Yaşa takılanlar: Ağustos 1985 - 1990 - 1995 - 2000

Yazı: Cem Kayıran, Deniz Bankal, Ekin Sanaç, J. Hakan Dedeoğlu, Utkan Çınar

İşte karşınızda: Ağustos 2025 itibarıyla 25, 30, 35 ve 40 yaşını dolduran altı albüm. 

Yaşa takılanlar, tam 40 yıl kadar geriye sararak hazırladı bu seçkiyi. Her bir albümün önemini, hissettirdiklerini anımsadı. İlk dinleyişten bu yana neler değişmiş? Şarkıların arasına neler sızmış? Hepsini açtı ve yeniden dinledi.


The Cure
The Head on the Door
13 Ağustos 1985

Çok mühim albümdür çünkü…

The Cure deyince hâlâ akla ilk düşen melodilerden biri, “In Between Days”in akşam güneşi yumuşaklığında gelen akustik gitarları. Henüz synthlerin estirdiği ılık meltem yanağınızı okşamadı ve… Robert Smith o şaplağı patlatmadı: “Dün o kadar yaşlandım ki ölecekmişim gibi hissettim!” (Yesterday I got so old I felt like I could die!) Bu albüm sadece benim değil; birçoğumuzun The Cure’la tanıştığı albüm. Yarattığı anında etkinin muhtemelen herkes için başka başka sebepleri var. Benim kalbimi çalan; çağrışımsal, bir yerden ötekine sıçrayan ve duyusal anlamda yoğun monoloğuna beni de katabilme hızı olmuştu. Dinleyeni değil; sanki bilinç dışını muhatap alıyor ve her parçasıyla bambaşka dünyalara açılmakta beis görmüyor. Gerçeklik ve düşlerin (ya da sanrıların) arasına çekilmiş çizgilerden azade ediyor. Poetik sözler yüreğe hançer gibi saplanırken, enstrümanlar bambaşka olasılıkların kapılarını aralıyor. İnsanın içine umut kırıntıları serpiştirirken, anksiyeteleri de azgınlıklara dönüştürüyor. Mantıksız. Hiçbir sorunun cevabı yok. Bunun önemi de yok. Çünkü tekrar tekrar sorunca cevaplar önemini yitiriyor. Bu özgürleştirici ruhu, Robert Smith ve Simon Gallup’ın yaşadığı küskünlüğün ardından yeniden bir araya gelişini müjdeleyen bir yeniden doğuş hikâyesi olmasına borçluyuz sanırım. Kusursuz bir pop, buhran, gençlik ve akıl sağlığı iksiri; The Cure’un alametifarikası. 

İlk dinleyişte hissettirdikleri vs. bugün hissettirdikleri

Tartışmasız fan favorilerinden “Kyoto Song”un koto ezgilerinin Yamaha synthesizer’daki bir preset olduğu açığa çıkarken, parçanın ilk dinleyiş itibarıyla hissettirdiği gizemli egzotizm de yüzeysel bir modellemeye dönüşüyor. Hayatınız yarı uyanık hâldeki sisli zihninizden tek seferde çekilmiş düşük bütçeli bir The Cure klibi gibi akarken, içine çekildiğiniz tarifi zor büyük karanlık da yerini yalın bir melankoliye bırakıyor. Kesin bilgi: The Head on the Door, içinde sakladığı cinnetin hakkını bunca yılın ardından da sonuna kadar vermeyi başarıyor. 

Bunu biliyor muydunuz?

Albümün kapağında Robert Smith’in Janet adlı kardeşinin manipüle edilmiş bir fotoğrafını görüyoruz. Font ise sanatçı Andy Vella tarafından fotoğraf kâğıdı üzerine kulak çöpü ve çamaşır suyu kullanılarak yapılmış. 

(Ekin Sanaç)


Pixies
Bossanova 
13 Ağustos 1990

Çok mühim albümdür çünkü…

Rock müziğin olasılıklar evrenindeki en nadide, en özgün duraklardan biridir Pixies’in Bossanova albümü. Bunun başlıca sebeplerinden biri grubun ilk iki albümdeki alternatif rock ve punk-rock elementlerine, müzik tarihinden farklı referansları hayal gücüyle yoğurarak katmasıdır. Surfer Rosa ve Doolittle’ın takipçisi, 1990 tarihli Bossanova kendisinden sonra kopacak müzikal tufanın habercisi niteliğindedir. Grubun büyük hitleri Doolittle albümünde sıralanmış olsa da Bossanova’nın “Velouria” şarkısı grubun bugüne kadar yazdığı, sound’u en ödünç alınamaz şarkısıdır. Dört dörtlük bir referans sağanağı olan albüm, rock tarihine hayal gücü kattı ve yepyeni bir sound’un kapılarını araladı. 

İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri

Açılış şarkısı kozmik surf rock “Cecilia Ann”den sonik patlama “Rock Music”e, insanı içten içe gizli gizli dans ettiren “Dig For Fire”dan kumsallardan kumsallara fırlatan “Havalina”ya her şarkısında şapkadan başka bir tavşan çıkaran bir albüm Bossanova. İlk dinlediğim zamanlarda da böyleydi, baştan sona dün dinledim, şimdi de öyle. Ama ilginçtir ki zamanında çok pas vermediğim iki şarkı “Is She Weird” ve “Hang Wire” bu sefer en keyif alarak dinlediklerim oldu. Şarkılar değişmediğine göre geçtiğimiz yıllarda ne değişti Hakan?

Bunu biliyor muydunuz?

Bossanova albümünün kayıtlarında grubun vokalisti Frank Black ve basçı Kim Deal arasındaki tansiyon giderek artıyordu. Sonuç olarak Kim Deal önceki albüm Doolittle’a kıyasla çok daha az yer aldı kayıtlarda. Zaten grubun o dönemki son albümü, takipçi Tromple Monde’da neredeyse hiç yer almadı ve akabinde gruptan ayrıldı. Pixies aktif olduğu 1987-1991 yılları arasına tam beş albüm sığdırdı. Frank Black bir röportajında o dönem onlara kimsenin dur demediğini ve tek yaptıkları şeyin stüdyoya girip sürekli kayıt yapmak olduğunu, belki de kaydettikleri her şeyi yayımlamak yerine biraz daha rafine davransalardı grubun daha uzun ömürlü olabileceğini söyler. 

(J. Hakan Dedeoğlu)


Alice In Chains
Facelift
28 Ağustos 1990

Çok mühim albümdür çünkü…

Alice in Chains’in debut albümünün 1990’da yayımlandığındaki ortamı düşünmeli. Daha grunge’ın patlamasına bir seneden fazla var. Yani Nevermind’ın, Ten’in, Badmotorfinger’ın yayımlanacağı 1991 sonbaharına. Alice In Chains her ne kadar günümüzde grunge’ın büyük beşlisinde anılan bir grup olsa da Facelift yaklaşımını daha çok metal, hard rock, hatta blues’dan alıyor. Dahası metalin pop tarafından Van Halen, Extreme gibi isimlerden bile öğeler bulmak mümkün. Albümün sound olarak net bir odağı yok aslında. Varoluşsal, depresif sözlerle önceki on yılın kızlardan, “iyi zaman” geçirmekten bahseden gruplarıyla, 80’lerin “açgözlülük” ve “hedonizm” benzinli enerjisini toptan değiştiren işlerden ilki belki de. Hair Metal’in tabutunun çivisinin çakıldığı bir dönüm noktası.

İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri

Man in the Box” için vokalist Layne Staley’nin marka performansı desek yanlış olmaz herhâlde. 35 yıldır gücünden hiçbir şey kaybetmemiş durumda. Şarkının o dönem en önemli müzik yayın kaynağı MTV’de rotasyona girmesiyle grubun popülaritesi de tavan yapmıştı. Albüm yarım milyon satarak diğer Seattle’lıların da önünü açmıştı. Evet belki soundları sonraki albümlerinde daha törpülenecek ve anaakıma selam çakacak kıvama gelecek ama bu kuvvetli ekibin en ham hâllerine şahit olmak bugün bile zevk. Şarkıların bestecisi Jerry Cantrell’in düşük metronomlu, distortion yüklü şarkılarının da sonrasında 2000’lerde müzik yapan Linkin Park, Incubus, Creed gibi grupların da en çok etkilendiği sound olduğunu söylemeli. Tabii kanımca grunge vokali deyince akla ilk gelen ses olan ve tarihin de en güçlü vokallerinden Layne Staley’nin erken ve üzücü şekilde biten yaşamı da grubun bu dönemini belli bir melankoliyle hatırlamamıza yol açmakta. 

Bunu biliyor muydunuz?

Sean Kinney’nin davulları kırık elle çaldığını? Önce Mother Love Bone’dan Greg Gilmore’un davula geçişi ve Kinney’in de ona tek elle direktif vermesi ile başlayan kayıtlar verim vermeyince; Kinney stüdyoda alçısını keser ve davul setinin yanında buz dolu bir kovayla albümü kaydeder. Kinney hâlâ grubun davulcusu olarak devam etmekte. 

Bir başka bilgi de; albümün kapağındaki ismin bas gitarist Mike Starr olması. “We Die Young”ın videosunda da görüleceği üzere üstü plastikle örtülü bir havuzdan çıkmaya çalışan grup üyelerinden “en güzel çıkan” Starr olunca diğerleri yerine onun fotoğrafı kullanılmış. İlk albümünlerinin kapağına basçılarını koyma cüretini gösteren bir gruba da saygı duymalı!  

(Utkan Çınar)


Garbage
Garbage
15 Ağustos 1995

Çok mühim albümdür çünkü…

Yıldız prodüktörler ve karizmatik bir vokalistin bir araya geldiği “proje grup” Garbage’ın ilk albümü, niş arayışların pop ile harmanlanması açısından belki de bir dönüm noktasını işaret ediyor bugünden bakınca. Muhtemelen Butch Vig’in gruptaki varlığı ve gitarların ön planda olduğu bir müzik yapıyor olmalarından dolayı bu albüm hep “grunge sonrası” dönemle ilişkilendirilir ama sampling kullanımı ya da “Milk”, “Queer” ve “Stupid Girl” gibi büyük şarkılarda yarattıkları atmosfer üzerinden okuduğumuzda 90’ları tanımlayan bir başka akımla, trip-hop’la olan akrabalığı daha heyecan verici gelir hep bana. 

Önceleri Angelfish ve Goodbye Mr Mackenzie gibi gruplarla üretmiş İskoç müzisyen Shirley Manson’ı küresel sahnede spot ışıklarıyla buluşturan albüm olması da mühim olması için yeterli bir sebep değil mi?

İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri

Supervixen” ve “Only Happy When It Rains” gibi şarkılar Winamp arayüzünü gözümün önüne getiriyor. 10’lu yaşlarımın başlarında sözlerini pek anlamadan Manson’ın söyleyişine tav olmuştum ama lise yıllarında Garbage’ın mesajını iletiş biçimleriyle de dönemdaşı gruplardan sıyrıldığını idrak etmiştim.

Bu albüm 2025 yazında çıkmış olsaydı muhtemelen üzerine çok düşmezdim. Şimdi dinleyince de beraberinde getirdiği nostalji dalgasıyla kıymetleniyor; ergenlik yıllarından bazı heyecanları, keşifleri hatırlatıyor. 90’lara dair en cool müzik olmasa da üslup ve janr çeşitliliği anlamında öncü işlerden biri olduğuna şüphe yok.

Bunu biliyor muydunuz?

Fix Me Now” şarkısının ilk ismi “Chris Cornell”miş. Şarkıların yazıldığı süreçte Soundgarden klasiği “Black Hole Sun”ın ortalığı kasıp kavurduğunu ve Cornell’e büyük bir hayranlık duyduğunu anlatıyor Shirley Manson bir röportajda. Hatta parçanın henüz nakaratındaki sözlerin yazılmadığı ilk demolardan bazılarında Manson o bölümü “Chris Cornell, Chris Cornell” diye söylüyormuş. 

(Cem Kayıran)


Rancid
…And Out Come the Wolves
22 Ağustos 1995

Çok mühim albümdür çünkü…

Kapağından başlayarak, 90’ların renkli ve MTV dostu “punk” estetiğine karşı başlı başına bir itiraz gibi duruyor. Siyah – beyaz tercihi, elemanın mohawk traşı, postalları ve Minor Threat’e selam çakan beden diliyle, alt sınıfa ait olmanın, sokaktan gelmenin görsel bir ifadesini taşıyordu. Ne The Offspring’in Smash’i gibi kuru ve mekanik; ne de Green Day’in Dookie’si gibi pırıl pırıl ve stüdyo cilalıydı. Bu albüm kaba ama rafine, içten ama kişisel hikâyelerin içinden geçerek sosyolojik bir anlatıya uzanıyordu. Ve belki en önemlisi: Rancid, bu albümle patladıktan sonra, büyük bir plak şirketine geçmek yerine Epitaph’ta kalmayı tercih ediyordu. Albüme adını veren bu sadakat, …And Out Come the Wolves’u bağımsız bir plak şirketinden çıkan en çok satan punk albümlerinden biri hâline getiriyordu. 

Üstelik “Roots Radical”, “Time Bomb” ve “Ruby Soho” gibi üç bombanın da aynı albümde yer aldığını düşününce, neden hâlâ bu kadar özel olduğu iyice netleşiyor.

İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri

Albümün çıktığı California’dan binlerce kilometre ötede, başka bir kıtada, bambaşka bir iklimde ama nasılsa benzer bir ruh hâli yaşanıyordu İstanbul’da. Küçük birkaç mekânı dolduracak kadar insan bu müziği dinliyordu ama Athena ve dönemin birçok yerel grubu “Time Bomb”u coverlıyordu. Şaka gibi ama ska-punk, dönemin Beyoğlu–Beşiktaş–Bakırköy üçgeninde filizlenen neredeyse “yerli” bir tür gibiydi. Ne zaman o ikonik açılış bası duyulsa —duun-dun duun-dun— etraftakiler bir anda, nerden öğrendiğini kimsenin bilmediği ska adımlarıyla dans etmeye başlardı. Geri dönüp baktığımda hâlâ “ne alaka?” diye gülümsüyorum. Sanırım dönemini dünya ile aynı anda bu topraklarda da yaşayan nadir örneklerden biriydi.

Ve bazı albümler zamanla daha da değer kazanmıyor sanki. Sen değiştikçe, onlar da içindeki yerlerini değiştiriyor. …And Out Come the Wolves tam da öyle bir albüm. Sanki biz doğmadan çok önce kaydedilmiş, çoktan efsaneleşmiş, sonra kulaktan kulağa dolaşarak bugüne ulaşmış. Ve bizden sonra da bir şekilde, bir yerlerde yaşamaya devam edecekmiş gibi. 

Bunu biliyor muydunuz? 

Junkie Man” parçasındaki spoken word bölümü, efsanevi yazar ve punk figürü Jim Carroll tarafından yazıldı ve seslendirildi. Ayrıca albümdeki bazı geri vokallerde NoFX, Bad Religion ve The Offspring gibi grupların üyelerinin yer aldığı ama bu katkıların bilinçli olarak albüm künyesinde belirtilmediğinden bahsedilir.

(Deniz Bankal)


Shellac
1000 Hurts
8 Ağustos 2000

Çok mühim albümdür çünkü…

“Shellac of Noth America. Catalogue number TG211 CD. Audio compact disc. 44.1 kilohertz sample rate. 16-bit word length. Samples represented in 2’s-complement binary. 8 to 14 expansion. Set reproducer for reference level. 1000 Hurts.”

Steve Albini, Bob Weston ve Todd Trainer üçlüsünün alabildiğine çiğ, yalın ama vahşi ve heybetli estetik (ve de teknik) algısının en rafine hâli denebilir 1000 Hurts için. Shellac diskografisinin üçüncü uzunçaları, gürültü odaklı müziklerin kayda alınış biçimleri açısından da Albini’nin bir manifestosu olarak okunabilir. Mesafeli mizah ve filtresiz öfkeyi, ilkel duyulan ama bir yandan bir makineyi de andıran icra ile buluşturarak sihrini ortaya çıkarıyor. 

İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri

İlk dinlediğimde de acayip hissettirmişti; bugün de aynı şeyi hissettiriyor.

Yapı ve renkleri açısından ilk bakışta birbirine benzeseler de 10 şarkının da ayırt edici karakterleri mevcut. 25 yıldır herhangi başka bir albümün “Prayer To God” gibi cüretkâr bir açılış şarkısı olmadı sanırım. “Shoe Song”un dağınık arpejleri, “Squirrel Song”un dinleyeni olduğu yerde ter içinde bırakan basları, “Canaveral”daki dramatik gitar solosu, “New Number Order”ın akla yatan mantıksızlığı… Özetle her şarkı ilk dinleyişte sersemleten, sonraki turlarda heyecanla yeniden çarpmayı bekleten anlarla dolu.

Bunu biliyor muydunuz?

Savages solisti Jehnny Beth, 1000 Hurts’ün hayatını değiştiren kayıtlardan biri olduğunu ve onda “basçı olma” isteği uyandırdığını söylemiş.

23 Ağustos’ta Mevzu Records’ın konuğu olarak Roxy’de dinleyeceğimiz Liturgy’nin yalnızca vokal loopları ile yaptığı “Prayer To God” cover’ı bir harika. A.V. Club’ın Undercover serisi için vuku bulan performansa buradan ulaşabilirsiniz.

(Cem Kayıran)