Tune-Yards: Teenage Kicks

Merrill Garbus ve Nate Brenner, Tune-Yards’ın altıncı albümü Better Dreaming ile yıllardır inşa ettikleri avangart-pop evrenine yeni bir katman ekliyor. Albüm, alışıldık Tune-Yards kaosunun içinde bir düzen kuruyor. Garbus’un vokalinin her tonu ve rengiyle serildiği, temponun bir oyuncağa dönüştüğü bu albümde; hareketi çağıran melodiler, deneysel ses kullanımıyla zenginleşen bir sound çıkıyor ortaya. 

Maksimalist yaklaşımlarıyla ikili, kakafoni ile zenginlik arasındaki ince çizgiyi ustalıkla çizerken albümdeki -görece- yavaş parçalar bile yerinde durmuyor; içsel bir tansiyonla giderek büyüyor. Garbus’un her ortama uyum sağlayan vokalleri ise bazen fısıltı gibi içe dönük, bazen günlük bir sohbetten fırlamış gibi direkt tınlarken bazen de haykırışa varan büyüleyici bir vokal performansa dönüşmüş oluyor. Birbirine yapboz gibi geçiş yapan parçalardan oluşan yaklaşık 40 dakikalık akışıyla albümün içine girip akışında kaybolabileceğiniz bir ses kaleydoskopuna dönüşüyor.

Sevgili Merrill Garbus, müzisyenlerin büyürken dinlediği albümleri ve bu müziklerin üzerlerinde bıraktığı tesiri kurcaladığımız Teenage Kicks serimize konuk oldu.

*Bu röportaj, Bant Mag. Temmuz – Ağustos 2025 sayısında yayımlanmıştır.


YAŞ 13-15

O zamanlar en sevdiğin iki albüm neydi?

Newsies Aynı isimli Disney filminin soundtrack albümü
Paul Simon – The Rhythm of the Saints 

Bu müziklerle nasıl tanışmıştın?

Newsies, elbette, filmi ilk kez ergenliğe yeni girdiğim yaşlarda izlememle başladı. Ergenlik coşkusuyla ve içinde onlarca sevimli Hollywood dansçısı çocuk olmasıyla, tüm şarkıları, koreografiyi ve senaryonun tamamını ezberledim. Mümkün olan en kısa sürede filmin müziklerinin olduğu kaseti satın almıştım.

Rhythm of the Saints, Walkman’imde tekrar tekrar dinlediğim Graceland albümünden doğal bir geçişti.

Üzerinde nasıl bir etki bıraktıklarını düşünüyorsun?

Paul Simon’ın söz yazım tarzının üzerimdeki etkisini abartmak zor. Onun sözleri, tıpkı David Byrne, Bob Dylan ya da Joni Mitchell’ın sözleri gibi çoğu zaman kelimesi kelimesine bir şey ifade etmese de başka bir tür anlam yaratıyor. Duygusal bir anlam belki ya da empresyonist, görsel bir anlam.

Newsies, 90’ların Disney filmlerinden (Little Mermaid vb.) tanıdığımız Alan Menken’ın harika düzenlemelerini içeriyor ve her ne kadar içimdeki Broadway’e özgü aşırılığı zaman zaman bastırmam gerekse de müziğinde beni derinden etkileyen bir zenginlik var. Bu da müzikal yaklaşımımın bir parçası hâline geldi.

Şu an dönüp baktığında hayatınının nasıl bir dönemini temsil ediyorlar?

Okuldan sonra tek başıma ailemin evinde çok vakit geçirirdim. Sanırım o zamanlar bir tür disiplinim oluşmaya başladı; bir şekilde sahne sanatçısı olmak istediğimi biliyordum. Bu Hollywood çocuklarının hepsinin birer performansçı olduğunu gördüm ve bu konuda büyük hayaller kurmaya başladım. Bu kasvetli banliyö yaşamından çıkıp daha dramatik bir hayata geçmeyi arzulardım. Ama o sırada arka bahçede egzersiz yapıyor ve bu büyük hayallerimi gerçeğe dönüştürmek için kendimce pratikler yapmaya çalışıyordum. Sanırım bu dönem, hayatımda nelerin mümkün olabileceğine dair imgelerin oluştuğu önemli bir zaman oldu.

Hayatının bu döneminde senin için önemli olan diğer şeyler nelerdi?

Duke Ellington’ın 1920’lerde kaydettiği parçaları içeren Okeh Ellington kasetini de o zamanlar çok dinlerdim. Connecticut’taki ergen egzersizlerimi Ellington eşliğinde yapardım. Şimdi komik geliyor, çünkü muhtemelen o dönemde Madonna falan dinlemem gerekirdi! Ayrıca Roald Dahl’ın, kütüphaneden bulduğum ve aslında çocuklara verilmemesi gereken yetişkinlere yönelik eserlerini okurdum. GERÇEKTEN çarpıktılar!


YAŞ 16-18

O zamanlar en sevdiğin iki albüm neydi?

A Tribe Called Quest – Midnight Marauders 
Ani DiFranco – Out of Range

Bu müziklerle nasıl tanışmıştın?

Tribe’ı, ot içmeye çok meraklı olan bir arkadaşım ve onun abisinden öğrendim. Ben ayık arkadaş olarak, onları Connecticut’ın arka yollarında arabayla gezdirirdim.

Ani’yi muhtemelen yaz kampında tanıştığım ve folk tarzı besteci / şarkıcılara ilgi duyan arkadaşlarımdan öğrendim.

Üzerinde nasıl bir etki bıraktıklarını düşünüyorsun?

Tribe, beni her şeyiyle etkiledi; kelimelerin bir perküsyon gibi kullanılması, müziğin mizah taşıması, albümün baştan sona tek bir sanat eseri gibi kurgulanması, bir şarkının diğerine müzikal olarak müthiş bir uyumla geçmesi…

Ani, içimdeki ateşi korkmadan dışa vurmama izin verdi. Dinleyiciye  tükürmekten korkmamam gerektiğini öğretti. Aslında dinleyicinin, tükürülmeyi arzuladığını fark ettirdi!

Şu an dönüp baktığında hayatınının nasıl bir dönemini temsil ediyorlar?

Araba sürmek, araba sürmek, araba sürmek… Banliyödeki gençlik yıllarım boyunca sürekli direksiyon başında olmak. Gerçek bir yere gitmek yerine arabanın içinde hareket etmek; geç ergenlikte sıkışmışlık hissi, çok daha fazlasının var olduğunu bilmek ve ona duyulan özlem.

Hayatının bu döneminde senin için önemli olan diğer şeyler nelerdi?

Reality Bites! 90’lar kuşağının tam anlamıyla X Kuşağı filmi. NOKTA. 


YAŞ 19-20

O zamanlar en sevdiğin iki albüm neydi?

The Roots – Things Fall Apart 
Joni Mitchell – Blue

Bu müziklerle nasıl tanışmıştın?

Üniversitedeydim, dolayısıyla bu müzikleri benden daha geniş müzik bilgisine sahip arkadaşlarım sayesinde tanıdım.

Üzerinde nasıl bir etki bıraktıklarını düşünüyorsun?

Joni, bana sesi bir baloncuk gibi hissettirme duygusunu verdi; her yere gidebilen, akorların üstünde istediği gibi gezinen bir baloncuk. Ve bir kadının son derece özel hayatının bir albüm formatında anlatılması fikrini…

The Roots ise başlı başına bir müzikal etkiye sahip bir dünyaydı. Davulcunun makineyle yarıştığı bir yapı. Albümün, müzikal bir tapınak gibi kutsal bir yere dönüştüğü bir yaklaşım.

Şu an dönüp baktığında hayatınının nasıl bir dönemini temsil ediyorlar?

Ahh, geç ergenlik, erken 20’li yaşlar! Ağır dönemler. Bağımlılığa dayalı kuir ilişkilerin içinde derinlerdeydim; bol bol analiz, bol bol duygu, ama çok az perspektif. Yoğunluk!

Hayatının bu döneminde senin için önemli olan diğer şeyler nelerdi?

Tiyatro ve özellikle oyunculuk üzerine eğitim alıyordum. Godot’yu Beklerken oyununda rol aldım ve hazırlık için Chaplin ve Buster Keaton’ı inceledik. Bu dönemde Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ni okuduğumu hatırlıyorum.