The Christophers: Kanvasta sahtecilik
Yazı: Meltem Demiraran
45. İstanbul Film Festivali kapsamında izleyiciyle buluşan The Christophers, Steven Soderbergh’in hâlâ neden bu kadar çevik, yaramaz ve formda olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. İlk bakışta, yaş almış bir ressamın yarım bıraktığı tablolar ve o tabloların etrafında dönen küçük çaplı bir sahtecilik planı gibi duruyor; sonra usul usul yön değiştirip sanat piyasasının ikiyüzlülüğüne, deha mitinin çürümüş kalıntılarına ve “orijinal” dediğimiz şeyin aslında kimin işine yaradığına bakmaya başlıyor. Üstelik bunu yaparken de kendini fazla ciddiye almıyor; iğneleyici diyalogları ve zehirli mizahı ile kanvasta dönen sahtekârlığı bir karakter savaşına çevirmeyi biliyor diyelim.
*Bu yazı, The Christophers filmini henüz izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir.

Zaman dilimi ve mekân
Kâh günümüz Londra’sının sokaklarında, kâh iki bitişik şehir evine yayılmış yarı malikâne yarı çökmekte olan sanat mabedindeyiz. Zaman çizgisel ilerliyor ama hissi bir tık donuk. 60’ların “Swinging London” efsanesi hâlâ duvarlarda asılı ama bugünün dünyası içeriye ancak Cameo videoları ve reality TV kırıntılarıyla sızabiliyor.
Konu nedir?
Bir devrin dâhi ressamı, bugünün huysuz kalıntısı Julian Sklar (Ian McKellen), ölmeden önce efsaneleşmiş portre serisi The Christophers’ı bir türlü tamamlayamıyor. Julian’ın, Harikalar Diyarı’nın Tweedledum ve Tweedledee’si gibi görünen çocukları Sallie (Jessica Gunning) ve Barnaby (James Corden) ise henüz devralmadıkları bu potansiyel mirasa çoktan çökmüş durumda. Niyetleri, seriyi Sallie’nin sanat akademisinden arkadaşı Lori’ye (Michaela Coel) tamamlatıp piyasaya “orijinal” diye sürmek.
Hem teknik olarak kusursuz bir taklitçi hem de geçmişte Julian tarafından aşağılanmış biri olan Lori bu iş için biçilmiş kaftan. Plan ise oldukça basit: Eve sız, güven kazan, yarım kalan tabloları bitir ve milyonları götür.
İzlemeden önce bilmemiz gerekenler
Soderbergh kariyerinin bu evresinde hâlâ sıkılmayı reddeden bir yönetmen. Sex, Lies, and Videotape ile çıkış yapıp Ocean’s Eleven gibi anaakımı yeniden tanımlayan işlere imza attı; sonra da canı ne isterse onu çekti. Ama keyfe keder dediğimiz o sapmalar bile Kimi gibi minimalist gerilimlere ya da Black Bag gibi oyunbaz işlere evrildiğinde, formunu aslında hiç kaybetmediği daha da netleşiyor.
Senaryoda Hollywood’un çek yazarı gibi duran ama yazdığı karakter odaklı işlerle gözleri üzerine çeken bir isim, Ed Solomon var. Kendisi Men in Black ve Now You See Me gibi büyük prodüksiyonların ardından Soderbegh ile No Sudden Move‘da buluşmuştu. Şimdi ise daha küçük ölçekli fakat oldukça diyalog ağırlıklı bir oyuna girişiyorlar birlikte.
Oyuncu tarafı ise filmin asıl ağırlık merkezi diyebiliriz. The Lord of the Rings‘teki Gandalf’tan Mr. Holmes‘a dek defalarca hayat verdiği yaşlanmış deha varyasyonlarıyla gönlümüzde taht kuran Ian Mckellen bu kez daha dişli, daha zehirli bir deha ile karşımızda. Yaratıcısı olduğu I May Destroy You ile kurduğu içe dönük, kontrollü oyunculuğu bu film ile pekiştiren Michaela Coel ise az konuşup duyguları mimikleriyle besliyor gibi duruyor. Baby Reindeer sonrası Jessica Cunning ve The Late Late Show‘u ile tanıdığımız James Corden filmin daha karikatüre yakın damarını temsil ediyor ancak bunun da bilerek itici ve tek notalı bir damar olarak tasarlandığını belirtmekte fayda var.
Uzun lafın kısası, elimizde uzun yıllara rağmen formunu koruyan ve blockbuster refleksini törpülemeye hazır, canavar gibi bir ekip var.

İlk intiba?
Seyyar bir noodle tezgâhı ile atölyesi arasında mekik dokuyan, akşamları mahallesindeki barda pint bardağından birasını yudumlayan Lori’nin hayatının Londra’nın bildik keşmekeşinde aktığını daha ilk dakikalarda anlıyoruz. İki katlı kırmızı otobüsler, sapsarı bir yağmurluk ve fonda yavaş yavaş gerilim inşa eden o soundtrack; sinema salonun koltuklarında şöyle bir esneyip iyice yerinize yerleşmenize sebep oluyor.
Karşısındakine araya girecek virgül dahi bırakmadan konuşan, huysuz ve hafif bunamış gibi görünen Julian Sklar perdede görünür görünmez denge bozuluyor. Bu ilk temas, Lori’yi hiç vakit kaybetmeden kanvasta sahteciliğe girişmeye itiyor. Ne demiştik? Plan basit! Parçalanmış kopyaları Julian’a göster, güvenini kazan, üçüncü katın derinliklerinden yürütülen The Christophers’ı tamamla ve milyonları cebe indir.
Ancak beklenmedik bir çelme takıyor Julian. Lori hakkında araştırma yapıp kendisine dair yazdığı acımasız eleştirileri keşfedince, Lori daha fırçasını kanvasa değdiremeden hırsla yarım bıraktığı serinin başına kendisi geçip elinde fırçasıyla uyuyakalıyor. Kendi ağzından da duyduğumuz gibi yarım asrı kendi adını Google’layarak geçirmiş birini hafife almamak gerek.
Tam bu noktada salondan yükselen ilk kahkaha, filmin kara mizahın ve incelikli diyalogların dibine vuracağını bize hissetiriyor.
Karakterlere dair neler söyleyebilirsin?
Hain evlatlarına karşı Lori’yle ortak kurduğu planın heyecanıyla üç katlı evin merdivenlerinde âdeta sekişini izlediğimiz Julian, ilk bakışta huysuz bir “kalıntı” gibi dursa da çok geçmeden bundan fazlası olduğunu ele veriyor. Sivri diliyle sahneyi sürekli ele geçiren biri, evet. Ama o dilin altında, şöhretin beklentileriyle şekillenmiş, anaakımın kuklasına dönüşmüş ve bunun hıncını herkesten çıkaran kırılgan bir ego var. Dâhiliğinin değil; onun etrafında kurulan mitin altında ezilmiş biri.
Lori ise onun daha sessiz, daha kontrollü bir yansıması gibi. O da kalbi kırık, o da yetenekli ama kırılma ânı çok daha somut: Julian’ın bir reality show’da yerle bir ettiği bir genç sanatçı olması. “İsimsiz 7 Numara”yla dalga geçilen o an, Lori’nin sanata sırt çevirip onu sadece taklit edilebilir bir yüzeye indirgemesine neden oluyor. Kendi işlerini göstermek yerine başkalarının işlerini kusursuzca yeniden üretip satmak… Biraz intikam, biraz da hayatta kalma stratejisi diyelim.
Filmin asıl meselesi de bu iki insanın birbirini yavaş yavaş çözmesiyle burada kilitleniyor zaten. Önce yok sayarak, sonra didikleyerek, en sonunda da istemeden birbirlerini anlayarak. İlişkileri ne klasik bir usta-öğrenci dinamiği ne de basit bir hesaplaşma. Daha çok, iki yarım hikâyenin birbirine çarpıp ses çıkarması gibi.
Sallie ve Barnaby tarafı ise bilerek daha düz çizilmiş. Karikatürize fakat işlevsel. Özellikle Sallie’nin bir The Christopher işini “bitirmeye” çalıştığı resmin gösterildiği sahne, filmin en yüksek kahkahayı alan anlarından biri ama aynı zamanda en açık mesajı veren ânı. Sanatla kurulan ilişki ne kadar yüzeyselse ortaya çıkan şey de o kadar ucuz bir taklit oluyor.

En çok neyi sevdin?
Filmin gerçeklikten çok algının nasıl üretildiğiyle ilgilenmesini ve kendini küçük gibi gösterip aslında görsel ya da sözel olarak ne kadar hesaplı çalıştığını fark etmeyi.
Renk kullanımı başta pek göze batmıyor, hatta bilinçli olarak geri planda duruyor sanki. Ama ilerledikçe sahnelerin duygusunu neredeyse tek başına taşımaya başlıyor diyebiliriz. Lori’nin dış dünyadaki sarı, canlı tonlarıyla Julian’ın evindeki boğuk, çürümeye yüz tutmuş renkler arasındaki zıtlık giderek keskinleşiyor. Sonra bu zıtlık eriyor. Renkler birbirine karışıyor. Tıpkı karakterlerin birbirine sızması gibi.
Sinematografi de aynı oyunu oynuyor bana kalırsa. Kamera çoğu zaman fazla hareket etmiyor ama daima tam olması gereken yerde duruyor. Özellikle yakın planlarda. McKellen’ın yüzünde gezinen o mikro ifadeleri yakaladığında film bir anda büyüyor. Bir tiyatro sahnesi gibi ama sinemanın bütün avantajlarını kullanarak büyüyor hem de.
Ve tabii ki diyalogları. Filmin asıl can aldığı yer tam da diyaloglar. Julian’ın iğneleyici, kendine hayran ama bir o kadar da savunmacı tiratlarıyla Lori’nin susarak kurduğu direnç arasında tuhaf bir ritim var. Biri boşluğu dolduruyor, diğeri o boşluğa anlam yüklüyor sanki.
En az neyi sevdin?
Lori’nin boncukları ve tüyleri yerleştirdiği, rengin nihayet kontrolden çıkmasına izin verilen o sekanslar filmin görsel olarak en cesur anları olsa da tam oradan sergiye geçtiğimizde, bu resimlerle daha fazla baş başa kalamıyoruz. Film, kendi kurduğu görsel zirveyi fazla hızlı geçiyor gibi geldi bana. Belki de fazla ciddiye alınmaması gerektiğini düşündüğü içindir, kim bilir…
En çok hangi sahneye yükseldin?
Filmin finalinde patlayan ama ilmek ilmek örülen o sahneye.
Modunu nasıl etkiledi?
Çıktığımda beklediğimden çok daha hafiftim.
Filmin içi aslında epey sert: Ego, kırgınlık, sahtecilik, hırs… Ama çıktığımda bıraktığı bir “feel good” hâli vardı. İnsanı aşağı çekmeyen, üstünde de fazla kalmayan ama bir süre zihnin içinde dolanmaya devam eden bir his.