71. Cannes Film Festivali’nden yıl boyu konuşulacak 40 film

71. Cannes Film Festivali’nden yıl boyu konuşulacak 40 film

Yılın sinema gündemini belirleyen Cannes Film Festivali’nin, usta yönetmenlerin merakla beklenen çok sayıda filmini resmi seçkisine dahil etmeyerek epey tartışma yaratan bu yılki filmleri, tek tek, özenle mercek altında…

Yazı Melikşah Altuntaş

Bu yıl henüz yarışma filmlerinin açıklanmasından itibaren tartışması konusu olan Cannes Film Festivali, hem Ana Yarışma seçkisi duyurulduğunda hem de filmler tek tek izlendiğinde hayalkırıklıklarının birbiri ardına sıralandığı bir yıla imza attı. Türkiye’den Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı ile son dakika yarışmaya dahil olduğu festivalin hem resmi seçkisi hem de yan bölümlerinden, merakla beklenen ve muhtemelen yıl boyu konuşulacak, tartışılacak ve adaylıklar, ödüller kazanacak filmleri arasından kırk tanesini sizler için izleyip, tek tek yorumladık.

40

40. GUEULE D’ANGE (Angel Face)
Yön: Vanessa Filho
Belirli Bir Bakış

Festivalin resmi seçkisindeki belki de en fena film olan Angel Face, Marion Cotillard ile çocuk oyuncu Ayline Aksoy-Etaix’i başrollere taşıyan, iç kıyıcı ve sinir sistemlerini altüst etmeye oynayan bir melodram. Yeşilçam’ın türkücü filmleri döneminde VHS’de denk gelinebilecek filmlerdeki kadar fena ve o kadar vıcık vıcık bir ajite senaryoya yaslanan bu ilk film, kör göze parmak müzik kullanımından, neredeyse cinsiyetçi finaline kadar, her şeyiyle falso. Un Certain Regard bölümünde gösterilmesi hayret içinde karşılanan, üzücü bir tecrübe.

39

39. THE HOUSE THAT JACK BUILT
Yön: Lars Von Trier
Yarışma Dışı

Dogville’den bu yana kişisel problemleri ve her nedense bir türlü gizlemediği depresif karakterini sinemasına yansıtmakta bir beis görmeyen Lars Von Trier, son birkaç filmdir, hayata dair karanlık tespitleri ve kimseyi ilgilendirmeyen düşmanlıklarını sinemasal yollarla üzerimize kusmayı huy edinmiş durumda. Nymphomaniac Vol. 1&2’da, kendi kafa sesini iki karakter arasındaki diyaloğa dönüştürüp, üzerine de gelişigüzel bir mizansenler bütününden ibaret koca bir azap çekmiş olan Trier, aynı taktiği bir kez daha, bu sefer cidden çekilemez bir hikâyeye (!) uyguluyor. Ne öykü, ne karakter, ne de başka somut bir senaryosal elementi dikkate değer bulmadığını her saniyesinde seyircisine haykıran iki buçuk saatlik bir sabır testi olan The House That Jack Built’te Trier, sanat ve hayat arasındaki yıkıcı ilişkiye dair son derece sığ fikirlerini, araya giren görsellerle, kahramanımız Jack ve onun -bir yere kadar- görünmez muhatabının muhabbetine hapsediyor. Arada izlediğimiz, Jack’in seri katil hikâyesi ise ticari gösterime çıkmadan doğruca televizyon ve ev sineması için üretilmiş ucuz gerilimlere benziyor. İşin özü, THTJB’in gerçek bir film fikrine sahip olduğunu dahi söylemek zor. Karşımızda bazı anlarında gülünç bile olamayacak kadar üzücü bir kariyer intiharı var. Üstelik zihnindeki kara bulutlar iyice saldırgan, seksist ve anti-hümanist sınırlarda geziniyor artık. Sinema üzerinden ahlaki bir sorgulamaya girip, filmi oradan değerlendirdiğim düşünülmesin, film maalesef kağıt üzerinde hiçbir vazifesini yerine getiremiyor zaten. Benim esas anlamadığım şey, Melancholia’nın basın toplantısında Nazi sempatizanı bir cümleyi, o veya bu şekilde kurmuş ve bu nedenle de Cannes’dan örtük bir yasak yemiş bir yönetmen, nasıl oluyor da bu sakıncalı düşüncesini, neredeyse filme çekilmiş bir halde Cannes seçicilerinin karşısına getirdiğinde, festivalin resmi seçkisine alınmaya değer bulunuyor. Durum hakikaten çok sıkıntılı ve samimiyet sorgulatıcı…

38

38. RAFIKI
Yön: Wanuri Kahiu
Belirli Bir Bakış

Un Certain Regard bölümünün bu yılki ilk prömiyerlerinden Rafiki, Kenya’dan çıkan ilk lezbiyen aşk hikâyesi olması dışında fazla ilgi çekici bir yanı bulunmayan ve klişelere saplanıp kalırken, bulunduğu coğrafyayı renkli bir fon olarak yansıtmaktan fazlaca ileri gidemeyen bir ilk film. Televizyon filmlerinde bile tüketilmiş bazı mizansenlerin ana izleğini oluşturduğu Rafiki, oryantalizm meraklıları dışında kimseyi pek memnun edebilecek gibi değil. Halbuki ele aldığı hikâyeden çok daha parlak bir netice çıkması olasıymış ancak ne senaryo, ne de reji tercihleri bu olasılığın gerçekleşmesini mümkün kılmıyor.

37

37. LES FILLES DU SOLEIL (Girls of the Sun)
Yön: Eva Husson
Ana Yarışma

Lumiere’deki galasına jüri başkanı Cate Blanchett dahil olmak üzere yarışma jürisinin tüm kadınları, Agnes Varda, Claire Denis, Sofia Coppola, Salma Hayek, Helen Mirren ve daha pek çok kadın sinemacının katıldığı ve 82 kadının kırmızı halının merdivenlerinde sessiz bir protesto ile giriş yaptığı bir seremoni ile açılan Girls of the Sun, Cannes’da yarışmayı başarmış 82 kadın yönetmenden biri olan (erkek yönetmenlerin sayısı 1688 iken, evet.) Eva Husson’ın yazar ve yönetmen olarak imzasını taşıyor. IŞİD’e karşı silahlı mücadele sürdüren Kürt ve Ezedi kadınlar ile onları takip eden Fransız bir yazarın hikâyesini anlatan film, geçmişe dönülen sahnelerle, mücadelenin liderlerinden Bahar’ın acılı örgüte giriş öyküsünü de ana izleği haline getiriyor. Klişelerle dolu senaryosu, böyle bir hikâyeden çıkabilecek hiçbir uç malzemeyi boş geçmemiş olsa da Husson’ın fazlaca hesaplı olmadığı anlarda güçlü bir reji matematiğine sahip bir yönetmen olduğu gerçeğini inkar etmek olanaksız. Yönetmenlik hüneri açısından göz dolduran bir filmken, öyküsünü geniş kitlelere aktarma konusunda seçtiği yolların kolaycılığıyla kan kaybeden film, yer yer ajitasyona da girmeden edemiyor. Buna rağmen öyle bir öykü duruyor ki karşımızda, her tür klişe bile meselenin asıl sertliğini hafifletemeyecek kadar etkisiz bir yerde kalıyor. Kapanış jeneriğine eşlik eden kadın mücadelesi metninin gücü de böylece havada kalıyor.

36

36. A GENOUX LES GARS (Sextape)
Yön: Antoine Desrosieres
Belirli bir Bakış

Alışılageldik Fransız seks komedilerinden biri gibi paketlenen bu ergen dramedisi, absürdün doruklarında gezme işini, garip mizansenlerden, aptal karakterlerine kadar geniş bir perspektifte performe eden ve bu nedenle de içine girilmesi bir tık zor olan, hafif bir eğlencelik. Fazla ciddiye alınmadığı ve Un Certain Regard gibi yüz akı bölümlere seçilmediği takdirde seyir zevki yüksek filmlerden bir çerez denip geçilebilirdi, keşke 2.000 kişilik Debussy salonunda yüksek bir beklentiyle değil de uçakta ya da Netflix’te izleseymişiz.

35

35. TROPPA GRAZIA (Lucia’s Grace)
Yön: Gianni Zanasi
Yönetmenlerin Onbeş Günü

İtalyan sinemasından bu iddiasız komedi, genç bir karı koca arasındaki hararetli bir tartışmayla açılıyor ve ilk 15 dakikası boyunca da gayet umut verici şekilde ilerliyor. Ancak kahramanımızın, filmin ana hikâyesini oluşturan bir “karşılaşma” yaşamasıyla birlikte Lucia’s Grace, öylesine ucuz ve sığ sularda yüzüyor ki didaktizmi karşısında fenalaşmadan filmi tamamlayabilmek oldukça zor. Üstelik film dini manada da son derece tuhaf bir çizgide ilerliyor. İtalya’nın kültürel kodlarına hakim izleyiciler üzerinde nispeten çalışsa da bu nostaljik bile denmeyecek kadar toz tutmuş mizah anlayışına uyum sağlayabilmek son derece güç. Böyle olunca, başroldeki Alba Rohrwacher bile filmi kurtarmaya yetmiyor.

34

34 MANTO
Yön: Nandita Das
Belirli Bir Bakış

Hindistan sinemasının heyecan verici yönetmenlerinden Nandita Das, Cannes’da daha önce de başarılarıyla boy göstermiş bir kadın yönetmen. Dolayısıyla kendi ülkesi için son derece önemli bir sanatçıyı merkez aldığı son filminin de Cannes’ın en önemli ikinci bölümünde açılmasına itiraz etmek olmaz. Ancak Das gibi deneyimli bir sinemacının düşmemesi gereken tuzakların hemen hiçbirini ıskalamamış olması ve Manto’nun ilerledikçe klişelere boğulan bir “haklılık sineması” sağanağına dönüşmesi son derece yürek burkucu. Özellikle filme konu alan kitaptan bölümlerin canlandırdığı epey talihsiz sahnelerin varlığı filmin ciddiyetine de gölge düşürecek denli amatör ve sönük tercihler. Yine de tarihi biyografi tutkunları için zayıf bir öneri sayılmaz.

33

33. EL ANGEL (The Angel)
Yön: Luis Ortega
Belirli Bir Bakış

Yapımcı koltuğunda oturan Pedro Almodovar’ın yüzü suyu hürmetine Un Certain Regard’a kadar ulaştığını tahmin ettiğim El Angel, öylesine şuursuz bir senaryo ve o kadar başarısız kurulmuş karakterlere sahip ki, ancak gerçek bir hikâyeye dayanıyor olması böylesine bir fiyaskoyu kurtarabilirdi. Her çarpıcı gerçek hikâyeden harika bir film çıkmayacağının eli bayraklı bir örneğiyle karşı karşıya olduğumuz filmi, başrol oyuncuları, başarılı sanat ve görüntü yönetimi belli bir çizgiye taşımayı başarsa da, film öylesine akılsız bir yapıda ilerliyor ki, üzerimizde hissettirmeyi denediği herhangi bir duygunun çalışma olasılığı neredeyse sıfırlanıyor.

32

32. UN COUTEAU DANS LE COEUR (Knife + Heart)
Yön: Yann Gonzalez
Ana Yarışma

Çektiği ilgi çekici kısa filmlerin ardından ilk filmi You and the Night ile tuhaf ancak özgün bir seyirlik sunan Yann Gonzalez, bu kez bir gey giallo ile karşımıza çıktığı son filminde Ana Yarışma’da yer almaya hak kazandı. Aslında filmle ilgili olumlu ve olumsuz beklentilerin keskinleştiği nokta da tam bu terfiden ileri geliyor. Şunu kabul etmek lazım, Knife + Heart’ın Cannes Ana Yarışma kumaşına sahip bir film olmadığı kesin. Karşımızdaki eser, daha çok geceyarısı bir televizyon kanalında Türkçe dublajıyla karşımıza çıkmış eski moda bir giallo kıvamında. Bu bilinçli ucuzluğun takdir edilecek yanları olmakla birlikte, yer yer parodi atmosferine kayan rejisi de Gonzalez’in bir önceki işindeki gibi bir özgün ruh da taşımıyor. Hal böyle olunca insana Vanessa Paradis’nin tuhaf ve eğlenceli performansıyla oyalanmak ve birkaç zekice yönelinmiş görsel tercihle vakit geçirmekten fazlası düşmüyor.

311

31. EUFORIA (Euphoria)
Yön: Valeria Golino
Belirli Bir Bakış

İtalya’nın en ünlü oyuncularından Valeria Golino, beş yıl önce çektiği ve yine Cannes’da Un Certain Regard’da gösterilen ilk filmi Miele’nin ardından, melodram ağırlıklı bir abi-kardeş hikâyesi anlattığı yeni filmiyle karşımızda. Başrollerini Ferzan Özpetek filmlerinden tanıdığımız Riccardo Scamarcio (Mine Vaganti), Valerio Mastandrea (Un Giorno Perfetto) ve Isabella Ferrari’nin (Saturno Contro) paylaştığı film, hikâyesi ve anlatım diliyle de neredeyse Ferzan Özpetek’in çekmediği bir Ferzan Özpetek filmi adeta. Hikâyesini gereksiz detaylarla bulandırmadığı anlarda parlak bir seyirlik olmayı başaran Euforia, özellikle final bloğunda duygusal açıdan izleyicisini ele geçirmeyi başarsa da, uzunca süresini pek de akıllıca kullanamamış olmaktan muzdarip.

30

30. LES CHATOUILLES (Little Tickles)
Yön: Andrea Bescond, Eric Metayer
Belirli Bir Bakış

Pedofili ve çocuk istismarı gibi son derece hassas bir konuda, epey bıçak sırtı bir hikâye anlatan Little Tickles, ele aldığı meseleye yaklaşırken içine düştüğü bazı özensizlikler nedeniyle huzursuzluk verici bir seyre dönüşüyor. Çocuk yaşta uğradığı tacizin mağduriyetini hayat boyu üzerinde taşıyan bir dansçının, yıllar sonra nihayet başlayabildiği terapi sürecini, geri dönüşlerle anlatan film, izleyicisinin sinirlerini zıplatmaktan çekinmeyen cüretkarlığını, karikatürize edilmiş korkunç bir anne portresiyle öylesine çiğneyip geçiyor ki, o ana kadar seyirci ile arasında kurulan organik bağın kopup gitmesi kaçınılmaz hale geliyor. Hikâyenin içerisine yerleştirilen danslı bölümlerin çiğliği ve bağlamdan kopukluğu ise ele aldığı meseleye soğukkanlı yaklaşmakla, onu bir metaya dönüştürme arasında kesin bir tercih yapamamış görünen yönetmenlerin zafiyetini ortaya koyuyor.

29
29. NETEMO SAMETEMO (Asako I & II)
Yön: Ryusuke Hamaguchi
Ana Yarışma

Daha önce çektiği dört, beş ya da bir saatlik kurmaca filmlerle beyaz perde üzerinde kafasına göre takılmaktan hiçbir zaman vazgeçmemiş yönetmen Ryusuke Hamaguchi’nin Ana Yarışma’da karşımıza çıkması epey tuhaf son filmi Asako I & II, ele aldığı hikâyeden yol alınabilecek özgün eğilimlerin hiçbirine bulaşmayıp, dümdüz bir pembe dizi bölümünü andıran bir anlatıya sahip. Tofubeats imzalı Hal Hartley filmlerinden çıkmışçasına bir hissiyat veren müzikleri ve bir sürüklemeyi başaran senaryo kurgusu dışında pek bir hikmeti olmayan bu romantik dram, uzadıkça uzayan süresiyle de ortada iki saatlik bir malzeme olmadığını bağıra çağıra haykırıyor. Bu yıl yarışmanın güçlü Uzakdoğu yapımları arasında kısa sürede unutulup gidecek, sönük bir film Asako I & II.

28

28. YOMEDDINE
Yön: A.B. Shawky
Ana Yarışma

Mısır’dan Ana Yarışma’ya giren ve Son of Saul‘dan bu yana seçkide yer almayı başarmış tek ilk film olan Yomeddine, cüzzamlı kahramanı Beshay ile kimsesiz bir çocuk olan Obama’yı merkez alan sıcak ve sevimli bir (çeşit) yol filmi. Anaakım sinemanın kodlarına uygun şekilde kotarılmış Orta Doğu filmlerinin sayısı son yıllarda gitgide artarken, Yomeddine de bu ilgiden payına düşeni almayı başaran filmlerden birine dönüşüyor. Ancak bunu yaparken sinema dilindeki samimiyeti kimi zaman yitirme riskini de göze almış bir yönetmen var karşımızda. A.B. Shawky belli ki becerikli bir yönetmen ve meziyetleri sayesinde Mısır’dan başka coğrafyalarda da geniş kitleleri sinema salonlarına çekecek filmler yapma olasılığı bir hayli yüksek. Seyircisinin kahkahasına da gözyaşlarına da göz dikmiş Yomeddine, bazı anlarda ajitasyona fazlaca kaysa da, ele aldığı etkili hikâyesiyle ortalama bir seyir tecrübesi yakalamayı başarıyor.

27

27.SOFIA
Yön: Meryem Benm’barek Aloisi
Belirli Bir Bakış

Fazla hesap kitaplı dursa da, bu yıl yan bölümlerde yer alan filmler arasında kalburüstü sayılabilecek ilk filmlerden biri olan Sofia, Fas’ta evlilik dışı hamilelik nedeniyle ceza almakla burun buruna gelen genç bir kadının yaşadıklarını takip ediyor. Seyircisini etik bir çıkmaza sürükleme gayretinden bir Asghar Farhadi anlatısı çıkarabilmekten oldukça uzak olsa da, yine de insanı kahramanlarının olayları algılayış biçimine ikna etmeyi başaran Sofia, Aloisi’nin sonraki işlerini takip etmek için yeterli bir sebebe dönüşüyor. Benicio del Toro başkanlığındaki jüriden kazandığı En İyi Senaryo ödülü ise bu kısır yıl göz önünde bulundurulduğunda anlaşılabilir bir destek.

26

26. SE ROKH (Three Faces)
Yön: Jafar Panahi
Ana Yarışma

Uzun yıllardır süren ev hapsine ve film çekme yasağına rağmen zekice yollar bulup film çekmeye devam ederek insanın içini umutla dolduran Jafar Panahi’nin, pek de sarsıcı olmasa da güç veren son dönem filmlerinden biri olan Three Faces, Panahivari bir açmazdan yola çıkıp, hikâyesini başarıyla anlatmayı başaran, bunu yaparken de Panahi’nin kendi kökleriyle yıllar sonra yaşadığı karşılaşmaları kamera önüne getirerek, kişisel bir anlatıya da dönüşen ortalamanın üzerinde bir seyirlik. Her ne kadar yeni ya da ilginç bir filme dönüşemese de ve hem Panahi’nin kendisi, hem de Kiarostami gibi bir başka ustadan benzer hissiyatlı filmlerin çok daha iyilerini izlemiş olsak da, küçük bir özgürlük hikâyesini takip eden bu filmi, Ana Yarışma’daki prömiyerinde Panahi’nin boş bırakılmış koltuğunu dakikalarca alkışlayan sinemaseverler ve sektör insanlarının karşısına getirme fikri, en az filmin kendisi kadar etkileyici. Cate Blanchett başkanlığındaki yarışma jürisinden kazandığı En İyi Senaryo ödülü ise anlaşılabilir ancak bir tık abartılı. Zira filmin sallandığı noktalardan biri de matematiği pek de sağlam kurulmamış senaryosu.

25

25. LASKOVOE BEZRAZLICHIE MIRA (The Gentle Indifference of the World)
Yön: Adilkhan Yerzhanov
Belirli Bir Bakış

Müziklerinden atmosferine pek çok şeyiyle 90’lar yapımı bir Amerikan bağımsızı gibi akan bu heyecan verici Kazak – Rus filmi, önceki kalburüstü filmleriyle kendine has bir takipçi kitlesi edinmiş yönetmen Adilkhan Yerzhanov’un nüanslı dilinden nasibini almış bir harcanış hikâyesi konu ediyor. İsmini, Camus’nun Yabancı’sındaki I opened myself to the gentle indifference of the world alıntısından alan bu incelikli romans, sinema tarihine geçmeye layık, çok eğlenceli bir kaçma kovalama sahnesine sahip. Son derece hüzünlü bir hikâyeden, metanetli ve mağrur bir film çıkarmayı başaran ve bu yönüyle de bu yıl Cannes’ı formül filmlere boğmuş meslektaşlarından ayrışmayı başaran Yerzhanov’un filmi, umuyorum ki hak ettiği ilgili yıl boyunca görmeyi başarır.
Dosyanın tamamına ulaşmak için buraya tıklayarak Bant Mag. No:63’e ulaşabilirsiniz.

Benzer yazılar