The Elephant: Kazara oluşmuş bir anlam
Yazı: Meltem Demiraran
Filler, insanlar bir yerde takılıp kaldığında ortaya çıkma eğilimindedir. Her şey yolunda giderken değil. Hikâye baştan sona pürüzsüzce akarken hiç değil. Teşekkürler.
Kurgu sıkıştığında yardıma yetişir filler. Dil yetmediğinde. İnanç sistemleri bir süre kibar kibar çelişip sonra metaforik sandalyeleri fırlatmaya başladığında. Birileri etrafa bakıp “Peki ama ne oluyor burada?” dediğinde ve kimsenin tatmin edici bir cevabı olmadığında ağır ağır sahneye girerler.
Bu nedenle, hâliyle, filler her yerdedir.
Hindu kozmolojisinde dünyayı sırtlarında taşırlar. Çünkü bir noktada “Ya işte, orada duruyor öylece” açıklamasının artık kimseyi kesmediğini biri kabullenmek zorunda kalmıştır. İmkânsız doğumları haber verir, kutsal sınırları geçmeyi reddeder, öteki bir âlemden gelen kötü zamanlanmış bildirimler gibi rüyalara sızarlar. Hem kutsaldırlar hem de fazlasıyla zahmetli. Hem görkemli hem de iş birliğine kapalı. Tapılırlar, korkulurlar, alay konusu olurlar ve bazen de orada öylece durup yolu kapatırlar.
Bir fili savaş için eğitebilirsin, festivallerde dolaştırabilirsin, tapınak duvarlarına oyabilirsin, tatlı düşkünü ve kırık dişli bir tanrıya dönüştürebilirsin. İstersen, pek niyeti olmadığı bir anda onu yerinden oynatmayı da deneyebilir ve otoritenin ne kadar kırılgan bir yanılsama olduğunu öğrenirsin. Tıpkı Shiva gibi.
Demem o ki filler pek çok dersi insanlara vermek konusunda son derece iyidir.
Bir de yük olmakta tabii.
Hediye edilen beyaz fil.
Pembe fil.
Odadaki fil.
Herkesin gördüğü ama fark etmenin, çaba, tevazu ya da tatlıdan önce yapılması gereken tatsız bir konuşma gerektirdiği için kibarca yok saydığı o mesele. Büyüklerdir elbette ama saldırmazlar. Sadece beklerler.
Bundan olacak ki bir noktada bir grup insan karanlıkta bir file yaklaşmaya karar verir ve kolektif hâlde aklını yitirir: İdris Şah’ın Elephant in the Dark / Karanlıktaki Fil kitabında kendini gösteren “Blind Men and the Elephant” / “Körler ve Fil” hikâyesi, ahlaki bir ders verdiği için hayatta kalan öykülerden değil. Onlardan bol bol var zaten. Fakat sosyal bir durumu bu kadar isabetle yakaladığı için neredeyse terbiyesiz sayılabilecek kadar gerçek bir tarafı var bu hikâyenin.
Herkes samimi. Herkes gerçek bir şeye dokunuyor. Herkes elbette kısmen haklı. Ve herkes bu kısmi hakikatin bütünlüğüne sonuna kadar emin.
Tanıdık gelmeye başladı, değil mi?
Biri filin hortumunu yakalıyor: “Yılan” diyor.
Bir başkası bacağını sarıyor: “Ağaç”.
Bir diğeri kulağını tutuyor: “Yelpaze”.
Kimse yalan söylemiyor. Aptal da değil. Sorun kötü niyet ya da cehalet değil yani. Çatışmayı yaratan fil değil; o kesinlik.
Bazı versiyonlarda tartışıyorlar. Bazılarında kavga ediyorlar. Daha yumuşak anlatılarda gözleri gören biri çıkıp bunun bir fil olduğunu açıklıyor –sanki insan anlaşmazlıkları böyle çözülüyormuş gibi. (Hah.)
Daha iyice versiyonlarda ise kimse hiçbir şey öğrenmiyor. Fil, fil olarak kalıyor: Tek bir bakış açısıyla kavranamayacak kadar büyük ve bütün bunları umursamayacak kadar kayıtısız.
Asıl trajikomik olan, bu hikâyeyi ne kadar sık yeniden oynadığımız ve her seferinde kendimizi artık daha ileri bir noktadaymışız gibi tebrik etmemiz bana kalırsa. Daha iyi bir kelime dağarcığımız var mesela. Kimseyi kırmayacak kelimeleri seçiyoruz. Daha iyi bir ışıklandırmamız var. Talep edilmedikçe kimsenin üzerine tutmuyoruz.
Hâlâ tuttuğumuz parçaya bakıp “Hayır, hayır, işte bu” demeye devam ediyoruz belki ama daha doğru bir biçimde yapıyoruz bunu. Değil mi?
Adult Swim’in The Elephant’ı tam da buradan konuşuyor.
Bir uyarlama değil bu. Adult Swim için fazla derli toplu olurdu zaten. Daha çok, hikâyeyi yapısal olarak yeniden kurguluyor gibi. Karşımızda üç yaratıcı ekip ve üç perde var. Kimse diğerinin ne yaptığından haberdar değil. Tek ortak nokta, herkesin odağında “Körler ve Fil” hikâyesinin olması.
Ortaya çıkan şey saf bir kaos değil ama uyum da sayılmaz. Daha çok kazara oluşmuş bir anlam.
Sürrealistlerin “exquisite corpse” dediği oyunu hatırlatıyor bu yapı: Sanatçıların bütünü görmeden bir figürün parçalarını oluşturduğu kolektif bir deney. Burada da aynı mantık her şeyi yönetiyor; hikâyeyi, karakterleri, görsel dili, hatta felsefeyi. Anlam yukarıdan dayatılmıyor; yandan, çaprazdan, bazen de çarpışarak ortaya çıkıyor.
Güvenilmez bir zaman var The Elephant’ta. Esniyor, döngüye giriyor, yeniden başlıyor. Karakterler, sanki düşüncenin ortasında doğmuş gibi beliriyor. Bağlamı ve rızası olmadan varoluşa fırlatılmış gibiler. Mekânlar da benzer şekilde davranıyor aslında; fabrika, kulüp, laboratuvar, karlı şehir, hepsi birer yerden çok birer hâl gibi. Nerede olduğumuzdan hiçbir zaman tam olarak emin olamıyoruz ki bu, sonradan anlaşılacağı üzere, esaslı bir mesele.

Açılışı Adventure Time ve Midnight Gospel’den tanıdığımız Pendleton Ward yapıyor. Yerinde durmayı reddeden bir hareketle hemen kendini belli ediyor orası kesin. Ancak gördüklerimiz Ward’ın en bilindik iki işinden ziyade, daha az konuşulan Bravest Warriors’a göz kırpıyor gibi geldi bana. Materyal formu isteğe bağlıymış gibi şekil değiştirip salınan karakterler görsel olarak retro video oyunlarının mantığıyla psikedelik bilim kurgudan besleniyor gibi: Düz yüzeyler ve cesur formlar, her şeyin geçici olduğu hissiyle birlikte. Bedenler uzarken kimlikler bulanıklaşıyor ve hiçbir şey tam olarak yerine oturmuyor. Animasyonun mümkün kıldığı hareketi, bir dönüşüm dili olarak kullanıyor yani.
İzlediğimiz şey, kendi açıklamasını yapma zahmetine girmeyen bir sistem tarafından dışarı atılmış bir karakterin sorduğu lojistik bir soru: “Ben neyim?”

İkinci perdede sahne ışıkları değişiyor. Steven Universe ve OK K.O.! Let’s Be Heroes ile tanıdığımız Rebecca Sugar ve Ian Jones-Quartey, organik salınımı bir kenara bırakıp köşeleri ve vuruşlarıyla bir performans kuruyor. Daha grafik, daha sıkı bir animasyonla karşı karşıyayız. File çoraplar, robotik uzuvlar, göğse gömülü bir play tuşu. Kimlik artık ne olduğunla değil; ne yaptığınla ilgili.
Zamanlamayla bir derdimiz var belli. Müzikle yol alıyoruz, hareket sesle kitleniyor. Fil’in de bir görevi var artık: Dans etmek, eğlenmek, eğlendirmek, partiyi ayakta tutmak ve belki de günü kurtarmak. Coşkulu ama yorucu bir hâl bu. Bir aradalığın aynı anda hem besleyici hem boğucu olabildiğini; seçilmiş kimliklerin fark edilmeden beklentiye dönüşüp nasıl sertleştiğini ustalıkla gösteren sekanslar izliyoruz. Tekrarlar, döngüler, bir türlü tam gevşemenize izin vermeyen ritimler… Eğlence gözünüzün önünde bir mesaiye dönüşüyor.

Ve dümeni, Over the Garden Wall’un arkasındaki isim Patrick McHale devralıyor. Sesini yükseltmeden zemini çekiveriyor altımızdan. Görsel olarak en çeşitli, duygusal olarak ise en nabzı düşük, en yıkıcı bölüm diyebiliriz üçüncü bölüme. McHale stiller arasında dolaşıp sonra da neredeyse rahatsız edici derecede tanıdık bir yere yerleşiyor. Bu çok tanıdık görseli ve hissi yavaş yavaş yüzümüze vurmaya başlıyor. Play tuşu yerini artık karakterimizin gövdesindeki bir ekrana bırakmış durumda. (Gördükçe ve üzerinde durdukça garipliği yitiyor bu arada, başlangıçta ufak bir Teletubbie hissi verse de işler öyle ilerlemiyor, korkmayın.)
Tempo biraz düşüyor burada. Teknik gösterişin bu noktada yerini nefes alan karelere bırakmış olması insana iyi de geliyor ne yalan söyleyeyim. Ve fil ilk kez gerçekten görünüyor. Bütüne bakmamıza nihayet izin veriliyor, kısa bir an için bile olsa.
İlk izleyişte her şeyi çözmek zor olsa da ikinci izleyişte her ekibin oyunun kurallarını kendi anlatısına nasıl yedirdiğini daha net fark etmeye başlıyorsunuz. Ne kadar seveceğiniz, metaforlarla ilişkinize bağlı.
Kusursuz bir animasyondan ziyade dikişlerini saklamayan bir deneyim sunuluyor. Ağızda bıraktığı tat alışılmadık ama kalıcı. Ne hissetmeniz ya da düşünmeniz gerektiğini dikte etmiyor. Siz neyi seçerseniz seçin, her hâlükarda, fil hâlâ orada.
Büyük. Tekinsiz. Ve sabırla bekliyor.