The Drama: Güzelliğin gölgesinde bir etik açmaz

Yazı: Esin Çalışkan

Kristoffer Borgli’nin yönettiği The Drama, gündelik hayatın içinden görünen bir ilişkinin, bir giz etrafında nasıl giderek daha karmaşık ve etik açıdan problemli bir alana sürüklendiğini anlatıyor. Zendaya ve Robert Pattinson’ın canlandırdığı çift, sosyal çevreleriyle birlikte, gerçeklik ile kurgu arasındaki sınırın bulanıklaştığı bir dinamiğin içinde hareket ediyor. Borgli karakterlerine bilinçli bir mesafeden bakıyor; onları ne tamamen sahipleniyor ne de yargılıyor. Daha çok bir deney kurar gibi izliyor. Bu da seyircinin merak duygusunu canlı tutuyor.

Estetik fazlalık ve duygusal mesafe

Zendaya ve Robert Pattinson gibi iki yetenekli ve fazlasıyla “bakılabilir” oyuncunun varlığı, filmin daha en başından kurduğu duygusal mesafeyi zaman zaman zorlayan bir unsur hâline geliyor. Ama mesele sadece cast’in güzelliği değil; yönetmenin kadrajına giren her şeyin neredeyse obsesif bir estetik süzgeçten geçirilmiş olması. Işık, mekân, kostüm, hatta en gündelik anlar bile güçlü bir görsel bütünlüğün parçası olarak konumlanmış. Bu durum, kimi anlarda hikâyenin derdiyle görüntünün cazibesi arasında ilginç bir gerilim yaratırken kimi anlarda bu görsel cazibenin anlatının önüne geçtiği hissini doğuruyor. 

Bu yüzden filmle kurduğum ilişki de yer yer ikiye bölündü: Bir yandan izlediğim şeyin estetik bütünlüğüne kapılıyorum, diğer yandan anlatının duygusal ağırlığına tam olarak yaklaşamadığımı hissediyorum. Film de bu ikisi arasında gidip gelen bir denge kurma çabasında. Özellikle rahatsız edici unsurların bu estetik yüzey içinde sunulması, onların etkisini bazı izleyiciler için daha yumuşak kılabilir; bu nedenle çarpıklığın derinliği herkeste aynı karşılığı bulmayabilir.

Yönetmenin Hollywood yıldızlarını tercih etmesi de benzer şekilde çift yönlü bir etki yaratıyor. Bir yandan karakterlere kuvvetli bir çekim kazandırırken, diğer yandan onların taşıması beklenen kırılganlık, sıradanlık ya da rahatsız edicilik zaman zaman geri planda kalabiliyor. Hikâyenin temel aksını oluşturan etik açıdan sorunlu durum da bu yaklaşımın içinde ele alınıyor; film bunu tamamen deşmektense, daha çok dolaşıma sokup farklı açılardan göstermeyi tercih ediyor. Bu tercih, izleyicide sağlam bir sorgulama yaratabileceği gibi, bazı anlarda mesafeli bir izleme deneyimine de kapı aralıyor.

Kahkahadan kaçış yok

Filmin bir tarafı da zaman zaman tuhaf veya rahatsız edici olarak nitelendirilebilecek mizahıyla izleyiciyi “bağışlama, empati ve ahlaki sorumluluk” gibi sorularla yüzleştirmesi. Ancak provokatif unsurların yoğunluğu arttıkça; estetik, mizah ve derinlik arasındaki denge her zaman aynı ölçüde korunamıyor. Bu yüzden mesele ilerledikçe büyümekten ziyade farklı biçimlerde kendini tekrar ediyormuş hissi veriyor sanki. Metnin daha güçlü olduğu anlar da var elbette; özellikle bazı kurgusal detaylar ve karakterlerin sosyal çevreleri üzerinden kurulan dinamikler yer yer oldukça ikna edici ve zekice tasarlanmış. 

Romantik ilişki tarafı ise filmin en kırılgan noktalarından biri. The Drama, ilişkilerin kendine has tuzaklarına –güç dengeleri, bağımlılık, arzunun dönüşümü gibi– alanlara yer yer temas etse de bunları derinlemesine açmayı çok tercih etmiyor. Öykünün çiftin evlenmelerine yalnızca bir hafta kala başlaması dramatik yoğunluğu artıran bir tercih ancak bu aynı zamanda aralarındaki bağı daha sınırlı bir perspektiften tanımamıza neden oluyor sanki. İlişkinin duygusal dokusu eksik kalınca, yaşananların ağırlığı da ister istemez hafifliyor gibi.

Yine de filmle arama tamamen mesafe koyduğumu söyleyemem. Borgli’nin ritim duygusu ve özellikle montajdaki oyunbazlığı, anlatının sendelemeden akmasını sağlıyor. Sahne geçişlerindeki akışkanlık ve tempo, izleyiciyi sürekli içeride tutan bir dinamizm yaratıyor. Anlatıyı daha hafif ve kontrollü bir çizgide sunarken, sahneler ve görsellik filmi keyifli hâle getiriyor ve klasik rom-com formatına taze bir enerji ekliyor. Finalde, hikâyenin biraz daha fazlasını sunabileceği ihtimali akılda durarak…