Radikal umudun yapıtaşları: Ulus Atayurt ile “Akbabalar ve Köstebekler” kitabı üzerine

Röportaj: Ekin Sanaç

Araştırmacı, yazar, editör Ulus Atayurt’la Mayıs 2025’te Metis’ten yayımlanan Akbabalar ve Köstebekler: Kentlere, Barınma Hakkına ve Paraya Dair kitabını konuşmak üzere buluştuk. Bant ile matbu yıllarında karşılaşanlar, Ulus’u hazırladığı tematik dosyalardan hatırlıyor olmalı. Akbabalar ve Köstebekler de ilerleyen yıllarda 1+1 Express dergisi için yazdığı yazıların bir derlemesi. 

Ulus, uzun yıllardır alet çantasında biriktirdikleriyle kentleri adımlıyor, “kapitalizmin yarattığı tahribata” sokak ölçeğinde bakıyor, entelektüel yoldaşlıklar kuruyor; “onur ve dayanışmaya dayalı hayatlar” kurmanın yollarını araştırıp deneyimliyor. Çünkü “İnsan dikkatli bakınca düşüncenin sokaklarda volta attığını görebiliyor.” Ulus’un yazıları bu cümledeki gerçekliğin altını hep somut örneklerle dolduruyor. Ve asla monotonlaşmadan akan, sıçrayan, sürükleyen bir dille. Kolajı andıran zihni, yazılarının kurgusuna da sirayet ediyor. Adını punk’tan alan hakiki bir kolaj. Hatta hakikatlerin kolajı da. Ulus’un sokak yürüyüşü eylemiyle kurduğu bu bağ, bana hep Vietnam asıllı yazar / şair Ocean Vuong’un şu sözünü hatırlatıyor: “Ne kadar yukarı bakarsan, o kadar az görürsün.”

Akbabalar ve Köstebekler, Alman filozof Ernst Bloch’un şu alıntısının altını çiziyor: “Kaybın en trajik biçimi güvende olmanın değil, her şeyin farklı olabileceğini hayal etme yetisinin kaybıdır.” Biz de esasen bu röportajda Ulus Atayurt’un zihnini “yine de” umutsuzluğa “neden” yer olmadığı konusunda kurcalamak istiyoruz. Ulus’un yazıları gibi, bu röportaj da adımlarını müzikler ve sohbetler eşliğinde atıyor ve zihinsel sıçramalar yapıyor. Ayrıca röportaj boyunca Ulus’tan bir dolu okuma önerisi de alıyoruz.


Akbabalar ve Köstebekler, 1+1 Express dergisindeki yazılarının bir tür derlemesi. Ama derlemeden ziyade bütünlüklü ve incelikle kurgulanmış bir kitap hissi veriyor. Kurgu sürecini biraz detaylandırır mısın? 

Aslında beni kitaba arkadaşlarım ikna etti. Kitabın farklı bir format olduğunun ısrarla altını çizdiler. Bir de kitaptaki konulara angaje insanların bir kısmının yazıları okumamış olduğunu fark ettim. 

Son 15-20 senede yazdığım yazıları elden geçirdim. Mesela Bant’taki “Yaşlı Kıta Sallanırken: Avrupa Ekonomik Krizi” ya da “Tottenham Ayaklanması: Mahallede Genç Olmak” gibi 1+1 Express dışında yayımlanan yazılara da baktım. Kitaptakilere benzer içerik ve kapsamdaki birçok yazıyı elerken okuyucuya, onun zihninde oluşacak ritme ve akışa öncelik verdim. Kitabı içerik kadar üslup açısından da bir film ya da bir müzik albümü gibi düşünmeye çalıştım. Bir yerde karşılaştığımız bir sahne ya da tema başka bir yazıda, başka bir sahnede karşımıza çıksın, yazılar bir ölçüde birbirleriyle konuşsun istedim.  

“Umut ilkesini öne çıkaran, kanıksadığımız gerçekliği sarsan, yürüyüş hissi veren, örneğin para gibi ‘ağır’ başlıkları müziğin, edebiyatın, sinemanın katkısıyla eşeleyen yazıları tercih ettim.”

Üslup ve akış kurmanın altını çizmen ve süreci okuyucu zihnini önceliklendirerek tanımlaman çok iyi oldu. 

Ahmet Hamdi Tanpınar, “Üslup yazarın malikanesidir” der. Tanpınar’a tam katılmıyorum. ☺ Ama üslup üzerine kafa yormak, onu okuyucunun gözünden de düşünmek zihin açıcı. Mesela sevenleri için 13 şarkılık yeni bir Fugazi ya da Minutemen albümü hayal edelim. Yazıları hazırlarken bu grupları da bolca dinledim bu arada. Yoksa konu ve içerik açısından (finansal kapitalizm, hak mücadeleleri, dayanışma ekonomileri, barınma hakkı vb.) benzer kapsamda birçok yazı vardı. Umut ilkesini öne çıkaran, kanıksadığımız gerçekliği sarsan, yürüyüş hissi veren, örneğin para gibi “ağır” başlıkları müziğin, edebiyatın, sinemanın katkısıyla eşeleyen yazıları tercih ettim. 


OKUMA ÖNERİSİ: “VAHŞİ MESİH” 

Bu arada üslup deyince, bir tavsiye yapmadan geçmeyeyim. Laura Grace Ford’un fanzinlerinden derlenmiş, Londra’daki soylulaştırmayı ele alışıyla, 1990’ların rave kültürü drum’n bass’i ile Deleuze’ü buluşturmasıyla, hızla solulaşan işçi sınıfı mahallelerindeki hüzünlü yürüyüşleriyle şahane bir psiko-coğrafya kitabı olan Vahşi Mesih (Savage Messiah, Verso, 2011) çok esinlendiriciydi. Umarım birileri Esat Başak’ın Mondo Trasho’larını da aynı titizlikle derler de memleketin yakın tarihinin psiko-coğrafyasını ziyaret etme fırsatı buluruz. 


“Barcelona’nın kiracı sendikaları kadar en heybetli keçiboynuzu ağacını da aralıklarla ziyaret ederim.”

Kitaba dönersek, ilk kısım biraz sitüasyonistlerin kapitalist kentlerdeki yürüyüşlerinden, Jacques Rancière’nin tarihi “aşağıdan” kaldırım seviyesinden anlatma çabasından besleniyor. 1+1 Express’in her sayısında “Şehir Hatları” yazılarıyla okuru farklı kentlerde yolculuklara çıkarmaya çalışıyoruz. Seçtiğim coğrafyalar iyi bildiğim, sadece misafir olarak adımlamadığım, insanları, mücadele hafızaları, kentsel tarihleri kadar mesela ağaçlarını da bildiğim yerler. Barcelona’nın kiracı sendikaları kadar en heybetli keçiboynuzu ağacını da aralıklarla ziyaret ederim. Yazılarda, dolaştığımız yerlerde eşitsiz bir kapitalist toplumun yıkıcı manzaraları kadar taşı delen filizlere de yakından bakıyoruz. Bütün bir mahalleyi tek bir hamleyle satın alıp insanları yerinden eden bir akbaba fonu kadar ona karşı sıkı mücadele veren bir barınma hakkı örgütünün kapısından da giriyoruz.  

İlk bölümdeki yazıların önemli bir esin kaynağı da W. G. Sebald ve özellikle Satürn’ün Halkaları kitabı. Sebald’ın üslubu edebiyat, tarih, gazetecilik, arada “kendi üstüne de düşünen” kuramın hayranlık verici bir karışımı. Literatürde “Sebaldyen yürüyüş” diye bir kavram var zaten. Üstü tozla kaplanmış kolektif tarihte ve mekânlarda, bir turistin sahip olmayacağı bir bakış açısıyla uzun yürüyüşler.  

Ulus Atayurt’un ‘turist çağının’ azimli fotoğrafçısı olarak nitelediği Martin Parr’dan bir kare.

Yani yazılarında bir anlamda bizzat izini sürdüklerine bakıyorsun.

Evet, tanıklık yazıların çıkış noktalarından biri. Sonuçta kitapta yer alan işgal evlerine, mahalle direnişlerine, kooperatiflere elimden geldiğince gittim, destek verdim ya da benzer örgütlenmeleri gazeteci olarak takip ettim. Hatta “paranın doğasına” dair iki yazının tohumları kısmen, ne devlet ne de finans kurumları tarafından tedavüle sokulmuş alternatif para birimlerini elimde tutmam, kullanmamla başladı. Ancak yazma hevesini, hadiseler kadar eleştirel coğrafya geleneği, kentlerin gündelik hayatları üzerine rastgele okuma hevesi (bavulda biraz yer olsa Sermer Muhtar Alus’un kitaplarını Barcelona’ya götürmek istiyorum), yayıncılık, kavramsal düşünme eğilimi ve her şeyden önce merak gibi besleyen başka alanlar da var. Örneğin kitapta Henri Lefebvre, Manuel Castells ya da David Harvey isimleri hiç geçmiyor. Ancak son 20 yılda kentlere bakışımı inşa eden düşünürler bunlar. Yücel’in (Göktürk) kulakları çınlasın, ondan dinlediğim bir anekdotu aktarayım: Michel Foucault’ya sormuşlar, “Marx’a hiç referans yapmıyorsunuz, neden?” diye. Foucault da cevap vermiş, “Fizikçiler Newton’a referans yapıyor mu?” 

Bir de her yazı bir ölçüde kendi üslubunu çağırıyor. Örneğin yarım yüzyıllık tarihine şahit olduğum, ailemden dinlediğim Kadıköy’ü iki ay kaldığım New York’u yazar gibi yazamazdım. Zaten her yürüyüş farklı. Bu yüzden New York’u yazarken zorlandım. Kapitalist kentleşmeye, soylulaştırmaya, ırk ayrımcılığına ilgi duyan herkes gibi New York hakkında okumuştum. Ama yazabilmek için şehri epey arşınladım. Yücel’le (Göktürk) aramızda yazı beş-altı kere gitti geldi. Zaten bu yazılar biraz da Siren (İdemen), Yücel ve Merve’yle (Erol) cazdaki call and response misali karşılıklı fikir teatisiyle şekillendi. Yücel, New York yazısını okuduğunda, “İyi hoş da fazlaca bilgi yüklü olmuş, gündelik hayattaki karşılaşmalarını daha fazla ekle, bu yazıda istisna yap, birinci tekil şahıs kullan” dedi. Ben de dozu aşmadan öyle yapmaya çalıştım. Editörlük artık kaybolmaya yüz tutmuş bir meslek hâline gelse de aslında yazının, kitabın yarısı. Kitabın ikinci kısmında ise uzun zamandır kafa yorduğum yapısal sorunlara dair yazılar var.  

Kavramsal düşünme pratikleri üzerinden bağlıyorsun ikinci bölümü.

Evet. Her yazının bir tezi, bir amacı var. Mesela amacımız verili kabul edilen bir ilişkinin, “para kullanımının” aslında tarihselliğini, dahası değiştirilebileceğini ortaya koymak. Bu türden tezleri Marksist bir çerçeve içinde, ancak müzikten, edebiyattan, mesela Fernando Pesao ya da Goethe’den alıntılarla, yine fikirsel bir yürüyüş ritminde anlatmaya çalışıyorum. Uzun zamandır kafa yorduğum kent ve barınma hakkı, platform kapitalizmi, paranın doğası gibi konular üzerine makaleye daha yakın yazıların yer aldığı bu bölümün ismi “Antikapitalist Çatlaklar.” Zira her yazıda “aslında işler illa da böyle olmak zorunda değil”in örneklerle altını çizmeye çabalıyorum. 

Kitabının kapağındaki Nalan Yırtmaç işi cuk oturmuş. 

Nalan Yırtmaç hayranıyım. ☺ Onun gündelik hayata, kente dair keskin bakışı bende yok. Zamanımız kentinin Sait Faik’i gibi Nalan. Çok dolaysız şekilde yansıtabiliyor. Kitaptaki kente dair merak duygusunu Nalan’la paylaşıyoruz. Sadece kentsel talan değil; gündelik hayat, insanlar, çocuklar, nesneler, karşılaşmalar, doğa üzerine çok sevdiğim bir bakışı var. Bir kitap daha yazarsam önce yine Nalan’ın kapısını çalarım. 

Bu arada kitapta anlatıcı karakter çok ön planda değil. Kitabın sürükleyiciliği hikâyeleştirme için kullandığın farklı tekniklere dayanıyor. Yazarlıkla genel ilişkini düşündüğünde anlatıcı karakterine bürünmeyle hesaplaşman, yüzleşmen, bu konuda kendini ikna etmen gereken noktalar oldu mu? Mesela kent yürüyüşlerinde gördüklerini anlatıyor gibi değil de anlatmak istediklerini konuşturuyor gibi bir etki yakalıyorsun. New York metninin yazarlık ve editörlük sürecinden bahsederken de birinci tekil şahıs kullanmak “zorunda kaldım” demen dikkat çekici. Sanki bu kişiselleştirme yönteminden biraz rahatsız da oluyorsun. 

Rahatsızlıktan ziyade nasıl yapacağımı çözmem gerekti. Bu kitaptaki yazılar illa bir türe aitse, o tür “deneme” herhâlde. Bizim ekibin tavsiyesiyle çeşitli çözüm arayışları, metin üzerinde teknik çalışmalar yazmayı keyifli kılıyor. Ancak New York yazısında teknik ve içerik dışında sıkı bir de tesadüf unsuru var. Biraz açayım.

New York’a, 1990’ların sonuna doğru ilk gittiğimde başka biriydim, daha çok avarelik ve konser peşindeydim. Brooklyn denince aklıma Paul Auster romanları geliyordu. Sonic Youth’u ilk kez o zaman canlı dinlemiştim. Siyahların yaşadığı bir mahallede kalsam da mesela Kara Panterler’i sadece ismen duymuş, New York’u delik deşik eden “iktidar simsarı” inşaatçı Robert Moses’un yapıp ettiklerinden habersizdim. Çeyrek asır sonra ikinci gidişimde ise zihnimde az çok New York’un sınıf ve rant haritası vardı.

Brooklyn. Fotoğraf: Jamel Shabazz

İkinci gidişimde evinde kaldığım Lauren (Hudson), ABD’nin önemli kamu üniversitelerinden CUNY’de (New York Şehir Üniversitesi) araştırma yapıyordu. Gençliğimde kendi kendime, “Bu berbat ülkede okuyacak olsam CUNY’de okurum” dediğimi hatırlıyorum. Marksist coğrafya bölümü harikadır. 

Aylardan temmuzdu ve dışarısı yanıyordu. Dolayısıyla gündüzleri evde, Lauren’in kent antropolojisi ve coğrafyası kitaplarını karıştırarak geçti. Mesela Brooklynli tarihçi Craig Steven Wilder’ı, New Yorklu siyahların özgürlük ve sınıf mücadelesinin muazzam birikimini o evin salonunda okudum. Sıcak bir nebze çekilir hâle gelince kimi zaman Anna ve Mar Elif ile, kimi zaman tek başıma uzun yürüyüşlere çıkıyordum. Yazının başına oturduğumda “nasıl yazmalı” diye düşündüm. Sokakla hemzemin olmak için önce aklımdakileri bir deftere döktüm. Sonra yavaş yavaş, bir hadiseyi diğerinden daha çok önemsemeden, notları birleştirmeye başladım. Buna teknik tabirle parataxis (hiyerarşisiz bir şekilde birleştirme) diyorlar. 


OKUMA ÖNERİSİ: “FAST CARS, CLEAN BODIES” 

Öyleyse yeri gelmişken hemen bir öneri daha yapayım. Kristin Ross’un Fast Cars, Clean Bodies (Hızlı Arabalar, Temiz Bedenler, MIT Press, 1996) kitabı. Ross kitapta Fransızların Amerikan tipi tüketime, kültürel kapitalizme geçişini kentin gündelik hayatı üzerinden şahane anlatır. Kapitalizm kültürü ve şehir üzerine yazılmış en güzel kitaplardan biri. Şehir yazıları için büyük esin kaynağı. Parantezi kapatıyorum ☺ 


Her şeyden önce New York kentinin aşırı kapitalist örgütlenmesi kadar göz yaşartan bir mücadele geleneği de var. Çin Mahallesi’ni dolaşırken turistlerin aklına 20. yüzyıl başında çamaşırhane işçilerinin büyük ayaklanmaları gelmez. Yazıda bu dopdolu mücadele tarihinin tamamını anlatmam imkânsızdı. Dolayısıyla başka bir tekniği, brikolaj’ı kullandım. Büyük ölçüde yürüyüş rotalarımdan yola çıkarak tarihten sahneleri yazıya serpiştirdim. Biraz puzzle kurmak gibiydi. Sen de seversin; kolaj, fanzin, do-it-yourself (DIY) mantığı. 

Malzemeyi biriktirdikten sonra yazıyı yazmak fazla zaman almadı. Yazarken zorlanınca üslubunu sevdiğin bir yazarı okumak da epey işe yarıyor. Spinoza’dan esinle söylersek, “yöntem, araştırmanın içinden çıkıyor.” Yazı yürürken, araştırırken eğilip bükülüyor. 

“Hafıza, kolektif olduğu kadar sıkı bir savaş alanı da. Kimin hafızası? Bundan 30 yıl sonra Türkiye’nin şu gününe baktığımızda onu kimlerin, hangi grubun, sınıfın hafızası üzerinden tekrar inşa edeceğiz?”
Muğla, 2021. (AFP Photo)

Yazma evresindeyken başka şeylerin (okuma, dinleme, izleme, vs.) etkisinde kalmamak için onlardan bizzat uzak durduğunu söyler bir sürü yazar. Sen tam tersini diyorsun ki çok katılıyorum, bence de yazma esnasında beslenmek çok işe yarar ve zevkli olabiliyor. 

Kitabın girişinden bir alıntı yapayım öyleyse: “En şahsi hatıralarımız bile içinde yaşadığımız topluluğa sıkı sıkıya bağlıdır.” Burada “topluluk” yerine “dünya” da denebilirdi. Tam hatırlamıyorum ama yuvarlarsak brikolaj hakkında Rimbaud şöyle diyor: Amacım sadece bulduğum malzemeleri bir araya getirmek. Gerçekten ilk başta pek de yeni gözükmeyen buluntular bir araya geliş tarzlarıyla çok esinlendirici düşünceler, sahneler ortaya çıkarabiliyor.

Harika. Aslında yazmanın kendisi zaten kolektif bir iş. Kitabın girişinde de yazdığın ve ilk bölümü adlandırdığın üzere; “hafıza da zaten kolektif bir şey.” 

Evet, tıpkı dil gibi. Çok kabaca söylersek Noam Chomsky, “Dil evrimsel-zihinsel bir sıçramadır” diyor. Her evrimsel sıçrama gibi dilin de çıkış ânında doğada denk geldiği bir faaliyet, amaç yok. İşlevi, yani iletişim, sonradan, “uyarlanma” sonucunda, doğayla karşılıklı ilişki içinde, kolektif şekilde ortaya çıkıyor. 

Ama hafıza, kolektif olduğu kadar sıkı bir savaş alanı da. Kimin hafızası? Bundan 30 yıl sonra Türkiye’nin şu gününe baktığımızda onu kimlerin, hangi grubun, sınıfın hafızası üzerinden tekrar inşa edeceğiz? Kitabın başındaki Enzensberger (Hans Magnus Enzensberger) alıntısını hatırlatayım: “Tarihin gerçek varlığı sadece bir gölge yapar.”

Pier Paolo Pasolini Roma’nın işçi mahalleleri borgate’lerde. 1950’lerin başı.

Kitaptaki yazıların ilk versiyonlarının yayın tarihlerine referans bulunmuyor. Yazılarını kitap için yeniden ele alırken zamansallık adına dikkat etmeye çalıştığın şeyler oldu mu? 

Konularla nasıl ilişkilendiğimle ilgili bu. Örneğin barınma ve kent hakkıyla ilgili iki yazıyı ele alalım. İlki barınma krizinin yapısal nedenlerini anlatıyor. Nitekim barınma krizi son 15 yılda, finansal kapitalizmin işleyişindeki farklılaşmayla, eşitsizlik arttığı ölçüde finansı yöneten kurum ve kişilerin doğrudan üretimden kaçınmasıyla korkunç derinleşti. Ellerindeki parayı çakılı hâle (fixed capital) getirmeye çalışan zenginler çözüm olarak konutu görüyor. Bu bir çözüm değil aslında, bir tür “geleceğe kaçış” ama orası ayrı konu. 

Aynı sınıfsal ve finansal yapı, yağmur ormanlarının yok olmasından her yıl milyonlarca insanın topraklarını terk etmeye zorlanmasına, bolluk içindeki bir dünyada bir buçuk milyar insanın aç kalmasından yapay zekâ yatırımlarına boca edilen süfli trilyonlara kadar birçok felaketin faili. Ama en çok yöneldikleri yer; konut, yani bizim açımızdan “ev.” Oysa OECD raporuna göre büyük kentlerdeki evlerin en az yüzde 15’i boş. Üstelik kiracılık her tarafta hızla artıyor, kiracılar durmadan yerinden ediliyor. Dolayısıyla bu sorunun kapitalizmin hangi aşamasında, kimler tarafından yaratıldığını anlamak ve anlatmak şart. Zaten dünyada pıtrak gibi çoğalan kiracı sendikaları da hayranlık uyandıran bir şekilde bu konuda kurslar veriyor. 

İkinci yazıda “köstebekleri,” dünyanın dört bir yanında barınma hakkı için mücadele edenleri ziyaret ediyoruz. Kısmen Barcelona’da yaşıyorum. Şehirdeki barınma hakkı hareketi heyecan verici. Avrupa’nın en büyük kiracı sendikalarından biri burada. Geçen nisanda, “kiraları indiriyoruz” sloganıyla yapılan gösteriye yaklaşık 160 bin kişi, yani kent nüfusunun yüzde 10’u katıldı. Kitapta buna benzer, esinlendirici coğrafyalarda dolaşıyoruz. Dolayısıyla soruna gelirsek: Barınma hakkı ile çeyrek asırdır ilgileniyorum. Yazarken mikro ve makro ölçekleri, mahalleden, tarihten sahneleri beraber ele almaya gayret ediyorum. Bu açıdan zamansallık sorun olmuyor. Tabii ufak tefek dikişler attım yayından önce, o da iyi bir zihin idmanı oldu.

Angaje olduğumuz konuların peşini bırakmamak, onları aralıklarla tekrar ziyaret etmek önemli. Bir de aslında okudukça insan şunu fark ediyor: Yeteri kadar dikkat ettiğinizde, emek verdiğinizde her şey her şeyle bağlanabiliyor. Bugün “hak” adına savunduğumuz her başlık aynı sistemik sorunun farklı yansımaları. Onları birbirine bağlamak ve bir hikâye ortaya çıkarmak bir anlama, öğrenme süreci.


OKUMA ÖNERİSİ: CAHİL HOCA

Jacques Ranciere, Cahil Hoca (Metis, 2014) kitabında bu alabildiğine devrimci ve demokratik öğrenme sürecinin yöntemini çok iyi anlatır. Ranciere’nin kahramanı eğitmen Joseph Jacatot devrimci bir sürgün olarak 1818’de gittiği Belçika’da bir askerî lisede edebiyat öğretmenliği yapmaya başlar. Fakat Felemenkçe bilmiyordur. Üstelik öğrenciler de Fransızca bilmiyordur. Jacatot, öğrencilere Telemak’ın Maceraları adlı bir kitap verir. Kitabın bir sayfası Fransızca, bir sayfası Felemenkçedir. Öğrencilere sadece, “Karşılaştırın, okuyun, anlamaya çalışın” der. Yani onlara üstten bakmaz, o “cahil hâliyle” onları öğrenmeye angaje eder. Öğrenciler Fransızcayı söktükleri ölçüde kitaptaki felsefi temalar üzerine de kafa yürütmeye başlar. Yıl sonunda hararetli bir tartışma ortamı hasıl olmuştur ama Ranciere hâlâ Felemenkçe bilmiyordur! Akılların eşitliğine, genel aklın kolektifliğine dayanan bu macera bize şunu söyler: Bir şeyi öğrenen bir başka şeyi öğrenebilir. Elimizde iki sağlam alet vardır: Angajman ve dikkat. 


Benim de amacım salt “barınma” üzerine bir yazı yazmak değil. Karşıma inanılmaz bir kiracı örgütlenmesi çıkıyor ve kiracıların yüzyıllara yayılan mücadelesini okumaya, burada kiracılar hareketinin ön saflarında yer alan 20’li yaşlarındaki insanlarla tanışmaya başlıyorum. Yani “angaje oluyorum.” Bunu yaparken eleştirel coğrafyacıların daha önce aklıma yatan tespitleri, Fugazi’nin sıkı bir şarkı sözü aklıma geliyor. Sonra memleketteki Barınamıyoruz hareketiyle 1+1 Express’te söyleşi yapıyoruz. Farklı coğrafyalardaki benzerlikler ve farklılıklar hakkında fikir yürütüyoruz. Ancak nihai hedef belli: Durum tespitinin ardından gerçekliğin verili, gidişatın kaçınılmaz olduğu fikrinin sarsılması. 

“Nostaljinin iki çıkmazı var. İlki hâlihazırda var olan ya da var olabilecek muhtelif diğer gerçeklikleri, rotaları reddetmemize yol açıyor; geleceği düşünmeyi ertelemek ya da umursamamak anlamına geliyor. İkincisi ve belki de daha tehlikelisi ise geçmişi çarpıtma eğilimi.”

Kitabın önsözünden itibaren karşımıza çıkan, geneline yayılan ve bir süredir üzerine düşündüğünü bildiğim temalardan biri de nostaljinin problematiği. Uzun zamandır sıklıkla karşımıza çıkan bir mesele. Nostaljiye bakışını biraz açar mısın? Özellikle en karanlıkmış gibi görünen zamanlarda nostaljinin tehlikesi bağlamında.

Devrine öfkelenmek haklı bir ruh hâli. Fakat o öfkenin satıhta kalırsa nostaljiye, kötüsü romantizme –bunu acıyı yüceltmek ya da meçhule kaçmak anlamında kullanıyorum– dönüşme ihtimali yüksek. Nostalji bir anlamda kolektif aklın gayrı-aktif durumu. Katalan filozof Marina Garcés buna retropyaya kaçış diyor ve bu aralar revaçta olan hakikat sonrası çağı söylemini bununla ilişkilendiriyor. Oysa her çağın hakikati dişle tırnakla, beraberce kurulur. 

Nostaljinin iki tür çıkmazı var. İlki hâlihazırda var olan ya da var olabilecek muhtelif diğer gerçeklikleri, rotaları reddetmemize yol açıyor; geleceği düşünmeyi ertelemek ya da umursamamak anlamına geliyor. İkincisi ve belki de daha tehlikelisi ise geçmişi çarpıtma eğilimi. Mesela bugün herkes Kadıköy’ün modernliğine, geçmişinin kamusal hayatına nostaljiyle bakar. Oysa 6-7 Eylül 1955 pogromları sırasında ilçede kadınlara tecavüz edildi, evler, dükkânlar, kiliseler yağmalandı, mezarlar tahrip edildi. Ermeni soykırımı sonrası aileleri katledilen çocukların yerleştirildiği en büyük yetimhanelerden biri Kadıköy’deydi. Geçmişe ve geleceğe dair fikir idmanını sekteye uğrattığı ölçüde nostalji tehlikeli hâle geliyor, devre duyulan düşmanlık küçük zevklerde takılıp kalmayı beraberinde getiriyor. “Bize ne kaldıysa onunla idare edelim” kafası. 

Caferağa / Kadıköy, 2014.

OKUMA ÖNERİSİ: “KAPİTALİST GERÇEKÇİLİK”

Çaresizliği ve “yapacak bir şey yok” hissini Mark Fisher, Kapitalist Gerçekçilik (Habitus, 2024) kitabında daha ziyade zihinsel, kültürel yansımaları açısından güzel anlatır. “Artık dünya değişmeyecek” fikri genel kabul görüyor, zihinsel rahatsızlıklarımızın toplumsal kökeni tamamıyla göz ardı ediliyor. Fisher, kitapta Kurt Cobain’i kapitalist gerçekçiliğin tipik bir örneği, kurbanı olarak anlatır. Kapitalist gerçekçilik tanımlamasını sanırım ilk kez Fredric Jameson kullandı: “Dünyanın sonunu hayal etmek kapitalizmin sonunu hayal etmekten kolaydır.” Tamam, bunda bir gerçeklik payı var. Fisher, Kurt Cobain’i nefret ettiği her şeye, mesela Geffen’e, MTV’ye dâhil olması üzerinden ele alıyor. Zaten psikolojik sorunları de böyle derinleşiyor.  


“Nasıl olsa yapacak bir şey yok, idare edelim” kafası. Peki yapacak ne var?

Evet. Peki yapacak ne var? Şu anda sol düşüncede en çok tartışılan başlıklardan biri de accelarionism, yani ivmelendirmecilik. Karamsar kanat, çok kabaca, kapitalizm nihai yıkıcı evresine ulaşacak ve insanlar sil baştan, primitif yaşama geri dönecek tezini savunuyor. Katılmak mümkün değil. Biraz antropoloji okuyunca o muhayyel primitif toplumların hiç var olmadığı da hemen anlaşılıyor. 


OKUMA ÖNERİSİ: “HER ŞEYİN ŞAFAĞI” 

Burada yine bir parantez açalım ve merhum aktivist-antropolog David Graeber ve arkeolog David Wengrowun beraber yazdıkları başyapıt Her Şeyin Şafağı’nı (Epsilon, 2025) anmadan geçmeyelim. İkili, kitapta ilerleme yüzünden eşitsiz, hiyerarşik toplumların ortaya çıkışının kaçınılmazlığına karşı insanlık tarihinden elmas değerinde örnekler veriyor. Sol ivmelendirmeciler de elimizdeki teknolojik ve örgütlenme imkânlarıyla bir bolluk toplumunun yaratılabileceğini iddia ediyor. Burada ekolojik limitlere dair koca bir soru işareti koymak gerekse de gerçekten de kapitalist gerçekçiliği kanıksamamak için birçok tarihsel örnek ve geleceğe dair rota mevcut.   


Fisher’e, müziğe dönersek, mesela Nirvana’nın en büyük esin kaynaklarından Fugazi’ye bakalım. Büyük müzik, bilet şirketlerine direnmekle, kendi plak şirketlerini (Discord) kurmakla kalmadılar, anarşist mesajlarını ücretsiz konserlerle yaygınlaştırdılar. Bu açıdan feminizmi sınıf mücadelesi ile harmanlayan, Pete Seeger’ın has öğrencisi Ani DiFranco’yu da anmadan geçmeyelim. Daha 18 yaşında kendi plaklarını yayımlamaya başlayan DiFranco, büyük şirketlerden gelen yüklü teklifleri elinin tersiyle itti, hatta şarkılarında bu teklifleri tiye aldı. No Walls and the Recurring Dream: A Memoir (Duvarlara Hayır ve Tekrar Eden Rüya, Viking, 2019) adlı biyografisini henüz okuyamadım ne yazık ki. Biri Türkçeye çevirse ne şahane olur.

Aslında insanlık, sol mücadelenin tarihi, sıçramalara çok açık ve esin dolu. Kitapta bahsettiğim Şili ve Uruguay’daki barınma örgütlerinin hepsi ağır diktatörlük şartları altında kurulmuş, Latin Amerika’nın en esinlendirici barınma kolektifleri diktatörlükler sırasında işçi mahallerinde yeşermiş ve o baskıcı rejimlerim yıkılışında en ön saflarda yer almış. 

Kurt Cobain konusunu biraz daha açmaya ihtiyaç var. 

Tabii. Hani Seattle’da, ölmeden önce denize nazır verdiği şahane bir röportaj var. 

Evet, izledim tabii. Feminizm, LGBTİ+ mücadelesi, göçmen mücadelesi gibi birçok konudaki sadece yüksek bilinci değil; aktif olma arzusunu ve bu anlamda durduğu yerde aslında ne kadar yalnız kaldığını o röportajda da görebiliyorsun. 

“Nirvana’dan çok sıkıldım, LGBTİ+ örgütü kurup hareketi desteklemek istiyorum.” minvalinde konuşuyor. Gerçekten bir değişim arzuluyor. Soru şu: Şimdi yaşasa Dave Grohl olur muydu?

Olmazdı.  

Dave Grohl da şimdiki gibi değildi o zaman. 

Değildi. Her ne kadar öyle neticelendiyse de Kurt Cobain’in etki alanının kendini tüketip yok etmek bağlamının dışına taşabildiğini düşünüyorum anaakım içi mücadeleyi ileri götürmesi bağlamında. Şu an 15 yaşında olan ve Nirvana tişörtüyle gezen insanları okumak da bu kadar basit olmayabilir.

En ideali, kiracılar sendikasının kurucuları genç aktivistlerin üzerinde Nirvana tişörtü görmek herhâlde.

Kurt Cobain’in de buna katıldığını hayal etmek mümkün. 

Tabii. Yine Fugazi’ye dönelim. Grubun sonlanmasının ardından Ian MacKaye’in Amy Farina ile kurduğu The Evens ikilisi var. 

Bant’ın ilk yıllarında The Evens henüz kurulmuştu ve Ian MacKaye’le bir telefon röportajı yapma fırsatımız olmuştu.

Mesela The Evens, hem sözler, hem tavır hem de müzik açısından ne kadar doyurucu. 

Tabii. 

Sonra Fugazi’nin basçısı Joe Lally ile beraber yaptıkları albümü düşünelim: (Coriky). “Sabun ve su elinizin kirini çıkartmayacak.” Üstelik tam da pandemiye denk gelmesi epey manidardı. Ve hâlâ okul konserleri, DIY kafası. Büyük sebat.  

Barcelona’nın göçmen mahallesi Raval’de pandemi sırasında bir duvar yazısı: Kapitalizmin mahkûm ettiği yalnızlıktan daha beter bir virüs yok.

Peki buradan hareketle umut üzerine biraz konuşalım. Umudun yayılması ne kadar zorsa, onu kaybettirmek de bir o kadar kolay görünebiliyor. Umudun neyi ifade edebileceğini daha iyi kavramamız gerekiyor gibi geliyor. “Örgütlü umut” kavramı kitapta çokça geçiyor. Kitapta umudu ve direnişi yaratıcılıkla buluşturduğun yerler özellikle dikkat çekici. Heterotopya da çok uğradığın bir kavram. Heterotopya mekânları ve yaratıcılık arasındaki ilişki nasıl imkânlar sağlayabilir? Umut etmenin pratiğini sen nasıl düşünüyorsun? 

Önce vaziyeti tespit ederek, düşmanı tanıyarak başlamalıyız umut etmeye. Geçenlerde burada, Barcelona’da, Katalan arkadaşlarla sohbet ediyoruz. Biraz Barcelona’nın ekolojisi, eko-politiği üzerine okuyorum. Kenti de içine alan sahil şeridinde 2050’ye gelindiğinde en iyi ihtimalle yüzde 22 daha az yağmur yağacak, sıcaklık en az yüzde 3.9 artacak. Metropoliten alanda her 10 kişiye yedi otomobil düşüyor. Neredeyse 10 kişiye sekizden biraz fazla otomobil düşen ABD seviyesinde. Kente yağan turistlerin sayısı hızla artıyor. Geçen yıl o berbat cruiser gemilerinden 1500 tane geldi. Havsalanın alması zor ama tüm su kaynaklarını kirleten domuz endüstrisinde her yıl insan nüfusun üç katından fazla hayvan katlediliyor. Bir arkadaşım, “Ulus, bunları düşündükçe daha da mutsuz olacaksın, bu şehirde böyle hayat mı geçer!” dedi. Tamam, geçmez. Ama ilk önce vahim durumu tespit etmek şart. Ondan sonra da bize dayatılan bu gerçekliğin örtüsünü yırtmaya çalışan örgütlere, fikirlere bakmak lazım. Marksist iktisatçı Samir Amin, “Kapitalizmin geçiş dönemlerinde ne yaşandığını anlamak zordur” diyor. Bu şu an için de geçerli. Her şeyden önce yapısal sorunu ortaya koymalı ve çerçevesini yaygınlaştırmalıyız. Bu epey acılı bir öğrenme süreci. 

Çoğunluğu Senegalli Afrikalı göçmenlerin kurduğu Sokak Satıcıları Sendikası’nın, Barcelona’nın Raval mahallesindeki ‘Top Manta’ adlı butiği. Tişörtün üzerinde: ‘Çakma sistem, harbi giysi’.

Ardından, “Peki değişimin muhtemel failleri kim?” sorusu geliyor. Barcelona üzerinden düşününce akla 2000’lerin başında, özellikle İtalyan otonom Marksist geleneğinin “prekarya” kuşağından bahsedişi geliyor. “Prekarya”nın düz çevirisi “hayatın güvencesizliği” olabilir. Özellikle milenyum başında birçok prekarya örgütü ortaya çıkmış, özellikle Avrupa’nın güneyinde hızla yayılmıştı. Bu yeni kuşak ebeveynleri gibi düzenli bir işe sahip olmayan, 30’lu yaşlarının ortasına gelmeden yarım düzine iş değiştirecek, zihnini ve vaktini örgütlenmeye vermesi çok daha zor, hayat deneyimi üst üste birikmeyen, bir iş kronolojisinden yoksun bir sınıfı temsili ediyor. Bugün istisnasız tüm metropollerde bu emekçilerin sayısı sanayi işçilerinden ve düzenli işe sahip çalışanlarından fazla. Nasıl sanayi alanında sarı sendikacılığa rağmen Umut-Sen gibi değerli örgütlenmeler varsa, prekarya sınıfı için ne türden bir örgütlenmeye gidebiliriz? 40 yaş altı birçok emekçinin yer aldığı kiracı sendikaları başlangıç noktalarından biri olabilir mi? Şimdi daha da kırılgan bir durumda olan, hatta prekarya 2.0 diye adlandırılan bu kuşağın örgütlenme mühimmatı nelerden oluşabilir? Bu vesileyle Soma’da madenci mücadelesinin efsane sözcüleri merhum Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Tahir Çetin ve Ali Faik İnter’i de analım ve soralım: Bir kiracı sendikasının Tahir Çetin’leri ve Ali Faik’leri nasıl ortaya çıkar? Umudun kaynağı işte bu somut hikâyelerde aranmalı. 

Başka bir alandan örnek vereyim. 1+1 Express’in e-dergisinin ikinci sayısında Avrupa’nın tarımsal sömürgeciliğine yakın plan yapmıştık. Günümüzde Küresel Kuzey’in tarım endüstrisi gıdadan, beslenmeden daha ziyade sermayeyi çakılı hâle getirmekle, sömürgecilikle ilgili. AB bütçesinin yüzde 40-60’ı küresel tarım, gübre ve GDO’lu tohum şirketlerine aktarılıyor. Hollanda’nın sübvansiyonlu tarımı ve hayvancılığı her yıl Afrika’da, Gana’da, Kamerun’da, 10 binlerce çiftçiyi topraklarından ediyor, insanları Küresel Kuzey’in kentlerine göçe zorlayıp ırkçılığa maruz bırakıyor, ucuz işgücü olarak sömürüyor. Kitapta Barcelona’da göz yaşartıcı bir örgütlenmeye sahip Senegalli göçmenlerin izini sürüyorum. Tarım ve hayvancılık kaynaklı sömürgecilik, dile kolay, her yıl 50 milyon kişiyi kırsal alanları, topraklarını terk etmeye zorluyor. Boşalan araziler madenlerle delik deşik ediliyor. Dolayısıyla yine aynı düstur ve sorular geçerli: Öncelikle sistem nasıl işliyor? Düşman kim? Kapitalizmin bu aşamasında finansal araçlar nasıl işliyor? Ve bununla kim, nasıl mücadele edebilir? İşte o zaman da karşımıza Topraksızlar Hareketi’nin, küçük çiftçi örgütleri federasyonu Via Campesina’nın dünya sathındaki milyonlarca üyesi, irili ufaklı çiftçi sendikaları ve onlara destek vermek için çabalayan kooperatifler çıkıyor. Bu mücadeleler iğneyle kuyu kazar gibi zamanla birbirine bağlanıyor. 10-12 sene boyunca evraksız yaşamış, ırkçılığa, polis şiddetine maruz kalmış Senegalli göçmenler kooperatiflerini ayağa kaldırınca seks işçileri ve kiracılar sendikasıyla beraber Filistin protestolarında ön saflarda yer alıyor. Örgütlü bir umut ancak böyle ortaya çıkabilir.

“Biraz da propagandanın gücünü es geçiyoruz. Solda bir kesim sanki ekonomik krizin kendiliğinden bir değişim yaratacağı vehmine kapıldı. Oysa bilinci yoksa sınıf da yok.”

Bir de İstanbul’a bakalım. Kentin yıkımla karşı karşıya kalan mahallelerindeki barınma mücadelesi ve haklı tapu isteği ile onların kiracısı olan insanlar ya da asansörü her an düşebilecek, yemeklerinden zehirlenebilecekleri yurtlardan üniversiteye iki saat yolculuk etmek zorunda kalan öğrencilerin barınma mücadelesi nasıl bir araya gelebilir? Nasıl bir ortak mücadele ve talep zemini oluşturulabilir? Dünyadaki barınma örgütleri, kiracı sendikaları işe gerçekten de düşmanı tanımlayarak başlıyor. Sistem nasıl işliyor? Hangi yatırım fonu nasıl büyüdü, kimleri evsiz bıraktı? Talep listemiz ne olmalı? Kapıya geldiklerinde ne yapacağız?

Biraz da propagandanın gücünü es geçiyoruz. Solda bir kesim sanki ekonomik krizin kendiliğinden bir değişim yaratacağı vehmine kapıldı. Oysa bilinci yoksa sınıf da yok. Evet, Türkiye’nin geldiği baskıcı, faşizan ortamda örgütlenmek çok daha zor. Ama yine de bir kiracı sendikasının savunuculuğunu yapmaya neden başlamayalım? Bu geçiş döneminde umut ancak makro ve mikro ölçekleri birbirine teyelleyerek belirebilir gibime geliyor.  

Umudun acılı bir süreç olduğunun altını çiziyorsun. Umudun emek istediğinin.

Emek ve sorumluluk. Mekânda Adalet Derneği’nin Beyond İstanbul dergisi için derneğin değerli ekibiyle beraber bir konut kooperatifçiliği sayısı hazırladık. Türkiye’den ve dünyanın çeşitli coğrafyalarından esinlendirici örneklere baktığımızda şunu görüyoruz: Örgütlü bir ezilen sınıf –bundan kastım ezilen ve ezildiğinin farkında olan tüm gruplar– en korkunç şartlarda bile bir araya gelerek konut sorununu bir ölçüde çözebiliyor. Bunu kimi zaman kamunun yardımıyla kimi zaman tek başlarına yapıyor. Bu konuda özellikle feci diktatörlük baskısı altında müşterek mahalleler kuran Uruguay ve Şili’deki örgütler dikkate değer. Dünyada birçok ezilen grubun LGBTİ+ örgütlerinin, feministlerin, yaşlıların bir araya gelerek konutu özel mülkiyet olmaktan çıkardıkları, ortak yaşam alanları kurdukları tonlarca örnek var. O ortak yaşam mekânları zamanla diğer mücadele alanlarının merkez üsleri, umut mekânları hâline gelebiliyor. Bu türden mekânları memlekette nasıl yaratabiliriz? Dünyadaki deneyimlerden faydalanarak angaje bir sendika, düzgün bir yerel yönetim ve destek veren aktivistlerle ne türden umut mekânları hayal edebiliriz? Bu türden bir çabaya “aktivist brikolaj” diyorum. Sonuç alınıp alınmayacağını ise zaman ve çaba gösterir. 

Bir şey tahayyül ederek eyleme geçmek illa sonuç almak anlamına da gelmiyor. Bunu da akılda tutmalı galiba. Şimdiyse çok naif bir soru geliyor. Hazır mısın? ☺ Nasıl oldu da bunca insan gündelik hayatın politik varoluştan azade olduğuna ikna edildi? Aslında her varoluş politik değil mi? Nasıl oldu da daha büyük bir şeyin parçası olduğumuzu bu denli iyi gizlemeyi başardılar? 

Zor soru ☺ Belki Nick Srnicek ve Alex Williams’ın Geleceği İcat Etmek (DeliDolu, 2019) kitaplarında anlattıkları bir ipucu verebilir. Bugün neoliberalizm diye adlandırılan, 1970’lerin sonundan itibaren şekillenen son dalga kapitalist düzenin fikri kökleri 1920’lere, 1930’lara, Chicago, Viyana ve Londra’nın liberal iktisat okullarına kadar geri gidiyor. Bu düşünce akımlarının bir araya gelmesiyle 1947’de kurulan, liberalizmin ateşli savunucusu Mont Pelerin Cemiyetinin fikirlerini 30 yıl boyunca çok küçük bir kesim kâle aldı. Neoliberalizmin savunucuları onlarca yıl iğneyle kuyu kazar gibi propaganda yaptı. 

1970’lerdeki krizle beraber, o dönüm noktasında, Bologna, Portekiz, İsveç gibi coğrafyalardaki sosyalizm çağrılarına karşı galebe çaldılar. Elbette galibiyetlerinde bağımsızlar hareketinin hâkim olduğu Küresel Güney’de örgütledikleri, destekledikleri 60’ın üzerinde darbenin, silah gücünün ve başka faktörlerin de etkisi var. Fakat nihayetinde çocukların süt yardımını kestiği için “süt hırsızı” lakabını alan Margaret Thatcher’in özlü ifadesi (Evsizler sorunlarını topluma yansıtıyorlar ve peki ama toplum kim? Toplum diye bir şey yok! Sadece bireyler, erkekler, kadınlar ve aile var) birkaç on yıla yayılan bir iç savaş sonunda topluma empoze edildi. Ülkeyi “şirket gibi yönetmek isteyenler” bunu daha önce asla telaffuz edemezdi. Sonuçta şirketler batar ve kapanır, halklar ise acı çeker ve belli şartlar altında ayaklanır. Kısacası, Srnicek ve Williams’ın basit bir mesajı var: Şu anki berbat sistem iğneyle kuyu kazar gibi propagandası yapılmış bir kurgu ve her kurgu gibi değiştirilebilir. Yeni bir kurgunun nüveleri sol bir çerçeveye yerleştirilen Evrensel Temel Gelir talebiyle, üretim ve tüketimi yeniden örgütlemeyi amaçlayan “küçülme” düşüncesiyle, şimdilik yerel düzeyde de olsa kapitalist olmayan platformlarla, işçi özyönetimindeki patronsuz kooperatiflerle ve ufuktaki sol bir programın yapı taşları niteliğindeki daha nice esinlendirici “filizlerle” hâlihazırda aramızda bulunuyor. Günümüzde büyük patronların, CEO’ların, fon yöneticilerinin gelirleri ortalama maaşların 2 bin katını geçiyor. Şu an kanıksansa da yeri geldiğinde yıkılacak bir ‘kurgu’ bu. “Elit solcular” tarafından haksız yere hakir görülen Sarı Yelekliler hareketinin talepleri arasında hiçbir Fransız vatandaşının gelirinin en düşük maaşın 10 katını aşmaması gerektiğinin yer alması da bunun göstergesi. 

Jeremy Corbyn yönetimindeki İşçi Partisi’nin 2017’de hazırladığı ve 2019 seçimlerinin kaybedilmesiyle beraber ne yazık ki kâğıt üzerinde kalan dayanışmacı alternatif ekonomi planı bu türden farklı sol uygulamaları bir araya getirmesi açısından dikkate değer. Üç aşamalı planda tren, elektrik, su, bilişim gibi altyapıların kamulaştırılması, sadece teknokratlar tarafından değil; senin benim gibi kullanıcıların da yer aldığı bir meclis tarafından yönetilmesi tasarlanmıştı. İkincisi yerel yönetimler ve kooperatiflerin işbirliğinden oluşan bir tedarik ağı sistemi düşünülmüştü. Son olarak da yerel kredi kooperatifleri ve kuruluşlarının sağlayacağı desteklerle işçilerin işyerlerini kooperatifleştirmeleri ya da yeni kooperatifler kurmaları sağlanacaktı. Böylece bütün ekonomide anti-kapitalist unsurların payı giderek artacaktı. Üstelik iktisatçı Paul Mason bunun için gerekli bütçenin 250 milyar sterlin olduğunu hesaplamıştı. Türkiye’nin şu anki dış borcunun yarısı!

Anladım. İğneyle kuyu da kazılabilir, diyorsun.

Güney Londra’nın ’10 Brixton Poundu’. Günümüzde dünyada kullanılan 6 binden fazla alternatif para biriminden biri.