“We Are Who We Are”ı izlemek için 3 neden

Luca Guadagnino, bir filmini bir kere sevdiniz mi her işini takip etmeden rahat edemediğiniz yönetmenlerden. Uzun-kısa metraj ve belgesel filmlerinden tanıdığımız İtalyan yönetmen, HBO’nun verdiği neredeyse açık çeki geçen sene aldı ve 8 bölümlük We Are Who We Are dizisini (ya da onun istediği gibi tanımlarsak 8 saatlik filmini) çekti. Cannes’da yapılması planlanan 8 saatlik prömiyer birçok hayalimiz gibi corona virüsü nedeniyle ertelenince, bu film-diziye ancak 2020 yazının sonunda kavuştuk. 2016 senesinde İtalya’nın kuzeyinde hayalî bir Amerikan üssünde geçen hikâye, Amerikalı asker ailelerin ergenliğe yeni adım atmış çocuklarının kendilerini ve cinselliği keşiflerini klişelere düşmeden anlatıyor. Ben bu dizi-filmin ilk yarısını izlerken Fraser ve Caitlin’in farklılık hikâyelerini takip ettikçe ergenlikte queer olmaya dair bir sürü şey hatırladım, Amerika İmparatorluğu diyebileceğimiz olgunun başka bir yüzünü keşfettim ve sinemayı televizyona sıkıştırmanın binbir yolu olduğuna yeniden tanık oldum. Dizi-filmin ilk dört saatine dayanarak yazdığım bu yazıda sizlere şu ara pek adı duyulmayan bu esere vakit ayırmanız gerektiğini üç temel nedenle anlatacağım. 

Yazı: İlker Hepkaner

Yeni bir queer ergenlik hikâyesi

We Are Who We Are ergenlikte etrafınızdaki insanlara queer olmanız veya başka bir nedenden dolayı uyum gösterememenizin hikâyesini çok orijinal bir noktadan anlatıyor. Hikâyenin merkezinde yer alan Fraser ve Caitlin, birbirlerinden çok farklı kendini keşif serüvenlerine sahip olsalar da askerî üssün boğuculuğunda küçük arkadaş gruplarının normallik beklentilerine ortak dünyalarına kaçarak katlanıyorlar.

New Yorklu Fraser, askerî bir üste veya başka bir yerde göze batmak için gerekli olan birçok özelliğe sahip. Bir defa annesi sadece sembolik işler yapsa da komutanlık makamına sorunsuzca kurulan, aileden zengin lezbiyen bir kadın. Fraser’ın, New York’u bırakıp İtalya’da küçücük bir üsse yerleşmesi ve ebeveynleri annesinden nefret eden diğer ergenlerin arasına karışması gerekiyor. Platin sarısı saçları, renkli ojeleri, her biri ayrı bir sanat eseri olan tişörtleri ve 14 yaşında olmasına rağmen neredeyse sürekli alkollü dolaşması işini pek kolaylaştırmıyor. Buna bir de şiir sevmesi ve toplumsal cinsiyet ve cinselliğe dair yaşıtlarından çok daha fazla şey biliyor olması eklenince Fraser’ın hikâyesinin bir uyuşamama hikâyesi olması kimseyi şaşırtmasa gerek. 

Hızlıca yakın arkadaş olduğu Caitlin ise Fraser’ın tam tersi bir hayata sahip. Caitlin, herkesin atanan cinsiyetiyle barışık göründüğü, herkesin aynı şeyleri isteyip aynı şeyleri yaptığı bir arkadaş grubunun tutkalı rolünde. Babasıyla kurduğu resmî ama yakın ilişki onun için o kadar önemli ki Kenyalı Müslüman annesine rağmen Trump’ın artık bir faşizm sembolüne dönüştürdüğü kırmızı “Make America Great Again” şapkasını onunla birlikte heyecanla takmakta bir sorun görmüyor. İşte bu karakterin kendi cinsiyet kimliğini sorgulamaya başlamasıyla Fraser ile arkadaş olması aynı döneme denk geliyor. 

Caitlin ve Fraser’ın uyum hikâyesi birlikte anlatıldığı için çok ilginç, zira Fraser gibi karakterlerin hikâyelerini bilsek de Caitlin gibi bir karakterle yan yana geldiğinde nasıl davrandığına dair hikâyeleri henüz televizyonda izlemedik. Bu queer ikilinin önümüzdeki dört bölümde daha ne kadar kendilerine yarattıkları küçük baloncukta kalabilecekleri belirsiz. Ancak siz de queer olduğunuzun farkında büyüdüyseniz, bu iki ergenin hikâyesinde kendinize ait bir şey bulmanız çok olası. Özellikle neden büyürken kimi arkadaşlarınızla her konuyu konuşmasanız da bir yakınlık hissederdiniz, neden siz kendinizi farklı yollarda keşfettikten sonra dönüp baktığınızda o yoldaşlığı daha iyi anladınız, bu tip soruların cevaplarını We Are Who We Are, Fraser ve Caitlin üzerinden size mutlaka sunacaktır. 

Amerika İmparatorluğu ne demek?

Tabii tüm bu kişisel keşif hikâyeleri ancak ‘bu çocuklar burada ne yapıyor?’ sorusuna bir yanıt verdiğinizde rayına oturuyor. Amerika’nın İtalya’da (ve üste yaşayan diğer gençlerin anlattığı gibi Güney Kore’de, ve Almanya’da) neden askerî üssü var sorusu jeopolitik tarihi düşündüğümüzde az çok cevap verilebilir bir durumda: Almanya ve İtalya’daki üsler İkinci Dünya Savaşı’nın, Güney Kore’dekiler de Kore Savaşı’nın kalıntıları. Ama bu jeopolitik gereğin ya da kazanımın gerçek hayattaki yansımasını anlamamız için sanat, edebiyat ve bu örnekte olduğu gibi sinema-televizyona ihtiyacımız var. Bu açıdan We Are Who We Are Amerika İmparatorluğu’nun boşluğunu, saçmalığını, tarihe hapsoluşunu ama buna rağmen acı çekse de hâlâ var oluşunu çok etkili bir şekilde hikâyeleştiriyor.

Üssün içiyle dışındaki hayat birbirinden çok farklı ve yan yana (ya da karşı karşıya) geldiklerinde bu fark iyice ortaya çıkıyor. Üste herkes her şeyi görüyor. Evlerin büyük pencereleri ortak avlulara açılıyor, üssün marketi, butiği, büfesi, okulu küçücük bir alanda sıkışmış durumda. Sosyal düzen askerî düzeni tekrar ediyor. Bu nedenle hikâyesi anlatılan arkadaş grubunun üs içindeki en büyük aşırılığı paraşüt kulesinden gece atlamak. 

Ancak üssün dışı, İtalya’nın küçük bir şehri olan Chiogga bambaşka bir dünya ve askerler veya çocukları her dışarı çıktıklarında kendileriyle onları misafir eden ülke arasındaki sosyal ve estetik farklar yüzlerine bazen bir yumruk olarak inebiliyor. Kimlik inşasında öteki olmadan kendini tanımlayamayan benlik gibi, Amerikalı karakterler üssün dışında ve genelde şehirde yaşayanların içine karıştıklarında daha çok kendileri oluyorlar. Güç dengeleri hiç benzemese de aile evinden üniversite için ayrılınca veya yurtdışında öğrenci değişimiyle bir dönem okumaya gidince kendini iyice tanıyan ve tanımlayanların çok iyi bildiği o kendini anlama hallerini Guadagnino, Amerika İmparatorluğu’nun ışığında inceliyor. Üssün İtalya’ya kazandırdığı hiçbir şey yok, ancak İtalya’nın üste yaşayan Amerikalılara kendilerini tanımlamak konusunda büyük bir katkısı var. Guadagnino bunu hem ergenler hem de aileleri üzerinden izleyiciye ustaca gösteriyor.

Görseller görseller görseller

Guadagnino böyle karmaşık konuları işlerken (ve belki de işlediği için) izleyiciyi ondan görmeye alışkın oldukları görsel şölenden mahrum bırakmıyor. Her bölümün Guadagnino estetiğiyle örtüşen, oldukça aydınlık, canlı ve katmanlı planları olmasına rağmen görsel olarak film-dizinin ilk yarısında en öne çıkan bölüm dördüncü bölüm. 

Dördüncü bölüm hikâyenin iki temel noktası açısından kimi ilerlerlemeler sunuyor. Caitlin’in her şeye rağmen arkadaş grubuyla hâlâ birlikte olduğunu, Fraser’ın grubun erkekleri pek istemese de artık grubun bir parçası olduğunu ve Amerikalı ve İtalyan gençlerden oluşan bir arkadaş grubunun kendini en özgür hissettiği yerin kaçak bir şekilde girdikleri ve Rus askerlere ait olan bir villa olduğunu öğreniyoruz. Bu bölüm izleyiciye aynı zamanda Amerika İmparatorluğu’nun kurulma ve sürdürülebilir hâle gelmesinin temelinde savaşın yattığını gösteriyor. Siz o gençlerin o kadar eğlendiğine bakmayın, onları esas bir araya getiren şey savaşın ta kendisi. 

Ancak bu bölümün bence en ilginç yanı, Guadagnino’nun çektiği hareketli tablolar. Kimi zaman uzun hareketsiz planlarla, kimi zaman da slowmotion ile izleyiciye uzun uzun gösterilen tablolar, dizi bölümü izlemiş hissi yerine bir fotoğraf ve video sergisi ziyaret etmişsiniz hissini verirse şaşırmayın. Benim favori tablolarım arkadaş grubunun paintball oyunu sonrası yaptıkları su savaşı, kaçak girdikleri villanın havuzunu terk ettiklerinde arkada bıraktıklarının gösterildiği planlar ve Fraser ile Caitlin’in bölümdeki son konuşması. Havuz kenarına atılmış ıslak bir çorap nasıl bir sürü şey anlatır, dördüncü bölümü izlediğinizde uzun uzun bunu düşüneceksiniz. 

We Are Who We Are’ın ilk yarısı sanatta kimi sınırları aşmanın televizyon içeriğinin kalitesini ne kadar çok artırdığını bizlere anlatıyor. Son beş senede özellikle Netflix veya AppleTV+ gibi platformlar sayesinde sinemadan televizyona doğru yaşanan bir yetenek akışı var. Bunun örneklerini Türkiye’de de görüyoruz. Eğer film gibi dizileri seviyorsanız, bir de yukarıda anlattığım konulara biraz ilgi duyuyorsanız We Are Who We Are’ı kaçırmayın. Dört hafta sonra film-dizinin ikinci ve son yarısını değerlendirdiğim yazıda görüşmek üzere. 

Yükleniyor...