Gündeliğin içinden sızarak: Soyut Dışavurumcu Bir Dostluğun Anatomisi Veyahut Yan Yana

yazı: zelal buldan

Fransa menşeili The Intouchables‘tan (2011) uyarlama Mert Baykal filmi Yan Yana vizyonda. Uyarlama senaryosu Aziz Kedi, Feyyaz Yiğit ve Mert Baykal tarafından yazılan; başrollerini Haluk Bilginer, Feyyaz Yiğit, Hatice Aslan ve Bige Önal’ın paylaştığı yapım, izleyicide karşılığını bulan bir ilgiyle 2025 yılının açılış rekorunu kırdı.


Konu Nedir?

Paraşüt kazası sonucu boynundan aşağısı felç kalan Refik, oldukça varlıklı bir iş insanı olarak hayatını sürdürmeye çalışırken, gündelik ihtiyaçlarını karşılayabilmek için profesyonel bir bakıcı aramaktadır. Bir dizi görüşmenin ardından, Ferruh ile tanışır ve bu buluşma, ikisinin de hayatını beklenmedik biçimde değiştiren; Refik’e yeniden hayata karışmanın yollarını gösteren, Ferruh’u ise “kurumsal bakıcılık” kavramıyla tanıştıran bir dostluğun başlangıcı olur.

İlk İntiba

Film, eğlenceli bir açılış yaparak Ferruh’un hız ve risk dolu sahnesiyle karakterin ruh hâlini ilk andan kurarken; Refik’in buna kayıtsız kalmayıp oyuna dâhil oluşu, ikili arasındaki dinamiğin tonunu da belirliyor. Ferruh’un, “Bu işler böyledir, birisi çıkar herkesi geçer.” cümlesi ise hikâyeye dair ilk ipucunu veriyor; kimsenin beklemediği, planlamadığı, hatta kimsenin “olabilir” diye düşünmediği ihtimallerin hızla kural değiştirebildiği bir filme hoş geldik. Hoş gelişimize eşlik eden “İtfaiye” şarkısına da biraz dikkat edelim. Dikkat: Bu filmde dile dolanan ve günlerce akıldan çıkmayan bir şarkı vardır. Bu uyarıyı da benden başka kimse yapmaz. Film çıkışı kendinizi sokakta “İtfaiye itfaiyeee” diye bağırırken bulabilirsiniz. Ben bu yazıyı yazarken zihnimde çalmaya devam ediyor; dikkatimi biraz dağıtıyor ama hallediyorum. İtfaaaiye…

En çok neyi sevdim?

The Intouchables gibi küresel ölçekte ikonlaşmış bir hikâyeyi yerelleştirmek; o kültürün damarına uygun duygu kimyasını yeniden kurmayı gerektiriyor. Türkiye bağlamına özgü sosyal dinamikler, sınıf farkı, bakım emeği, kaderci yaklaşım, “hayat böyle işte”ciliğimiz ve mizah refleksimiz senaryonun içinde doğal bir şekilde yerini buluyor. Tüm bunları Feyyaz Yiğit ve Haluk Bilginer gibi iki oyuncunun yorumundan izlemek ise karakterlerin beden ve ruh hâliyle de ete kemiğe bürünmesini sağlıyor.

En az nesini sevdim?

Ofansif mizahın bazı tanıdık kalıplarına yaslanıldığı yerlerde ton, kısa süreliğine alışıldık şakaların güvenli alanına uğrayabiliyor. Bu anlar genel hikâye akışını belirgin biçimde zayıflatmasa da, karakterin yerel karşılığını kurma çabasının biraz fazla altını çizme riskini taşıyor. Başka bir cümleyle: Film samimiyeti kuruyor ama bazen fazlasıyla gösteriyor.

Bir de parantez açmadan geçemeyeceğim; biz bu ürün yerleştirme işini neden doğallaştıramıyoruz?

Nasıl hissettirdi?

Film, büyük mucizeler değil, gündeliğin içinden sızan minik umut kırıntılarıyla ilerliyor; tam da bu yüzden bıraktığı his oldukça hafif. İnsanı küçük bir masala inanıyormuş gibi hissettiren bir sıcaklık taşıyor. Tam da Ferruh’un dediği gibi: “Masal dediğin azıcık mutlu bir şeydir.”

En çok hangi sahneye yükseldin? 

Sahneyi anlatmadan sadece replikleri bırakıp gidiyorum:

-Saat kaç?
-04:30
-Hiç bu saatte görmemiştim Haliç’i!