Sonsuza dek devam edecek bir yankı: The Space Lady anlatıyor
Röportaj: Cem Kayıran
Kendine özgü ses estetiğini ucuz bir Casio klavye, yankıya boğulmuş vokaller ve cadde köşelerinde şekillenen bir inatçılıkla kuran The Space Lady, müzik tarihinin en özel hikâyelerinden biri. 1980’ler Amerika’sında, sokak performanslarıyla başlayan bu yolculuk, zaman içinde onu outsider müziğin kült figürlerinden birine dönüştürdü.
Susan Dietrich Schneider’in alter egosu olan The Space Lady, 20. yüzyılda müziğin sokak hafızasını şekillendiren birkaç kişiden biriydi. Performanslarında taktığı plastik astronot kaskını; sesin kaynağını görünmez kılma arzusunun, anonimleşmenin ve temsilin reddi olarak kodladım hep. Muhtemelen yüzlerce başka anlama da gelebilir. Popüler kültürün tüketim döngüsüne dâhil olmadan, zamanla “kült” statüsüne yükselmiş olan The Space Lady, 7-8-9 Kasım’da Paribu Art’ta, Kreşendo’nun organizasyonuyla gerçekleşecek Bu Festival Bizim’in konuklarından biri.
Ne mutlu ki bu konser öncesinde; zamanla, performansla ve kusurlarla kurduğu ilişkiyi konuşmak üzere The Space Lady ile aynı düzlemde buluştuk.
“Hâlâ gerçekten olmadığım biri gibi davranmak zorunda kalmadan insanların beni alkışlıyor oluşunun şaşkınlığı içindeyim. Tüm kusurlarım ve kırılganlığımla hâlâ destek görüyorum.”
Kask, Casio, yankılarla dolu ses… Sahneye çıkmak hâlâ bir tür ritüel gibi mi geliyor, yoksa zamanla başka bir şeye mi dönüştü? Belki de artık bir refleks gibi mi?
Bu oldukça ilginç ve yerinde bir soru. Sokakta müzik yaptığım günlerden beri performanslarımda kesinlikle ritüelistik bir şeyler var. Ekipmanımı kurarken ve toplarken hep belli bir sıraya uyarım; bu sırayı bozmak neredeyse uğursuzluk getirecekmiş gibi gelir bana. Mantığım bunun saçma olduğunu söylüyor ama yine de başka türlü yapamıyorum. Korkunç bir mükemmeliyetçiyim ama çaldığımı dinleyen biri bunu asla anlamaz. Sağda solda bir sürü hata yaparım, bu da beni çok üzer ama bir şekilde üstünü örtmeye çalışırım. Ama derler ya, “Mükemmeliyetçilik yaratıcılığın düşmanıdır.” Bunu kendime her gün hatırlatmak zorundayım.
Hata ya da kusurlar, senin ses evreninde nasıl bir rol oynuyor? Bunları performansın doğal bir parçası olarak benimsiyor musun?
Bazen hatalar “mutlu kazalar”a dönüşüyor ve bir parçanın düzenlemesinde ya da yorumunda büyük bir gelişme sağlıyor. Ama çoğu zaman sahnede yaptığım hatalar içimi kemiriyor, günlerce aklımdan çıkmıyor. Kendime hep ileriye bakmamı hatırlatmak zorundayım. Kendimi cezalandırmayı bırakmak ve affetmek için eski bir Hawaii mantrası olan Ho’oponopono’yu kullanıyorum: “Üzgünüm. Lütfen beni affet. Seni seviyorum. Teşekkür ederim.” Bu, zihnimi olumsuz duygulardan arındırmaya yardımcı oluyor. İşe yarıyor ama BİRÇOK kez tekrarlamam gerekiyor.
Outsider music (marjinal müzik) etiketi genellikle farklılıklara dayanır. Bu terimin müziğini tanımlamak için ilk kez kullanıldığını duyduğunda ne hissettin? Sınırlayıcı mı buldun yoksa sana özgürlük ve güvenli bir yaratım alanı mı sundu?
Irwin Chusid’den bu “outsider music” terimini duymak beni çok mutlu etmişti. Bu terimi ortaya attığını iddia ediyor. New Jersey’de bir radyo DJ’i ve benim bir şarkımı Songs in the Key of Z, Vol. II adlı derleme plağına dâhil etmişti. Yıllar boyunca Boston sokaklarında çizim ve kolaj satarak geçimini sağlayan, panhandling yapan bir sokak serserisi olarak hep bir uyumsuz (belki de bir dışlanmış) gibi hissetmiştim. O yüzden kendimi bir “outsider” olarak görmek hoşuma gitti; dışlanmış biri olmaktan ziyade sahici bir kimlik kazandığımı hissettim. Bu yeni etiketle birlikte sanki saygınlık ve kabul açısından bir kademe yukarı çıkmış gibi hissettim.
Cilalı, kusursuz performansların egemen olduğu bir çağda senin müziğin, güzelliğin hamlıkta ve gerçeklikte de bulunabileceğini hatırlatıyor. Sence kültür tekrar bu yöne mi kayıyor?
Bazı alanlar bu tür şeffaf sadeliğe geri dönüyor olabilir ama anaakımda pek duymuyorum. Ün ve servet peşinde koşanlar için “aşırı prodüksiyon” hâlâ kural gibi. Benim böyle bir “büyüklük” iddiamın olmaması ve müziğimin sade hâliyle dünya genelinde bu kadar beğenilmesi beni çok mutlu ediyor. Hâlâ gerçekten olmadığım biri gibi davranmak zorunda kalmadan insanların beni alkışlıyor oluşunun şaşkınlığı içindeyim. Tüm kusurlarım ve kırılganlığımla hâlâ destek görüyorum. Kendi tarzıyla kendini ifade etmeye çalışan tüm diğer sanatçılar için bir işaret ışığı olabilmeyi dilerim. Benim de “bir gecede patlama yaşayan” bir kült figür olmam tam 30 yıldan fazla sürdü!
“Bugün yeniden başlıyor olsaydım, sanırım kızlardan oluşan bir garaj grubu kurardım; çok punk ama kulağı tırmalamayan, melodik ve dinlenebilir tarzda. Günümüzü anlatan özgün şarkılar yazardım.”

The Space Lady’nin özü, uzun solukluluğa çok ilişkili. Bu kadar uzun süre sahne aldıktan sonra seni hâlâ müzik yapmaya iten şey nedir?
Tam 20 yıl boyunca sokakta müzik yapıp çoğu zaman insanların bana kulak bile vermemesine rağmen neredeyse her gün en az bir kişi durup müziğimin özel olduğunu söylerdi. Bu bana güç verirdi. Şimdi bir menajerim var ve beni genç, ilgili dinleyicilerin karşısına çıkarıyor. Âdeta gençlik aşısı gibi geliyor. Sahnedeyken artık yaşımı unutuyorum. Bu durum bana neşe, gençlik, hatta ölüme meydan okuma hissi veriyor. Sonsuza kadar devam edebilirmişim gibi hissediyorum! >(:-D
Müziğin çoğu zaman bir nostalji hissi uyandırıyor ama spesifik bir zamana ya da döneme ait değil. Sokakta müzik yaptığın ilk yıllardan şimdi uluslararası sahnelere uzanan sürece kadar zaman algın nasıl değişti?
Zaman gittikçe daha da hızlanıyor gibi! Yaşlandıkça bu hissi herkes yaşar ve gerçekten de zaman görecelidir. Artık 70’lerimin sonundayım, günler bir anda geçiyor, yıllar kar gibi eriyor. Hatta on yıllar bile göz açıp kapayıncaya dek geçip gidiyor. Daha dün gibi hatırlıyorum, biz Baby Boomer’lar dünyanın gençleriydik, farklılık yaratmaya çalışıyor, bu zorlu gezegende bir ütopya kurmak için akıntıya karşı yüzüyorduk. Şimdi ise yaşlandık, birer birer gidiyoruz ve hayal ettiğimiz ütopyadan daha da uzak gibiyiz. Ama genç kuşakların bu meşaleyi gururla taşıması ve inancını sürdürmesi benim inancımı da tazeliyor!
Canlı çaldığında dinleyici için nasıl açmak istediğin bir kaçış alanı mı? Yoksa yakınlık, hafıza ya da kozmik bir şeylerle ilgili mi? Belki de hepsidir?
Evet, hepsi. Daha iyi ifade edilemezdi!
Peki bugün müzik yapmaya başlıyor olsaydın, nasıl bir yol izlerdin sence?
Bugün yeniden başlıyor olsaydım, sanırım kızlardan oluşan bir garaj grubu kurardım; çok punk ama kulağı tırmalamayan, melodik ve dinlenebilir tarzda. Günümüzü anlatan özgün şarkılar yazardım. Jesse Welles’e hayranım; güçlü mesajları mizah ve harika müzikal yetenekle aktarıyor. Ben de bu tip güçlü politik sözler yazdım ve bir grupla nasıl duyulacaklarını görmek isterdim. Ama uzun süredir solo sanatçıyım; “başkalarıyla uyumlu çalmak” benim için ciddi bir meydan okuma olurdu, haha!
Çok özel bir festival kapsamında İstanbul’a geliyorsun. Bu ziyaretle ilgili seni en çok heyecanlandıran şey ne?
İstanbul’u görecek olmak beni gerçekten çok heyecanlandırıyor! Bu kadar eski ve süslü bir şehri yerinde görmek ve kültürünü ilk elden deneyimlemek için sabırsızlanıyorum. Orada birkaç gün boş zamanımız olmasına özellikle dikkat ettim; şehri keşfetmek ve tadını çıkarmak istiyoruz. Partnerim Duane de turnede benimle olacak, menajer dostumuz Guillaume da bizim kadar heyecanlı. Duane bir ornitolog, o yüzden kıtaları birleştiren bu şehirde yeni kuşlar göreceği için çok heyecanlı. Ben de Türkiye’nin otantik müziğini canlı dinlemek istiyorum.
Ayrıca, ülkemin şu anda gittiği akıl dışı yönü desteklemediğimizi göstermek istiyorum. Halk olarak sesimizi yükselterek bu gemiyi tekrar doğru yöne çevireceğimize inanıyorum. Sonuçta, Spaceship Earth buna bağlı! ✨🌍✨