Uzak diyarlar, başka yaşamlar, unutulan zamanlar: The Lost Tribes of Tierra del Fuego

Geçtiğimiz haziran ayında piyasaya çıkan The Lost Tribes of Tierra del Fuego, 20. yüzyılın başlarında Güney Amerika’da yer alan Tierra del Fuego (Ateş Toprakları) isimli adalar topluluğunda yaşayan yerli halkı araştırmak üzere yola çıkan Alman misyoner Martin Gusinde’nin bu gezisi sırasında çektiği büyüleyici fotoğrafları titiz bir arşiv çalışmasıyla tekrar gün yüzüne çıkarmayı başaran bir kitap.

Röp: Yetkin Nural

Tierra del Fuego bölgesinin kabilelerinin dinî inanışları, ritüelleri ve bu ritüellere ait kostüm ve vücut boyaları o denli büyüleyici ve inanılmaz ki, Guisinde’nin siyah beyaz fotoğrafları, 1970’lerde popülerlik yakalayan bilimkurgu kitap kapaklarının rengârenk, acayip ve “dünya dışı” hissini aratmıyor. Başka bir zamanın ve diyarın unutulan insanlarını, bu insanların dinî ve gündelik kültürünü hayal gücünü ateşleyen bir görsel estetikle sunmayı başaran Gusinde’yi tozlanmış arşivlerden ve ufak müzelerden toparlayarak bize sunan The Lost Tribes of Tierra del Fuego’nun editörleri Xavier Barral ve Christine Barthe sorularımızı yanıtladı.

Kitabın arka planındaki hikâyeyi sorarak başlamak istiyorum. Kitabın editörleri olarak, Martin Gusinde’nin işleriyle nasıl tanıştınız? Onun dönemine adanmış bir kitap yaratma ve Tierra del Fuego kabileleriyle çalışma fikri nasıl ortaya çıktı?

Xavier Barral: Bu fotoğrafları, 1987 yılında Patagonya sahilinde yolculuk ederken rastladığım Navarino Adası’ndaki orada yaşamış insanlara adanmış bir müzede keşfettim. Daha sonra da araştırmasını yapan Anne Chapman’la tanıştım. Bu inanılmaz fotoğrafların arkasındaki isimle neredeyse 30 yıl sonra, sanatçının fotoğraflarının arşivlendiği Almanya, Sankt Augustin’de bulunan Anthropos Institut’taki çalışanlar ve Christine Barthe sayesinde tanıştım.

Christine Barthe: Paris’teki Musée du quai Branly’de yer alacak Patagonya üzerine bir sergi için yaptığım araştırmanın bir parçası olarak, birkaç yıl önce keşfettiğim bu fotoğrafların arşivlendiği yeri bulma imkânım vardı. Anthropos Institut’a yaptığım birkaç ziyaretten sonra, 2012’de açılan sergide bu fotoğrafların bazılarını kullandım. Xavier’yle serginin açılışından iki hafta önce tanıştım, bu fotoğraflar hakkında konuştuk ve sonrasında Xavier kitap projesini başlatmaya karar verdi.

XB: Arşivdeki 1200 negatif ve baskıyı keşfettiğimde bu kitabı yazmaya karar verdim; çünkü Martin Gusinde tarafından çekilen, bu insanların ruhunu ve anısını yaşatan fotoğraflarına adanmış benzer bir çalışma yapılmamıştı. Anthropos Institut’un yöneticisi Dr. Joachim Piepke’nin verdiği izinle, orijinal negatifleri eşi görülmemiş bir baskı kalitesinde en ideal şekilde dijital ortama aktarabildik.

GU-24-11-web

Xalpen ruhunun bebeği K’terman şaman Tetenesk tarafından kadınlara sunuluyor. Tamamen kırmızı toprak boyayla sıvanmış vücudu yumuşak kaz tüyüyle kaplanmış.       

Kitabın tanıtım yazısında bahsedildiği gibi, Martin Gusinde beraber yaşadığı kabilenin kutsal ayinlerine kabul edilen birkaç Batılıdan biriydi. Ona bu izni sağlayan sizce neydi? Mesele onun bu insanlara duyduğu ilgi ve saygıyla mı ilgiliydi, yoksa sadece bu kabilelerin konuksever kültürüyle mi?
XB: Martin Gusinde, Şili’ye 1912 yılında vardı; Tierra del Fuego’ya ilk seyahatinden altı yıl önce. Santiago de Chile’ye bir öğretmen olarak gönderilmişti. Zaman içinde Şili halklarının kültürüne ilgi duymaya ve yakın zamanda Santiago’da açılmış olan Etnoloji ve Antropoloji Müzesi’nde çalışmaya başladı. Bu deneyimi, onu araştırmasını sahada tamamlamaya itti. İlk Tierra del Fuego seyahatini 1918-1919 yıllarında yaptı.

CB: Bölgeye yaptığı dört uzun seyahat boyunca Martin Guisinde bu topluluklarla gittikçe daha ilgili hâle geldi; onların dilini konuşuyor, bu da kendisine günlük hayatı ve kutsal törenleri izleme şansı veriyor ve onunla halk arasında bir güven bağı oluşturuyordu. Ayrıca son derece saygılıydı, çalışmalarında bu insanlarla ilgili yapay ve romantik bir profil çizmedi. Dinî törenlere gösterdiği özel ilgi, muhtemelen bir misyoner olmasından kaynaklanıyordu.

XB: Gusinde, daha ilk ziyaretinde bölgedeki toplulukların Batılılarla olan ilişkileri sebebiyle tehlike içinde olduğunu anlamıştı; bu tehlike çoğunlukla dışarıdan gelen ve bağışıklıklarının olmadığı hastalıklar veya bölgedeki maden ve hayvancılık yerleşimlerinden gelen saldırılardı. Nihayetinde Selk’nam, Yamana ve Kawésqar toplulukları üzerine fotoğraflar ve alan notlarını kullanarak derinlemesine bir araştırma yapmaya karar verdi.

bant-41-lost_2

Çeviren: Cihan Uzunoğlu
Röportajın tamamını okumak için buraya tıklayarak Bant Mag. No:41’e ulaşabilirsiniz.