyunu bozarım.” diyor.

İlk intiba
İsmindeki ünlem işareti de ipucu verdiği üzere dikkat isteyen, patlayıcı ve radikal bir uyarlama ki böyle bir film olma hırsı, buna dair motivasyonu daha fazla vurgulanamazdı. The Bride! kimi kusurlarına rağmen, şimdiden bu yılın en eğlenceli yapımlardan biri: Aksiyon, bilim kurgu, fantezi, gotik romans, müzikal, polisiye, suç dramı gibi janrların birbirine eridiği, geniş ve gürültülü bir film. Frankenstein romanı ve bunun etrafında günümüze dek şekillenmiş medyayla sürekli diyalog içinde. Meta ve metin üstü olmak çabası bu bakımdan ön planda ama film bu tabirlerin önerebileceğinden çok daha teatral bir üslupta. Hatta fazla teatral ama yüz ekşitmiyor da…
Mary Shelley karakterinin olanlara boyut-dışı, olay-içi etkisi ve filmin öncesi ve sırasında bir nevi deus ex machina (dea ex machina demek daha doğru olur) işlevi görmesiyle film gerçeküstü bir zeminde var oluyor. Hem dışarıdan hem de içerden izliyoruz aslında. Mary Shelley ve Gelin arasındaki bağ da yeniden canlandırma muhabbeti de bilimden çok büyü gibi geçiyor karşıya. Filmdeki teknoloji, tüm Frankenstein uyarlamaları gibi gerçek tarihten türemiş olsa dahi (bakınız: galvanizm) temelinde arzu tatmini merkezli bir fantezi olan bir sürece, onu ciddiye almadan yaklaşmasıyla bilim kurgudan çok fantastik türüne daha yakın duruyor. Bunu fazlasıyla benimsiyor, benimsetiyor.
Bale ve Buckley zaten süper performanslar sergiliyorlar ama tüm kadro çekimler sırasında baya iyi vakit geçirmiş olmalı. Herkesin birbiriyle arasındaki kimya üst düzeyde; özellikle ve tabii ki de Buckley ve Bale arasındaki. Bale de Frank de kimin başı çektiğini biliyor ve Gelin ile Buckley ile olan alışverişinde ipleri Buckley’e bırakıyor. Buckley ise aynı anda üç kişiliğin tek vücutta toplanmış, hem-bileşik-hem-ayrışık hâllerini canlandırırken kendine, kimliğine aç ve sorularla dolu bir kadın çiziyor. Gelin’in kösteklenemez enerjisini tüm bu durumla ustalıkla dengeleyerek, elektrik akımı gibi bir performans ortaya koymuş. Onu şimdiye dek gördüğümüz en ve belki tek dans ağırlıklı rolde üstelik.
Kurcaladıkları
Erkekler kadına dair idealini empoze ederek yaratır, kadınlarsa zihinlerindeki ideali erkeklere yansıtarak ve karşısındakindeki boşlukları kendi kafasında doldurarak erişir buna. Arzu, baskı, kimlik, özgürlük, kim olduğunu bulmak veya bunu tek elden yaratmak ve bunların hem bireysel hem romantik hem de toplumsal ilişkilerde nasıl şekillendiği; hikâyenin büyük kısmında altı çizilen temel mevzular.
Bununla paralel biçimde sinemayı bir ideali dayatma aracı olarak veya kendi içinde bir ideal olarak aktarıyor tüm detaylarıyla. Öyküde sürekli olarak bir “perde içinde perde” hâli var. Fred Astaire veya Gene Kelly gibilerinin bir “stand-in”i olan aktör Ronnie Reed (Jake Gyllenhaal) ile hikâyedeki, Frank’in hayatındaki rolü, onun film süresince teşhir olduğumuz filmografisinin mecrasına girip çıkıp durması; ona Ginger Rogers ve Marlene Dietrich benzeri kadınları yakıştırıyor. Kendi düşlerine Gelin’i de katması durumu baya pekiştiriyor zaten.
Erkeğe, heves ve isteğine uyumlanma gerekliliğiyle kendini ve rızanı bastırmak, şiddetle yalnızca ondan kaçarak savaşabilmek Ida’nın durumunda diriltiliyor. Ruhu Mary Shelley’ninki tarafından ele geçirilince yaşadığı -kelimenin tam anlamıyla- kırılmayla tanımlanabilen bir şey oluyor. Rüya sahnesi, Gelin’in -daha henüz Gelin değilken, hiçbir şey değilken- sedyeden havalanarak Mary’yle yaşadığı konuşma sonrasında, Gelin ve Mary’nin bileşimi, iki zihin arasındaki simültane itki ve çekimin birbirine zerk edişiyle oluşan garip sembiyozdan çıkıyor her şey. Bunun akabinde Gelin’in etkisiyle gördüğümüz toplumsal değişimi en başından değilse de ham, belki tinsel bir hâliyle gözlemleyebiliyoruz.
Filmin dönemine kadarki zamanda gerçekleşmiş feminist hareket ve bunun girift tarihine rağmen (Suffrage / seçme hakkı hareketi, Shelley’nin annesi Mary Wollstonecraft’in varlığı…) durumu tarif etmeye uygun bir tür artikülasyon, buna yetecek bir dağarcık yok öykünün evreninde. Olabilecek en gündelik ve koşulsal boyutunda hissedilen baskı, zorluk ve devamındaki devasa “Eeee yeter be!” kafası ve bunun kendi içindeki ruh hâli, bu masalda bizi esas ilgilendiren şey. Bir başka deyişle, film BU.
Kadına karşı sistemik ve meşrulaştırılan şiddetin betimi ötesinde film, feminist eleştiriyi cinsiyetçiliğin hem alenen hem gri bölge hâllerini işlemek alanında koyuluyor işe. Kayıtsız, rahat, belki bir nebze statükodan rahatsız ama esasında bundan faydalanan, bunu değiştirmek için rahatını bozamayacak ve hadi diyelim bunun zahmetini verecekse de baya sınırda bir olayın patlak vermesi gereken erkekliği ele alıyor. Frank ve dedektif Jake Wiles (Sarsgaard) bu klasmanda yer alan, bu riyakârlığa örnek karakterler. Bu gibi bireylerin her biri çekirdeklerinde kötü insanlar değil; paslanmış bir makinenin çarklarına hapsolmuş, daha iyisini bilmeyen, ya da henüz öğrenmemiş zavallılar aslında. Bu tipin tarifi her ne kadar spesifik bir şeyse de varlığı o kadar genel geçer. Film bunu da çizme çabasında.


Modu nasıl etkiler?
8 Mart’tan önce ya da hemen sonra artık nasıl denk gelirse mutlaka izlenmeli. Sinemada. Gerçekten.
En çok hangi sahneye yükseldin?
Filmin açılışı ve bunu Mary Wollstonecraft Godwin Shelley’nin kendisinin yapması “Ooo tamam, beklediğim gibi bir şey izlemeyeceğim o zaman.” dedirterek başlı başına yükselten bir sahneydi. Buckley’nin Gelin’in yanında Mary Shelley’nin kendisine de hayat veriyor olması şaşırtan bir sürpriz değildi. Buradaki monolog, öykünün metin-üstülüğünü gözü kara bir cüretkârlık ile ilan ediyor. Mary Shelley, Frankenstein romanı ve edebi mirası hakkında dikkatle seçilmiş, uzun ömürlü kelimeler sarf etmişler. Bunun üstüne Elsa Lanchester’ın da Bride of Frankenstein’da hem gelin hem de Mary’yi oynadığını öğrenmek metalık aşkımı daha da depreştirdi.
En çok neyi sevdin?
*Attığı büyük adımları ve aldığı riskleri. Janr-ötesi olmanın bu denli hissettirilmesi, bazen tonun karışmasına, filmin dağılmasına sebep olsa da bunlara razı olmak hiç işten değil. “Tamam be, varım!” diyebilirseniz, gayet eğlenirsiniz. Mary Shelley’nin filme ve Gelin’e boyut dışı müdahaleleri hâlâ heyecanlandıran bir etmen.
*Kendi gülüşüne bayılmaması zaten zor olan Jessie Buckley’nin filmdeki banshee kahkahalarının her birini.
*Fever Ray’in orijinal müziklere iki adet parçayla katkıda bulunduğunu biliyordum ama filmde diyejetik usul sahne almasını hiç beklemiyordum. Tercih ettiğimden daha kısa göründü ama yine de cameosu süper oldu. Kendisine filmin IMDb sayfasında da bir selam çaksalar güzel olurmuş.
En az neyi sevdin?
Filmin ikinci saati seyirciyi yer yer kaybedebiliyor. Aksiyon fena olmasa ve karakterler dikkati koruyabilse de arka plana kurulmuş yozlaşmış polis kuvveti ve mafyatik dalavereler filmi yormuş.

Kimler sever
Guillermo Del Toro’nun hikâyeye getirdiği yorumun hedeflediğini takdir ederken filmin kendisine beklediği kadar kopmamış, Emerald Fennell’in ise ironik şekilde aynı anda bir şeyler başarmaya hem aşırı zorlayıp hem de bunu yapmayı hiç umursamayarak uyarladığı Wuthering Heights’a da pek bayılmamış olanlar. “Bir uyarlama aynı anda hem nasıl ciddiye alınıp hem de ters yüz edilir ve bunun üstünden ilginç şeyler söyleyebilir?” sorusuna dair taze, farklı, eğlendirici, belli yerlerde de ağırlıklı bir örnek arayanlar.
Bunu seven şunları da sever
İlettikleri ve baş karakteri bakımından hafif mi hafiften kendini hatırlatsa da The Bride!’dan çok çok çok daha pis ve ciddiyetsiz korku spoof’u Frankenhooker’ı (1990) şiddetle tavsiye ederim. Ya gülecek, ya alınacak, ya da alttan alta feminist bulacaksınız; bakalım sizde bu hislerden hangisi yaşanacak… Bunun dışında sırf filmin orta yerindeki “Puttin’ on The Ritz” dans sekansyla kendisine kocaman bir selam çakıldığı için Young Frankenstein’ı (1974) da bir anmak isterim. Ayrıca ekibin Letterboxd’ın In The Screening Room segmenti sırasında hatırlattığı, “erkek elinden kadın yaratısı” bağlamından dev ve kadim bilim kurgu klasiği Metropolis’i (1927) de geçirmek lazım, zira filmin görselliği bundan baya ilham almış gibi.
Soru işaretleri / varsa açtığı tartışmalar…
Filmdeki feminist başkaldırının başlangıcı, aslında çok daha girift ve uzun soluklu bir tarihi olan feminist hareketin salt hissiyat boyutunda ele alınması, anlatının tonu düşünüldüğünde dönemin bu tarafının o kadar da detaylı veya entelektüel anlamda dallı budaklı bir temsilini görmeyi bekletmiyor. Öyküdeki feminist öfkenin temel olayı; bilinen, görülen, yaşanan şiddetin dillendirilmesi, akabinde tutuşa kıvılcım ve bunu takip eden kitlesel kırılma. Sonra da kanunsuz adalet minvalinde bunu yaşatana dümdüz ve tam güç geri iade etmek ki bunu izlemesi kendi içinde tatmin edici ama izlediğimiz hâliyle bazen sadece bir gösteriden ibaret mi kalıyor acaba? Olayların en başında sorulan sorular, geri kalanında altı çizilenlerden daha kayda değer bence.