Yaşa takılanlar: Mart 1986-1991-1996-2001-2006
İşte karşınızda: Mart 2026 itibarıyla 20, 25, 30, 35 ve 40 yaşını dolduran 12 albüm.
Yaşa takılanlar, tam 40 yıl kadar geriye sararak hazırladı bu seçkiyi. Her bir albümün önemini, hissettirdiklerini anımsadı. İlk dinleyişten bu yana neler değişmiş? Şarkıların arasına neler sızmış? Hepsini açtı ve yeniden dinledi.

Depeche Mode
Black Celebration
17 Mart 1986
Çok mühim albümdür çünkü…
Depeche Mode’un bir babyface synth-pop grubundan karanlık bir kült hâline gelişini işaret eder. Grubun erken dönem parlak pop estetiğini geride bırakıp daha endüstriyel, daha karanlık ve daha atmosferik bir ses dünyasına geçtiği eşik noktasıdır. Black Celebration sonrası gelen üç albüm (Music for the Masses, Violator, Songs of Faith and Devotion) aslında burada kurulan estetik üzerine inşa edilmiştir. Martin Gore da 1998’de verdiği bir röportajda Black Celebration albümüyle birlikte “bir şeyleri doğru yapabilmeye başladıklarını” söyler.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Babamın gençlik yıllarındaki favori grubu olduğu bilgisi, Depeche Mode’un “cool” olabileceği fikrini uzun yıllar reddetmeme sebep olmuştu. Çocukluk yıllarıma denk gelen Ultra ve Exciter albümleriyle az çok haşır neşir olsam da Black Celebration parça parça girmişti benim hayatıma. Evde CD’si olmasına rağmen korsan MP3’ler hâlinde.
Albümün zirve noktası diyebileceğimiz “Stripped”, hâlâ açık ara en sevdiğim Depeche Mode şarkısı. “A Question of Time” ve “Fly On the Windscreen” gibilerinin mesafeli gerginliğini çok yakıştırsam da baskın teatral üslup yer yer “fazla” geliyor bugün. 90’larını daha ilgi çekici buluyorum sanırım.
Bunu biliyor muydunuz?
“Black Celebration’a geldiğimizde artık İngiltere’deki ‘sözde’ müzik sahnesinde olup bitenlerin hiçbirinin parçası olmadığımızı gerçekten fark etmiştik; biz kendi yaptığımız şeyi yapıyorduk. Black Celebration’dan birkaç şarkıyı ilk kez radyo PR sorumlusu Neil Ferris’e dinlettiğimizde yüz ifadesini görmek eğlenceliydi. Heyecanlı mıydı? Hayır, tam tersi. ‘Radyo dostu şarkı nerede?’ der gibiydi. O noktada bunun bizim işimiz olmadığını anlamıştık zaten.”-Dave Gahan’ın Niall Doherty’ye (Louder) verdiği röportajdan.
Bir de tabii Trent Reznor’ın hayatını değiştiren albüm olduğu da bilinir. Hatta albümü takiben yaptıkları turnenin de Nine Inch Nails’in konser deneyimine yaklaşımını şekillendirdiğini birçok röportajında anlatır.
(Cem Kayıran)

Pet Shop Boys
Please
24 Mart 1986
Çok mühim albümdür çünkü…
Pet Shop Boys’un sahneye adım attığı albüm. Grubun ilk ve o yüzden en iyi albümü olduğunu iddia etme romantizmi yapmanın anlamı yok. Özellikle de Actually, Introspective ve Behaviour ile serpilecek bir diskografiyi başlattığını hesaba katarsak. Ama pop müziğin gelmiş geçmiş en görkemli ve en iddialı çıkış albümlerinden biri desek, pek itiraz çıkmaz herhâlde. Grubun kusursuz hikâye anlatıcılığının ve etrafında olup bitene kafa tutma hâlinin kimyasını haritaya yerleştiren Please’in tavrı, döneminin devasa ve şaşalı görsellere inat beyaz zeminli kapağa minnacık yerleştirilen stilize polaroid ile başlıyor. Şarkılar Londra’nın doğusundan batısına doğru dikiz atarken normlar yerle bir oluyor. Neil Tennant farklı karakterleri seslendirirken, biz de hiç tanımadığımız bir kentin sokaklarını, sert geçişlerini ve hedonizmin zirvesinden dibe çakılan gecelerini keşfediyoruz. Hiç bitmesini istemediğimiz partilerde dans edip sıkıcı hayatlarımızla aramıza gerçek olmayan bir sınırlar çekiyoruz. Aşkımızı ilan etme fikriyle barışmaya çalışıyoruz. Bolca kelime oyunu, sarkazm ve ironi var. Özür dileme ve pişmanlıktan eser yok.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs. bugün hissettirdikleri
Please albümünün bugün inci gibi parlamasının bir sebebi, Pet Shop Boys’un stilden ödün vermeksizin şekilden şekle girerek sürdürdüğü yolculuğunun köklendiği kusursuz bir başlangıç noktası sunması. Grubun ilerleyen yıllarda çıkacağı her türlü maceranın esansını içinde barındırıyor.
Bunu biliyor muydunuz?
“Suburbia” parçasında kulak verdiğimiz sokak gürültüsü ve köpek havlaması sesleri bizzat Neil Tennant tarafından kaydedilmiş. Pet Shop Boys’un sterilize etmeden korumayı başardığı katıksız pop ruhuna göz kırpan ufacık ama nokta atışı bir bilgi.
(Ekin Sanaç)

The KLF
The White Room
4 Mart 1991
Çok mühim albümdür çünkü…
Sample’lar, anonslar, sirenler, gospel vokaller ve devasa bir ses arşivinden örülmüş bu albüm; bir pastiş, bir manifesto ve aynı zamanda bir rave masalıdır. The KLF; Justified Ancients of Mu Mu, kısaca JAMs, Timelords ve daha nice kimlikle dolaşan, iki kişilik ama çoklu kişilikli bir sanat projesi olarak “3AM Eternal” ve “Justified & Ancient” ile kulüp yeraltısını MTV’nin gündüz kuşağına taşıdı.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
İlk karşılaşmada fazlaydı. Gürültülü, taşkın, gösterişli. Kitsch ve pahalı. Paranın ve parodinin aynı anda çalıştığı bir estetik. Popüler olanla ve “euro thrash” görkemiyle alay ederken o görkemi de bir şekilde sahiplenen bir ikilik yaratmışlardı. Şaka gibi duran bu prodüksiyonun aslında dikkatle kurgulanmış bir estetik sabotaj olduğunu anlamam epey zamanımı aldı. O zamanlar fark edemediğim Doctor Who referansları ve fantastik evren kırıntıları ise bugün bambaşka katmanlar açıyor kafamda. Rave’in içine bilim kurgu, mitoloji ve pulp estetiği sızdırmışlar resmen.
Bunu biliyor muydunuz?
The White Room aslında başta bir albüm değil; 1989’da The KLF’in çekmeye giriştiği absürt, yarı-mistik bir yol filminin soundtrack’i olarak tasarlanmıştı. 68 model pembe bir Ford Galaxie polis arabasıyla fantastik bir yolculuğa çıkan ikilinin filmi; bütçe, kurgu ve teknik aksaklıklar nedeniyle tamamlanamadı. Bugün bildiğimiz The White Room ise yarım kalmış bu filmin parçalarından yeniden kurgulanan, daha iddialı ve daha ironik bir müzikal versiyon. The KLF, bir yıl sonra Brit Awards performansında (boş) fişekli tüfekle sahneye çıkıp müzik endüstrisine savaş ilan etti. 1994’te ise kazandıkları 1 milyon sterlini yakarak pop tarihinin en radikal sanat eylemlerinden birine imza attı.
(Deniz Bankal)

R.E.M.
Out of Time
12 Mart 1991
Çok mühim albümdür çünkü…
R.E.M.’in yedinci stüdyo albümü olan Out Of Time herkesin bildiği, kiminin sevdiği kiminin nefret ettiği “Losing My Religion” şarkısının yuvası. Sırf bu yüzden ziyadesiyle mühim bir albüm çünkü 90’ları başlarında yaşanan, indie rock müziğin patlama yaparak anaakıma taşınmasındaki baş aktörlerden biridir malum şarkı. Alternatif müzik sahnesinin kitleleri peşinden sürükleyebilecek, liste başı olabilecek, uğruna klipler çekilip MTV’de gün boyu döndürülebilecek hitler üretebileceğinin ilk kanıtlarından biri olmuştur bu şarkı. Bu şarkıyla grubun da kaderi bir gecede değişmiş, global bir sansasyona dönüşmüştür. Bu iyi mi olmuştur, kötü mü olmuştur tartışılır. “Losing My Religion” şarkısı ve hâliyle Out Of Time albümü, sonraki yıllarda da bir sürü hit şarkı yazmayı başaran grubun kariyerinin üretim anlamından en iyi noktası olmasa da en “acayip” anı olduğu kesin.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
R.E.M.’e olan sevgim kesinlikle “Losing My Religion” ile başlamadı ama o şarkı sayesinde oldu. Şarkı mega bir hit olunca, hâliyle grubun eski şarkılarından oluşan bir toplama Türkiye’de de piyasa sürüldü. O dönem babam gazeteciydi, Hürriyet binasında çalışıyordu. Aynı binada yayın hayatına çok kısa bir süre devam eden GO dergisi vardı ve ara ara oradan bize beleş kaset gelirdi. Gelen kasetlerden biri de işte bu toplama R.E.M. albümüydü. Ben gruba bu albümdeki “The One Love”, “Driver 8” ve “Fall On Me” gibi eski, daha çiğ soundlu şarkılarla vuruldum. Ardından Out Of Time’ın takipçisi Automatic For The People geldi, ki bugün bile hayatta en sevdiğim 10 albümden biridir. Kısacası grubu o kadar sevmeme rağmen “Losing My Religion” fobim yüzünden yıllarca Out of Time’ı dinlemedim. Ta ki bir gün ucuza ikinci el CD’sini bulana kadar. Haksızlık etmişim meğer. Bence bugün bile heyecan verici fikirlerle dolu. Grubun en pop, en akılda kalıcı şarkılarla dolu albümü. Kesinlikle en iyi değil ama “Radio Song”, “Low”, “Near Wild Heaven” ve “Country Feedback” gibi nefis şarkıları içinde barındıran, bugün de taptaze tınlayan, akıllıca yazılmış bir albüm. Tabii ikinci şarkıyı atlayıp dinlemekte fayda var.
Bunu biliyor muydunuz?
Yıllarca gitarlı punk ve alternatif rock soundlarıyla yedi albüm yayımlayan R.E.M.’in patlama yaptığı albümde elektro gitar yok denecek kadar azdır.
Albümün bir diğer hiti “Shinny Happy People”, aslında grup tarafından pek sevilmez ve yıllarca konserlerde çalmadılar.
“Losing My Religion” doğal olarak dinle ilişkilendirilmiş ve “dini eleştiren bir şarkı mı bu acaba” dedirtmiş olsa da aslında Amerika’nın güney bölgelerinde “losing my religion” deyimi “kendimi kaybediyorum, kontrolümü kaybetmek üzereyim” gibi anlama geliyor.
(J. Hakan Dedeoğlu)

Slint
Spiderland
27 Mart 1991
Çok mühim albümdür çünkü…
90’lı yılların beslediği deneysel alternatif rock aleminden çoğu müziğin pek de iyi yaşlanmadığını fark etmişsinizdir. Şaşırtıcı değil çünkü sanki post-rock ömrünün çoğunu orijin hikâyesinden uzakta bir sürgünde geçirmek zorunda kaldı. Belki gereksiz sayıda insanı bir odaya doluşup duygularını değil de “doğru” ekipman, “doğru” formül, “doğru” zamanlama kovalamak için harekete geçirmiştir. Spiderland ise kurduğu altı şarkılık ayrıksı evrenle bu orijin hikâyelerinin belki de en ateşlisi olarak karşımızda duruyor. Hatta müzik albümü yerine sanat formu tabiri ona çok daha fazla yakışıyor. Kuralsız, sevimsiz, özgür, dolaysız bir anlatısı var ve pek güzel yaşlanıyor.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs. bugün hissettirdikleri
Spiderland, ergen bir tedirginlik ânına ya da tüylerinizi ürpertmesine rağmen uyanmak istemediğiniz bir gündüz düşüne hapsolmuş gibi hissettiren, seksi bir albüm. Bunu da hakiki anlamda genç bir enerjiyi kapsülleyebilmiş olması sayesinde başarıyor. Narinken de haşinken de özenli ve çok verici. Neyi var neyi yok, her şeyini ortaya koyuyor ve buna rağmen tükenmeden, diri ve canlı kalıyor. Henüz 20’li yaşlarına gelmemiş bir grup genç tarafından kaydedilmiş olmasıyla doğrudan bağlantılı olsa gerek. “Nosferatu Man”, “Washer” gibi favori şarkıları ve aslında 40 dakikanın tamamını yeniden dinlerken hâlâ aynı hisse ışınlayabiliyor (tam da bu yüzden bir kapsülleme başarısı): Normalde böyle bir yere hayatta giremezdim. Korkup koşarak kaçardım. Nasıl oldu da şimdi buradayım ve keyfim bu kadar yerinde!
Bunu biliyor muydunuz?
Slint, Spiderland albümü yayımlanmadan önce dağılmıştı. Albümün ikonik kapağında, grubun sonradan Bonnie ‘Prince’ Billy / Palace Music olarak tanıyacağımız Will Oldham tarafından çekilmiş bir fotoğrafı var.
(Ekin Sanaç)

Roxette
Joyride
28 Mart 1991
Çok mühim albümdür çünkü…
Şimdilerde çok hatırlanmıyor belki ama Roxette 1991’de çok büyük bir gruptu. “Listen to Your Heart” ve “It Must have Been Love” gibi iki mega hit ile dünya çapında şöhrete kavuşan Per Gessle ve Marie Frederiksson ikilisi, bu şöhretin baskısını albümün kayıtları sırasında oldukça hissetmişler. ABD’de, oralı prodüktörlerle kaydetme ısrarlarına karşı durup kendi istedikleri gibi bir iş yayımlamak istemişler. Bunda da kâğıt üzerinde başarılı olduklarını söylemek lazım. Albüm Avrupa’nın birçok ülkesinde bir numara oldu, 10 milyondan fazla sattı. Roxette hâlâ İsveç tarihinin ABBA’dan sonra en çok albüm satan grubu.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
İsveç’in popa olan genetik bir yatkınlığı var. ABBA’dan Roxette’e, The Cardigans’tan “dahi” porodüktör Max Martin’e pop müziğe ciddi katkılar vermiş bir ülke. Roxette’in stili de o dönem pop-rock diye adlandırabileceğimiz alanı ziyadesiyle dolduruyordu. Frederiksson’un vokali en tanınan seslerden bir tanesiydi.
Gelgelelim grunge’ın patladığı yıl yayımladıkları Joyride her ne kadar kaliteli bir prodüksiyon değerine sahip olsa da günümüzden bakıldığından oldukça sıradan ve jenerik bir tat veriyor. Gitar soundu, parlak synthler, şarkı yapıları, şimdinin diliyle “yapay zekâ” elinden çıkmış gibi. Zamana iyi dayandığını söylemek mümkün değil. Belki gerçekten de o dönem bir ABD eleğinden geçmeli; daha özgün denemeler yapmaları lazımdı. Grup da zaten 90’ların devamında Joyride’ın başarısının yakınından bile geçemeyerek yavaş yavaş etkisini kaybetti.
Bunu biliyor muydunuz?
Marie Frederiksson maalesef artık aramızda değil. Dönemin güzel seslerinden olan müzisyen, 2002’de beyninde çıkan tümör ve onun etkileriyle 17 sene mücadele etmesine rağmen 2019’da bu savaşı kaybetti. Gessle ise 2024’ten bu yana yeni bir vokalist ile Roxette olarak canlı performanslara devam ediyor.
(Utkan Çınar)

Underworld
Second Toughest in the Infants
19 Mart 1996
Çok mühim albümdür çünkü…
Trainspotting 90’ların ortasında uzay-zamanı yırtıp hayatlarımızın tam ortasına düştüğünde, Underworld de bu yırtığın kulaklarımızda çınlayan iç patlamalarından biri olarak yeni bir bilinç hâlinin ses tasarımını üstleniyordu. Dünya ve Britanya’da gitar müziği hegemonyası sürüyordu ve distortion kamusal alana hâkimdi. Elektronik ise çoğunlukla kulübe ait, geçici bir deneyim olarak kodlanıyordu. Filmle birlikte patlayan “Born Slippy .NUXX” ise ne ilk albümdeydi, ne de burada yer alıyordu. Ancak bu ikinci albüm, hâlâ aile evlerinde yaşayan, yetişkinliğe geçişi ertelenmiş bir kuşağın dört duvar arasına sıkışmış açmazlarını kentli, parçalı ve kimyasal bir estetik içinde örgütlüyordu. Karl Hyde’ın vokalleri çoğu zaman bilinç akışı yöntemiyle kaydedildiği için Underworldce kurulan bu cümleler anlamdan çok ritim taşıyor; “Juanita: Kiteless: To Dream of Love” gibi parçalar, groove’u sonsuz bir cümle gibi uzatırken, rave hedonizmini sabah sonrası boşlukla yan yana getirerek kolektif coşku ile bireysel yalnızlık arasındaki gerilimi duyulur kılıyordu.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Sabahın ilk saatleri. Biz kulüpten çıkmışız ama çalışan insanların vardiyası yeni başlıyor. Köprü yolunda etraf ağır ağır aydınlanıyor. Arabada “Juanita”dan başka ses çıkmıyor. En az on kez bu şekilde eve döndüğüme eminim. Şehir reset atarken biz hâlâ bir önceki gecenin cache’inde yaşıyoruz. 16 dakika 36 saniyelik üç bölümlü yapısıyla bu mini senfoni, yıllar sonra artık bambaşka bir bilinç hâlinde kulaklarımdan sızıyor. Artık işe giden benim ama o hâlâ taş gibi. Hâlâ gideri var. Ama artık başka bir yerden çalışıyor.
Bunu biliyor muydunuz?
Albümün güldüren ismi, Rick Smith’in altı yaşındaki yeğeninin okulundaki güç dengelerini tarif ederken kullandığı “okulun en sert ikinci bebesi” ifadesinden geliyor. Bu çocuksu bir hiyerarşi anlatısı ama “en sert ikinci” olmak, zirveyi değil; eşiği işaret ediyor. Ayrıca grubun Darren Emerson’lı MK2 kadrosunu işaret eden çok da iyi bir ikinci albüm ismi.
(Deniz Bankal)

Stereolab
Emperor Tomato Ketchup
18 Mart 1996
Çok mühim albümdür çünkü…
Çünkü bu albüm, alternatif müziğin “cool ama kısıtlı” görünen sınırlarını kırıp bize 90’ların gitar ve İngilizce merkezli indie pisti etrafında dans etmeyi küçümsemeyen bir entelektüellik önerdi. Bugün leftfield disco’dan kraut revival’a, lo-fi loop estetiğinden politik pop’a kadar uzanan pek çok alternatifin ilk filizleri burada belirir. Analog synthlerle Marx’ı aynı cümlede düşünebilme özgürlüğü işte böyle meşrulaşır.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Fransız okullarında okuyan arkadaşların yüzünü otomatikman güldüren bu albüm, bende ilk etapta şu hissi yaratmıştı: “Tam olarak ne diyorlar bilmiyorum ama galiba mühim bir şey…” Fransızca vokallerin yarattığı o yarı-anlaşılmaz çekim alanı, ortama entelektüel bir sis ekliyordu. Sevimli gibi duran ama teknik olarak hiç de küçümsenemeyecek bir yapıyla karşılaşmıştım. “Percolator”, “Spark Plug” gibi hipnotik parçalarıyla bu albüm bir süreliğine zihinsel alanımı gerçekten işgal etmişti.
O dönem bunu “cool bir yabancılık” olarak deneyimlediysem de bugün daha net görüyorum: Bu, pop formunu dağıtmadan esneten, tekrarın içini anlamla dolduran yaklaşımda mesele çoğu zaman ne dedikleri değil; nasıl dedikleriydi.
Bunu biliyor muydunuz?
Albüm adı, Japon yönetmen Nagisa Oshima’nın 1971 tarihli deneysel filmine selam çakarak, çocukların yönettiği absürt bir totaliter düzeni konu alıyor; Emperor Tomato Ketchup. Oshima’nın otoriteyi ters yüz eden alegorisi ile Stereolab’in kapitalizm, tüketim kültürü ve ideolojiye dair ironik açılımlarıyla bilinçli bir paralellik kuruyor.
(Deniz Bankal)

Broken Social Scene
Feel Good Lost
6 Mart 2001
Çok mühim albümdür çünkü…
Henüz icat edilmemiş Instagram’ın ilk indie filtresi gibidir; her şeyi daha grenli, puslu ve sonuna kadar romantik bir hâle çevirir. Gümbür gümbür yaklaşmakta olan post-rock’ın şehirli kuzeni gibi; içe dönüktür ve apartman dairesi akustiğinde yaşar. Sonradan gelecek o kalabalık, neşeli, çok kişili Broken Social Scene evreninin kapısı burada aralanır.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Bu albüm bana bir taslak defteri gibi gelmişti. Bitmemiş ya da eksik değil; sadece samimiydi. Bazen bazı taslaklar nihai hâllerinden daha samimi olur ya, o cins. Toplu taşımada kulaklıkla dinlerken İstanbul’a yeni bir ambiyans eklediğini düşünmüştüm. Şehrin gürültüsü üstüne onu daha katlanılır kılan hafif bir filtre atıyordu, abartısız bir pozitiflik filtresi.
Bugün geri döndüğümde bunun “iyi hissettirmek” için yapılmış bir albüm olmadığını daha net görüyorum. Feel Good Lost büyük duygulara oynamıyor ama küçük ayarlamalar öneriyor. Baharda kaldırım taşlarının arasından çıkan o yeşil filizleri işaret eden, iddiasız ama inatçı bir umut taşıdığını söyleyebilirim.
Bunu biliyor muydunuz?
Daha sonra mahalle pikniği gibi büyüyecek Broken Social Scene’in bu ilk albümü, neredeyse Kevin Drew ve Brendan Canning’in ikili projesi sayılır. Kolektif mit henüz yazılmamışken kaydedilmiş bir önsöz gibi. Albümün ilk baskısı Noise Factory Records’tan çıktı. Grup kendi yapısını kurduktan sonra ise yeniden basımlarla Arts & Crafts kataloğuna geçti. Yani sadece müzikal olarak değil; yapısal olarak da bir geçiş kaydı diyebiliriz.
(Deniz Bankal)

Daft Punk
Discovery
12 Mart 2001
Çok mühim albümdür çünkü…
90’ların kulüp müziği çoğunlukla house ve techno odaklı bir tanıma sahipti. Groove ve ritim başroldedir. Daft Punk’ın ilk albümü Homework (1997) de ağırlıklı olarak underground sahneyle bağdaştırılır. Discovery ise akılda kalıcı melodileri parlatan bir albüm. Pop yapısına yakın şarkılarıyla elektronik müziği tam anlamıyla anaakımın kucağına bırakıverdi.
İşitsel dünyasındaki 70’ler space disco odaklı tematik yaklaşım, Discovery’nin sunumunda da bir animasyon filmle görsel mecraya da taşındı. Fransız çizgi roman ve Japon anime geleneklerini bir çorba kaşığı “MTV” ile baharatladıkları Interstella 5555: The 5tory of the 5ecret 5tar 5ystem, sonraki yıllarda sayısı iyice artacak görsel albümlerin önünü açan bir iş oldu.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Şu an 10’lu yaşlarında birine “Harder, Better, Faster, Stronger” ya da “Aerodynamic” klipleri, her gün scrolladığı yüzlerce videodan farklı bir şey hissettir miydi acaba? 2000’lerin başlarında, bir klibi ikinci kez izlemek için -iyi ihtimalle- başka yayın kuşaklarını beklemek zorunda kaldığım zamanlarda bu videolara TV’de denk gelmek tam anlamıyla akıl büken bir deneyimdi. Yıllarca ev partilerinin banko şarkıları olarak arkadaş grubumun ergenliğinin daimi parçası olan pek çok güzellik barındıran Discovery, animasyon tünelinden kapıyı camı indirerek girmişti hayatıma.
Herhâlde son 10-15 yılda elim çok gitmemiş olsa da hâlâ çok görkemli tınlıyor ve ansızın Haziran 2007’deki Kuruçeşme Arena konserine ışınlıyor.
Bunu biliyor muydunuz?
Albümün büyük hitlerinden biri olmasa da “Face to Face”, yıllar içinde elektronik müzik prodüksiyonunda referans noktasına dönüşmüş bir parça. Barındırdığı -kimisi milisaniyelik- 70 civarında sample’la “kolaj kompozisyon” yaklaşımının en uç örneklerinden biri olarak kabul edilir. Tabii ki bu parçayı yarım saatte Ableton Live başında nasıl yeniden yapabileceğinizi gösteren bir video da YouTube köşelerinde mevcut.
(Cem Kayıran)

Mogwai
Mr. Beast
6 Mart 2006
Çok mühim albümdür çünkü…
2000’ler post-rock hikâyesinin belirleyici anlarından biridir. Mogwai diskografisi bir kenara, türün 90’lardan bugüne uzanan tüm külliyatındaki en melodik, belki de dinlemesi en kolay birkaç albümden biridir. Happy Songs To Happy People (2003) sonrası grubun gitarı yeniden merkez enstrüman olarak konumlandırdığı kayıt, henüz ilk üç parçadan (“Auto Rock”, “Glasgow Mega-Snake”, “Acid Food”) tansiyonunuzu bir fırlatır bir dibe çeker. Albümün tam ortasındaki “Friend of the Night” ile tabiri caizse damar damar üstüne gelir. Aynı suda yüzdüğü grupların aksine 10-15 dakikalık hipnotik sarmallara savrulmadan tutturabildiği kıvamla Mogwai disiplinin en rafine örneklerinden biridir Mr. Beast.
Belirtmeye gerek yok muhtemelen ama aynı isimli YouTuber’la hiçbir ilgisi yoktur.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Çaldığı odadaki atmosferi ânında değiştirebilen bir albüm. Bir blogda yollarımız kesiştiğinde de öyleydi, şimdi de öyle. Bir yere ulaşmaya çalışmayan bir müzik dinlemenin konforu da bir başka açıkçası.
“Glasgow Mega-Snake” ve “We’re No Here” gibi epik numaralar daha cezbedici geliyor bugün. “We’re No Here” ne kadar iyi bir albüm finalidir ya, şimdi yine yükseldim kendi kendime.
Bunu biliyor muydunuz?
Gereğinden fazla paylaşım: Monkmus imzalı “Travel Is Dangerous” klibinden bir sahne, 2009’dan beri sağ koluma dövülüdür.
(Cem Kayıran)

Isobel Campbell & Mark Lanegan
Ballad of the Broken Seas
7 Mart 2006
Çok mühim albümdür çünkü…
İskoç müzisyen Isobel Campbell ilginç bir kariyer çizgisine sahip. Henüz 19’unda zamanın en önde gelen indie pop gruplarından Belle & Sebastian üyesi olmuş, 2002’de kendi solo kariyerine başlamıştı. Ardından yazımızın konusu olan albümle başlayan ve Mark Lanegan ile üç albüm süren bir ortaklığına imza atıp 2010’larda tamamen ortadan kaybolmuştu. 2020’de on yıl aradan sonra geri döndü ve en son 2024’te olmak üzere solo işlerine devam ediyor. Mark Lanegan’dan çok bahsetmeye gerek yok herhâlde diye düşünürüm. Grunge furyasına Screaming Trees ile katkısını sunmuş, Queens of the Stone Age ile çalışmış ardından oldukça volümlü harika bir külliyat yaratmıştı kendine. 2022’de 57 yaşında aramızdan ayrılması hep bir hüzün yaratıyor sesini duyduğumuzda. Tarihin en etkileyici vokallerinden biri olarak müthiş bir mirası var.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Kadın – erkek düet albümler enteresan bir alan. 60’ların sonunda Lee Hazlewood-Nancy Sinatra ortaklığı, yayımlandığından beri bir kılavuz teşkil ediyor. Serge Gainsbourg ile Jane Birkin veya George Jones ve Tammy Wynette’i de önemli örnekler olarak sayabiliriz o dönemden. 2000’lerde bu kültür tekrar kendini belli etti biraz. Robert Plant ve Allison Krauss’un 2007 ortaklığını iyi bir örnek olarak sayabiliriz. Bu albüm de ilk çıktığında azılı bir Lanegan hayranı olarak keyifle dinlemiştim. O dönem folk ve alt. country tarz işler oldukça revaçtaydı. Bu albüm de zamanın ruhuna cuk oturan bir atmosfer yaratıyordu. Campbell’ın bestelerini Lanegan çok güzel sindirmiş ve vokalinin en iyi döneminde harika bir performans vermekte. Şarkıları beraber çok fazla söylememeleri aslında ilginç. Genelde düet albümlerde beklenen bir şeydir bu. Bazı şarkılar Lanegan yalnız, bazılarında da Campbell yalnız vokal yapmakta. Enstrümantal şarkılar da var. Ama beraber söyledikleri “Revolver” albümün elması. Üstünden geçen 20 yılın tadını hiç eskitmediği bir çalışma.
Bunu biliyor muydunuz?
Mark Lanegan pandeminin ilk dönemlerinde aşı karşıtlığından bahsediyordu. Mart 2021’de çok sert bir COVID atlattı. O yılın devamında bu hastalık dönemini anlatan kitabı Devil in a Coma ismiyle yayımlanmıştı. Erken vefatında bu dönemin etkisi olduğu farz edilebilir. Ayrıca Sing Backwards and Weep isimli 2020 tarihli otobiyografisi de herkese rahatlıkla önerebileceğimiz çok değerli bir kitap.
Lanegan ortaklaşa işlere de oldukça açık bir isim oldu her zaman. Kadın ortaklarına öncelik verirsek; Maggie Björklund, Christine Owman, Nicole Atkins, Neko Case, Martina Topley-Bird gibi isimlerle şarkılar yayınlamışlığı vardır.
(Utkan Çınar)